08 03 2012

Yaşar Kemal: Dilini ve onurunu istemek en temel hak, bu savaş bi

Yaşar Kemal: Dilini ve onurunu istemek en temel hak, bu savaş bi |  görsel 1

Yaşar Kemal: Dilini ve onurunu istemek en temel hak, bu savaş bitsin 2012-02-27 15:24:53 6 yorum   Yaşar Kemal'in "Bu Bir Çağrıdır" adlı kitabı Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı.     T24 - Yaşar Kemal’in 1992’den bu yana dile getirdiği demokrasi, insan hakları ve barış çağrıları, uyarıları, söyleşileri ve yazıları "Bu Bir Çağrıdır" adlı kitapta bir araya getirildi. Kemal, kitabın önsözüne; "Türkleri de, Kürtleri de, onların sevgi ve dostluk dolu anılarını da çok dinledim. Bugün onların çocukları, torunları böyle bir kardeş savaşını kabul etmemeli. Etmiyorlar da. Bu savaş inanılmayacak kadar uzun sürdü. Türkler de Kürtler de bu savaşın bitmesini istiyorlar, bundan kuşkum yok” diye yazdı.   Yaşar Kemal, 1993 yılında yazdığı, “Demokrasi Yalanı” makalesinde “Gerçek bir demokrasiye ulaşmak kolay olmuyormuş. O da, kan ve gözyaşı istiyormuş. O da, akıl ve düşünce çabaları istiyormuş. Gerçek bir demokrasiye ulaşmak bir topluluğun, birkaç topluluğun iyi niyetli çabasıyla gerçekleştirilemiyor. Dışarıdan demokrasi de bir süs olaraktan, bir yalan olaraktan kalıyor. Demokrasiyi bilinçlenmiş halklar yaratır. Çünkü demokrasiyle yönetilmek en çok onun çıkarınadır” diye yazdı.   Bu ülke bir kardeşlik toprağıdır,  bu topraklardaki  bütün kültürlerin, dillerin ve her doğa parçasının üstüne titrememiz gerekir vurgusunu yapan yazar, Kürt sorunu Türkiye’nin çağdaşlık sorunudur,  Kürt sorunu Türkiye’nin demokrasi sorunudur, Türkiye’nin bütünlüğünün korunması gerekir ve bir kardeş kavgasında kaza... Devamı

08 03 2012

Cumhuriyet devrimi ve Türk kadını / Muazzez İlmiye Çığ

Cumhuriyet devrimi ve Türk kadını / Dr.Muazzez İlmiye Çığ Kategori: GenelEklenme Tarihi: Mar 8th, 2012   İslamiyet’ten önce erkeği ile eşit olan, erkekler gibi ata binen, ok atan Türk kadını ne yazık ki, İslamiyet’ten sonra yavaş yavaş ikinci plana düşürülmüş, ötrülere kapatılarak eve hapsedilmiştir. Erkekler birkaç kadın alabiliyor, kadını istemediği zaman kapı dışarı atabiliyordu. Hiçbir çalışma olanağı olmayan bu kadınlar ne yapacaktı? Kadın, kapıya konulmamak için erkeğin her istediğini yapmaya, dayak yemeye razı oluyordu. Uzun yıllar boyunca Türk kadını, erkeğine her konuda boyun eğmeğe alışmış ve alıştırılmıştı. Tanzimat devrinin son yıllarında (1875-) Avrupa’ya giden Türk erkeklerinden bazıları kadınlara da bazı haklar verilmesi hususunda gazetelerde yazmaya, romancılar da bu sorunları dile getirmeye başlarlar. Sonraki yıllarda kadın yazarlar, önceleri takma erkek adıyla , sonraları kendi adlarıyla kadınların eğitim almasını, çalışmasını ön gören yazılar yazarlar. Bu çabalarla kızların ancak üç sınıflık bir eğitim almaları kabul edilir. Ancak bu eğitim dinle ilgili olacaktır. KADINLAR İLK KEZ KAMU İŞLERİNDE İkinci Meşrutiyet’ten sonra patlayan Balkan ve Dünya savaşı sırasında yaralan askerlerin tedavisinde, kadınlarımız gönüllü olarak hastabakıcılık yapmaya başlarlar. Kadınların bir bölümünün peçelerini, çarşaflarını atması bu döneme rastlar. O zamana kadar kamu işlerinde Ermeni, Rum kadınları çalışırdı. Savaşlar dolayısıyla bu kadınlar ülkemizden ayrıldıklarında, yerlerine Türk kadınları alınır. Ama savaşlar biter bitmez, onları işten çıkarmaya başlarlar. Bu arada ilk okullar açılır, buralarda okuyan kızların başı örttürülmez Mondoros ateşkes mütar... Devamı

08 03 2012

Solla kavga eden ‘solculuk’

Solla kavga eden ‘solculuk’ Birgün; 07 Mart 2012 Zafer Aydın   Bir vesileyle Barış Uygur'dan dinlemiştim: Uzay Mekiği dünyadan gönderildiğinde belli bir mesafeye kadar arıza çıkarsa bir düğme aracılığı ile geri dönebiliyormuş. O mesafeyi geçtikten sonra arıza çıktığında düğmeye basılsa dahi artık geriye dönüş mümkün değilmiş. 26 Şubat 2012 tarihli Radikal İki'de yayınlanan Doğan Tarkan imzalı “Hâlâ yetmez ama evet” yazısı, Ufuk Uras'ın “Kenan Evren ‘hayır’ diyenleri tanık gösterecek” açıklaması bazı arkadaşlar için, arıza çıksa bile geriye dönüş çizgisinin aşıldığını gösteriyor. Demek ki bazıları için mesele Anayasa Paketine ilişkin tercih belirtmekten ibaret değilmiş. “Hayırlı ayrışma” diye sevinç çığlıkları arasında kodlanan bölünme “gelenekçi/yenilikçi” farklılaşmasın ötesinde solda durmak ile solla kavga etmek, ilişkileri koparmak, “AKP'nin solunda durmak” arasında tercih yapma anlamına geliyormuş. Eğer öyle olmasa “Şeriat tehlikesine karşı Kemalist CHP'yi desteklemenin” absürtlüğünü fark ederek bu çizgiyi terk eden arkadaşlar aynı şeyi şimdi de yapabilirlerdi, ama yapmıyorlar. Ya AKP tarafından finanse edilmiş kampanyanın diyet borcu ya Sosyalist İşçi'de tarif edilen “AKP'nin solundaki boşluğu” doldurma hevesi, ya da her ikisi birlikte onlara engel oluyor. 12 Eylül 2010'da Anayasa değişikliklerini, kamuoyu önüne götüren irade için referandum bir bakıma vaatti. Solda duran bazı yapılar ve isimler bu vaade bir şans tanımak gerektiğini düşündüler, görüşlerini, fikirlerini açıkladılar ve sandığa gidip oylarını verdiler... Devamı

07 03 2012

Kastamonu'dan 8 Mart Kadınlar Günü Mesajları

8 Mart Kadınlar Günü Mesajları           Erdoğan Bektaş - Kastamonu Valisi Ülkemizin gelişmesine ve çağdaşlaşmasına büyük katkılarda bulunan kadınlarımız; toplumsal ve ekonomik yaşamın gelişmesindeki en önemli temel taşlarımızdır. Kadın, Türk toplum ve aile yapısında müstesna bir yere sahip olup, aile dokusunun temelini teşkil ederek şefkatin, fedakârlığın, sabrın ve özverinin sembolü, toplumun yapısını güçlendiren, şekillendiren, aile birliğinin en önemli unsuru Türk kadını ve Türk annesi daima özverinin, sevginin kaynağı olmuştur. Kurtuluş Savaşında vatanımızın bağımsızlığı için erkeğiyle cepheden cepheye koşan cefakar, vefakar Şerife Bacı’lar tüm dünyaya örnek davranışlarını sergilemişler, bu güne kadar çalışmaları ile hayatın her alanında başarı sağlamışlardır. Tüm dünyada olduğu gibi Ülkemizde de kutlanan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısı ile Şerife Bacı’nın torunları olan tüm Kastamonulu kadınlarımızın bu onurlu gününü kutlar, sağlık, başarı ve huzurlu günler dilerim. Engin Cambaz - Bozkurt Belediye Başkanı Bozkurt Belediye Başkanı Engin Canbaz, bir gün değil her gün kadınların yanlarında olduklarını bildirdi.      8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla kutlama mesajı yayımlayan Canbaz, mesajında şu bilgilere yer verdi:      ``Annelerimiz, kardeşlerimiz, eşlerimiz... Bir gün değil her gün sizinleyiz. Sevgi, saygı size kadınlarımız. Sizlerle doğduk sizlerle varız. Gününüz kutlu olsun.`` Mehmet Türköz - Tosya Kayma... Devamı

05 03 2012

Edebiyat Notları 1–5 / Zülfü Livaneli

Edebiyat Notları 1–5 Zülfü Livaneli Edebiyat notları Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   Yıllardan beri edebiyat meraklısı okurlardan, özelikle de yazar olmak isteyen gençlerden mektuplar, mesajlar alırım. Bunların çoğu “Ne okumalı?”, “Nasıl yazmalı?”, “Yazdıklarımı nasıl bastırmalı?” gibi sorular içerir, bazıları da yazmış olduğu roman, hikâye, senaryo, şiir denemelerini gönderir. Bu mesajlara elden geldiğince cevap yetiştirmeye çalışırım ama bunca yoğunluk arasında bu işi hakkıyla yapamıyor olmanın tedirginliğini de bir türlü atamam içimden. Her yazar adayı heyecanlıdır, yüreğini kanatlandıran sözlere sevdalanmıştır, yazdıklarına vurgundur; onca emek vererek meydana getirdiği işin, yine emek verilerek değerlendirilmesini ister ama parmaklarımızın arasından kum gibi akıp giden zaman, bu işi doğru dürüst yapmama, her çalışmanın üstünde hak ettiği kadar durmama izin vermez. Genç yazarlara ve okurlara mahcup olur dururum. Bunları düşüne düşüne bir karara vardım. Dedim ki: “Niçin pazar yazılarımı edebiyata, kurguya, yazının sorunlarına ayırmayayım. Böylece hem ben çok zevk aldığım, hayatımı adadığım bir konuda görüşlerimi paylaşmış olurum hem de bakarsın bazı gençlerin kafalarındaki soru işaretlerini gidermekte, karınca kadar bir faydam olur.” Böylece kararımı açıklamış oldum. Evet, pazar günleri bu köşede edebiyat konusunu tartışacağız. Ben size görüşlerimi aktaracağım. (Subjektif dememe gerek yok herhalde. Çünkü her görüş böyledir. Katılıp katılmamak okurun elinde.) *** Aslında kurmaca konusu çok karışık çünkü kitaplar eskiden, mesela 19. yüzyılda olduğu gibi, sadece yazmadan y... Devamı

05 03 2012

Edebiyat Notları 6–10 / Zülfü Livaneli

Edebiyat Notları 6–10 Zülfü Livaneli   Nasıl yazmalı? Edebiyat Notları- 6 Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   Yüzyıllar boyunca yazarları üslup kadar uğraştıran başka bir sorun olduğunu sanmıyorum. Hikâye, karakterler, betimlemeler... Hepsi hazır olduğu zaman bile cevap verilmesi gereken büyük bir soru kalıyor ortada: Nasıl yazmalı? Hangi üslubu benimsemeli? Biçim ne olmalı? “O” diyerek üçüncü tekil şahıs mı kullanmalı, yoksa kahramanın ağzından “Ben” diye mi yazmalı? Gerçi Oscar Wilde, André Gide’e “Birici tekil şahıs kullanarak yazılamaz” diyor ama böyle yazılmış birçok başyapıt mevcut. Üslup konusuna en çarpıcı biçimde yaklaşan yazar Stendhal olmuş. Diyor ki: “En iyi üslup, zabıt kâtibinin üslubudur.” Romanlarıyla Balzac’tan Tolstoy’a kadar birçok yazarı etkilemiş olan Stendhal’in bu görüşü hiç yabana atılmamalı. Çünkü edebiyat bir laf ebeliği değil, insan ruhunun derinliklerine ulaşma sanatı. Bunu yapmak için gevezeliğe, süslemelere, halkın küçük görmekte haklı olduğu biçimde “edebiyat yapmaya” hiç gerek yok. Bu olsa olsa “ucuz roman” (pulp fiction) türünün bir özelliğidir. Anlatının, eskilerin dediği gibi “ağyarını mâni, efradını câmi” olması yeterli. İlk gençlik çağlarımda okuduğum Nurullah Ataç’ın bir cümlesi beni çok etkilemişti: “Süssüzlükten safi süs olmuş Japon vazoları” diyordu. Öyledir gerçekten. Süssüzlük büyük bir süstür. Hemingway’in hikâyelerinde, doğrudan anlatmayan a... Devamı

05 03 2012

Edebiyat Notları 11–15 / Zülfü Livaneli

Edebiyat Notları 11–15 Zülfü Livaneli   Edebiyat ve deprem Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   EDEBİYAT NOTLARI 11 Edebiyat bir oyun mudur? Modaların etkisinde kalan birçok kişinin bu soruyu “evet” diyerek yanıtlayacağını biliyorum. Çünkü Batı’dan hep böyle sinyaller geliyor. Gılgameş’ten, Manas’tan, Homeros’tan bu yana akıp gelen ve içinde Dante’lerin, Cervantes’lerin Shakespeare’lerin, Yunus Emre’lerin yıkandığı ulu nehrin yatağını değiştirmek istiyorlar. Onlara göre edebiyat, insan soyunu ve onun psikolojisini anlamak, daha doğrusu doğanın insandaki uzantısını sezdirebilmek için ortaya çıkmış bir söz sanatı değil; sadece bir oyun. Yazarlar ve eleştirmenler arasında bir şaka. Bu yüden Batı edebiyatı yıllardır, Borges’te bol bol görülen, bir kişinin ikiye bölünmesi, Gotik şehirlerde ikizini görmesi gibi dillere pelesenk olmuş klişelerden türlü kurtulup Nâzım’ın deyimiyle “sokağa çıkamıyor.” Oysa bu yenilik değil. Dostoyevski yıllar önce Karamazof Kardeşler’de yapmıştı ama oyun olsun diye değil. İçindeki iki eğilimin karşı karşıya konuştuğu İvan karakterini anlayabilmemiz için. Ayrıca Thomas Mann da Doktor Faustus’ta Leverkühn karakterine böyle bir kişilik bölünmesi yakıştırır. Bu sözlerim sakın yanış anlaşılmasın: İlk gençlik yıllarımdan beri bir misyon yüklenmiş edebiyata, özellikle de Jdanov stili kültür politikalarına karşı çıkmışımdır. Zekice edebiyat oyunlarını, göndermeleri, referansları da severim elbette. Ama edebiyatı sadece oyuna indirgemek fikri bana dehşet veriyor. (Son olarak Umberto Eco’nun Prag Mezarlığı’nda yine bir kişinin iki kişi olması tem... Devamı

05 03 2012

Edebiyat Notları 16–20 / Zülfü Livaneli

Edebiyat Notları 16–20 Zülfü Livaneli   Çeviri Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   EDEBİYAT NOTLARI-16 Uygarlıkların tanışması için birbirlerinin kitaplarını okumaları şart. Bu da ancak çeviri yoluyla sağlanabildiği için edebiyat tarihinin en önemli konularından birine dokunmak üzereyiz. Eğer çevirmenler olmasaydı dünya edebiyat ve düşüncesinin en önemli eserlerinden yoksun kalırdık. Bir insan en çok kaç dilde eser okuyabilir ki. (Nurullah Ataç yabancı dil olarak sadece, tek bir gelişmiş Batı dilini öğrenmenin yeterli olacağını söylerdi. Nasıl olsa bütün dünya kaynakları bu dile doğru dürüst tercüme edildiği için, başka dllerle uğraşmanın zaman kaybı olduğunu savunurdu.) Çeviri dediğim zaman aklıma o kadar çok anekdot hücum ediyor, o kadar çok düşünce geliyor ki, bunları sıraya koymakta güçlük çekiyorum. Kararsızlığa kapıldığım için lafı dolandırıp duruyorum ama madem bir kere başladık; Ruslar‘ın şu zalim sözünü hemen aktarayım, olup bitsin. Çünkü kadın konusundaki yargısına katılmasam bile, çeviri konulu bir yazıda görmezden gelemeyeceğim bir söz bu. Ruslar der ki: “Çeviri kadın gibidir, güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz.” Belki bu söz kadınlara haksızlık yapıyor ama çeviri konusunda, gerçek bu. Eğer bir kültürün oturmuş kavramlarını, bambaşka bir kültüre olduğu gibi çevirirseniz ortaya saçmalık çıkar. Çünkü önemli olan dilden dile değil, kültürden kültüre çevirmektir. Yıllar önce okuduğum bir yazıda, şimdi adını hatırlamadığım bir yazar İngilizce’deki &ld... Devamı

05 03 2012

Edebiyat Notları 21–25 / Zülfü Livaneli

Edebiyat Notları 21–25 Zülfü Livaneli   Edebiyat ve sol Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   EDEBİYAT NOTLARI-21 Alman yazarı Hans Fallada’nın ilginç bir sözü vardır: “Marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.” Yazarın yaşadığı acı deneyimlerden kaynaklanan bir görüştür bu ve bence içinde doğruluk payı da vardır ama bir şartla... Küçük bir ‘bazı’ kelimesini ekleyerek. Çünkü 20. yüzyıl sayıları az olsa da Antonio Gramsci gibi büyük Marksist entelektüeller de yetiştirmiştir. Yalnız Marksizm değil herhangi bir ideoloji, yazarın düşüncesini kalıplar içine oturtmaya, eserini biçimlendirmeye başlarsa orada özgünlük ve bağımsızlıktan söz etmek zorlaşır. Yazar, kişisel olarak kendini bir davaya, bir ideolojiye, yurt savunmasına, monarşiye ya da cumhuriyete adayabilir ama bu bağımlı durum onun eserini etkilemeye başladığı zaman büyük bir zayıflık ortaya çıkar. 20. yüzyılın o belalı çalkantıları, savaşları ve ihtilalleri, entelektüelleri sürekli olarak zorlu sınavlardan geçmek zorunda bıraktı. Kimi güce boyun eğdi, yaratısını diktatörlerin emrine verdi, kimi ise teslim olmadı ve hayatını hapishanede, sürgünde, toplama kamplarında, akıl hastanelerinde ya da ölüm mangalarının karşısında noktaladı. Yaratıcı insanların sol düşünce çevresinde buluşmalarını anlamak pek zor değil. Çünkü başlangıçta sol; kültür, eşitlik, dayanışma gibi pek çok özelliği kucaklayan ideal bir insanlık ideolojisi olarak bütün dünyada heyecanla karşılandı. Bir entelektüelin bu heyecandan payını almaması ender rastlanan ... Devamı

05 03 2012

Edebiyat Notları 26–30 / Zülfü Livaneli

Edebiyat Notları 26–30 Zülfü Livaneli Edebiyat ve politika Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   EDEBİYAT NOTLARI- 26 Aslında, anlatmak istediklerim somut bir örnekle ortaya çıkmış olduğu için işim epeyce kolaylaşmış durumda. Bu bakımdan memnunum diyebilirim ama genel olarak baktığımda edebiyatın, siyaset ve medya tarafından yaralanmakta olduğu görüşümü koruyorum. Bu da hoş birşey değil elbette. Haftalardır süren Paul Auster tartışmasını izliyorsunuz. Bu vasat ve Amerika’da bile fazla önemsenmeyen yazar üzerine manşetler atılıyor, programlar yapılıyor? Niye? Kış Günlüğü kitabı çok ilgi uyandırdı, çok okundu, sevildi diye mi? Hayır! Sadece siyasi bir tartışmaya adı karıştığı için. Bir söyleşide ettiği laflar Başbakan’ın tepkisini çektikten sonra, iş muhalefetle iktidar arasında bir tartışma konusuna, dolayısıyla da bir iç politika malzemesine döndü. Sonuçta da Auster’in son kitabı, çok satanlar listesinde 1 numaraya yükseldi. Bu tartışmaya malzeme olmasa bugünkü sayının onda birini zor görecekti. Peki edebiyat bunun neresinde? Nasıl bir edebi özellik bu başarıyı sağlıyor? Yanlış anlaşılmasın: Yine de nitelikli bir yazar olan Auster’in kitaplarının okunmasını, bir sürü abur cuburla kaplanmış olan yayın dünyamızda olumlu bir gelişme olarak görmek de mümkün ama bunun edebi nitelikle ilgisi yok. Aynı durumu başka ülkeler için düşünün. Her ülkede her yıl, yüz binlerce yeni kitap yayınlanıyor. Okuyucuyu şaşırtacak, hatta bıktıracak bir ürün bolluğu var. Bu kargaşa içinde okur, hangi yazarı, hangi romanı seçecek, neyi okuyacak? İşte burada medya imdada yetişiyor. Medyanın öne çıkardığı, haber... Devamı

05 03 2012

Kelimelerin Komutanı: Yaşar Kemal / Zülfü Livaneli

Kelimelerin komutanı: Yaşar Kemal Kelimelerin komutanı Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com   Yaşar Kemal’in bugüne kadar üç askeri rütbesi oldu. Birincisi, Kayseri’de askerlik yaparken aldığı “onbaşı vekili“ rütbesi. İkincisi, 1983 yılında François Mitterrand tarafından verilen Onur Lejyonu “komutan” rütbesi. Üçüncüsü ise bu hafta aldığı “büyük komutan“ rütbesi. Peki askerlikle, militarizmle hiçbir ilgisi olmayan, hayatı boyunca savaşı lanetleyip barışı savunmuş bir kişi nasıl “komutan“ olur derseniz, cevabım hazır: Evet, o bir komutan ama bildiğiniz komutanlardan değil. Yaşar Kemal’in emrinde askerler değil kelimeler var. Taburlara, bölüklere değil kelimelere, deyimlere, ninnilere, ağıtlara hükmediyor. Bu yüzden başta kendi halkı olmak üzere dünyadan saygı, sevgi görüyor. Pazartesi akşamı İstanbul’daki Fransız Sarayı’nda yapılan törende ödülü takdim etmek için Paris’ten gelen “şansölye“, her kelimesiyle anıtsal bir kişilik karşısında saygı duruşunda bulunduğunu vurguladı. Unutmayalım ki; bu ödül Yaşar Kemal’in şahsında Karacaoğlan’a, Yunus’a, Pir Sultan’a, Dadaloğlu’na verilmiştir. Hepimiz gurur duymalıyız. *** 1983 yılında Paris’teydik. Yaşar abi François Mitterrand tarafından davet edilmişti. Cumhurbaşkanlığı çok güzel oteller ayırtmış olmasına rağmen o, bizim Montparnasse’daki nohut oda bakla sofa sürgün evimizde kalmayı tercih etmişti. Her gün Elysee sarayından gelen motosikletli kuryeler komşuların aklını karıştırıyordu. O günlerde iki ülke arasında yine Ermeni meselesi vardı. Türk basını Yaşar Kemal’e &o... Devamı

05 03 2012

Eczanenin Akşam Müşterileri/Haldun Taner

Eczanenin Akşam Müşterileri/Haldun Taner   Bizim orda üç kahve var. Birinde kumar oynanır, kavga çıkarılır. Öbüründe nargile içilir, uyuklanır. Bir de rıhtım bahçesi var diyeceksiniz ama orayı da akşamları çocuk dadıları ile yaşlı hanımlar dolduruyor. Kaldı mı geriye bir eczane... Eczanenin akşam müşterileri hep kerli felli, efendiden, görmüş geçirmiş insanlar. Size bunlar arasında şöyle rasgele bir eski başvekil, bir eski meclis reisi, eski bir sefir-i kebir, bir emekli erkanı harp miralayı, tanınmış bir saz sanatkarı, bir de ünlü fenni sünnetçi sayabilirim. Hangi semtin hangi eczanesi bu kadar değerli insanı sinesinde toplayabilmiştir. Kaç para eder başvekilin eskisi, elçinin, miralayın emeklisi demeyin. Ben emekli bir miralayı vazife başındaki bir orgenerale değişmem. Vazife başındaki general şüphesiz daha dinçtir, enerjiktir, uyanıktır, oraya buraya koşar, çalışır didinir filan ama, nerede emekli miralaydaki o olgunluk, o durmuş oturmuşluk, o dünyaya serin serin uzaktan bakabiliş, olayları sakin sakin muhakeme edebiliş kabiliyeti... İktidardaki başvekil de öyledir. Astığını asar, kestiğini keser. Radyolar en abur cubur sözlerini halka mühim mühim üç dört övün tekrarlar dururlar. Adamın dediği dedik, çaldığı düdüktür. Böyle olduğu için de her istediğini yapabilen toy ve şımarık bir çocuğu hatırlatır. Halbuki eski başvekil öyle mi? Eski başvekile daima “Sen gelirken biz gidiyorduk evlat,” diyen babacan, tecrübeli bir hal vardır. Aslında yenisinden daha olgun bir insan olmayabilir. Ama dış görünüşü insanda öyle bir tesir uyandırır. “Bu da malın gözü idi.” Dersiniz. “Filan meselede az zorbalık mı etmişti. Ya falan mesele hakkında ... Devamı

05 03 2012

Nuray Mert'in Sakıncalı Yazısı Nerede?

Anasayfaya Dön Karakter boyutu : Nuray Mert'in Sakıncalı Yazısı Nerede? 04 Mart 2012 / 09:19 Türk basını Nuray Mert'in önce zorunlu izne çıkarılmasını ardından yazılarına son verilmesini tartışıyor! Anlaşıldı ki yazıları kesilmişti ama açıkça bunu söyleyen olmadığı için Mert de konuşmamayı tercih ediyordu. Milliyet'ten bir açıklama gelmeyince kendisi yaptı 'zorunlu açıklama'yı... O açıklamadan öğrendik ki 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetiminden telefonla arayarak 'kendisiyle ilgili sıkıntılı' bir durum oluştuğunu, 'izne' çıkmasının mümkün olup olmadığını sormuşlar. 'Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak, konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna 'izne' ilişkin notun konulmasını kabul ettim' diyor. Elbette olaylar, tıpkı tahmin ettiği gibi gelişiyor ve ikinci hafta gazete, suskunluğa bürünüyor... Bu belirsizlik ortaya çıktığında kendisini aradım ve röportaj yapmak istediğimi belirttim... Açıklamasının ardından 'tepkileri değerlendirmek için' bir hafta daha beklemek istedi. Bu hafta başında buluşmak üzere kendisini tekrar aradığımda, 'söyleşiden vazgeçtiğini' öğrendim. 'Kovuldum diye ahlanıp vahlanacak, feryat edecek değilim' diyordu. 'Neden ben konuşayım ki; ben bu durumu yaşayan ilk kişi değilim. Konuşması gerekenler ülkemizin 'demokrat' yazarları.' SAKINCALI YAZI NEREDE? Haklı, bu durumu yaşayan ilk kişi değil Nuray Mert; son kişi de olmayacak belli ki. Ancak Nuray Mert, akademisyen kimliği ve 'arafta' duran yazılarıyla farklı bir durumu temsil ediyor. S... Devamı

05 03 2012

Muhalif Gazete Kİm Kimdir?

Mustafa Ali Balbay (d. 8 Ağustos 1960, Burdur), Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyesi, Cumhuriyet Gazetesi Yayın Kurulu üyesi, Cumhuriyet Gazetesi eski Ankara Temsilcisi, Cumhuriyet Gazetesi'nin başsayfasında Gündem adlı köşenin yazarı. Daha önce, gazetenin aynı sayfasının aynı yerinde, 24 Ocak 1993'te bombalı suikast sonucu öldürülen Uğur Mumcu'nun Gözlem başlıklı köşe yazıları yayımlanmaktaydı. Yaşamı Mustafa Balbay 1960 yılında Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Güney beldesinde doğdu. İlkokulu burada, ortaokul ve liseyi Aydın'ın Nazilli ilçesinde okudu. 1981 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni birincilikle bitirdi. Gazeteciliğe, 1980'de henüz öğrenciyken İzmir'in yerel yayın organı Gazete İzmir'de başladı. 1981'de Milliyet Gazetesi İzmir bürosunda ve daha sonra Cumhuriyet Gazetesi İzmir bürosunda muhabir olarak çalıştı. 1985'te Cumhuriyet Gazetesi İzmir Bürosu İstihbarat Şefi, 1989'da Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu Haber Müdürü, 1992'de Cumhuriyet Gazetesi İstanbul Haber Merkezi Müdürü oldu. Bir dönem Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde dersler veren Balbay, 2009 yılına kadar Avrasya TV (ART) adlı televizyon kanalında Pazar günleri saat 11.00 ve 12.00 arasında, Emin Çölaşan ile birlikte Ankara Rüzgarı adlı, haftanın olaylarının tartışıldığı bir program gerçekleştirmekteydi. 1993 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi oldu. 12 Nisan 2010 tarihine dek sürdürdüğü bu görev, tutukluluk hali ileri sürülerek, kendisine danışılmadan ve haber verilmeden Utku Çakırözer'e devredildi. Mustafa Balbay halen aynı gazetenin ilk sayfasında Gündem başlıklı köşenin yazarlığının yanı sıra Yayın Kurulu ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim ... Devamı

27 02 2012

Kılıçdaroğlu kara deliğe vurdu

Kılıçdaroğlu kara deliğe vurdu Mehmet Tezkan Aslında NE OLDU?mtezkan@milliyet.com.tr Tüm Yazıları » Yazarı Facebook'tan takip edebilirsiniz! Yorum Yaz 1 inShare Diğer İktidarın kara deliği ne? Veya yumuşak karnı diyelim.. Özgürlük alanının daralması.. Dikkat.. Düne kadar iktidarın özgürlük alanını genişlettiği söyleniyordu.. Şimdi söylenmiyor.. Daraltıldığı söyleniyor.. Katalog suçları dayanak yapan ‘özel yetkili yargı’nın uygulamalarından şikayet ediliyor.. Sadece maruz kalanlar değil.. İktidara yakın duranlar bile, hatta iktidarın merkezinde olanlar bile dert yanmaya başladı.. Hal böyleyse.. İktidarın kara deliği veya yumuşak karnı budur.. * CHP Lideri Kılıçdaroğlu kurultay konuşmasının büyük bölümünde bu kara deliğe yüklendi.. Demokrasiden girdi, özgürlüklerden çıktı, yargıyla başladı, YÖK’le noktaladı.. MİT krizine kadar bu konular pek konuşulmuyordu.. Gerçi, Kılıçdaroğlu partisinin grup toplantısında dile getiriyordu ama geniş kitlelere ulaşamıyordu.. Geniş kitlelerin haberi bile yoktu.. Bu sebeple olacak ki; üniversite öğrencilerinin başına gelenleri tek tek saydı, isim isim sıraladı.. Demokrasi eksikliklerini anlattı.. Güçler ayrılığının kağıt üstünde kaldığını, söyledi.. Post - modern diktatörlük tanımı getirdi.. * İktidara destek veren, demokrasi eksikliğini kabul etmeyen, özgürlük alanının daralmadığını tam tersi çok genişlediğini söyleyen aydınlara iki soruluk test önerdi.. Kendilerine şu soruları sormalarını istedi.. BİR: Erdoğan’ın aleyhine konuşursam, yazarsam başıma bir şey gelir mi? İKİ: Telefonum dinleniyor mu? Kılıçdaroğlu testinin sonucu şöyle bulunuyor.. Bu iki soruya gönül rahatlığıyla ‘hayır’ diyemiyorsan, tereddüdün varsa demokrasi sorunu vardır.. * Bu eleştirileri yapan Kılıçdaroğlu çözüm için öneri getirdi mi? Getirdi.. ‘Özel yetkili mahkemeleri kaldıralım, toplantı, gösteri yürüyüş yasasını değiştirelim, faili meçhullerde zaman aşımını olmasın, seçim barajını tarihe gömelim, YÖK’ü ... Devamı

27 02 2012

Göl kenarı...

Göl kenarı... |  görsel 1

...Kaynak : hayalcikerata.blogcu.com Devamı

27 02 2012

"Hey Çağdaş İnsan, Yazık Sana!"

Hey Çağdaş İnsan, Yazık Sana! |  görsel 1

  27.02.201220:42:24   Anasayfa Siyaset İlçeler Medya Spor Kültür Sanat Güncel Video Arşiv Yazarlar Künye İletişim     "Hey Çağdaş İnsan, Yazık Sana!" Şahika Tekand, 7-8 Şubat'ta ENKA'da sahnelenecek "10 Adımda Unutmak" (Anti Prometheus) oyunundan önce, çağdaş insanın tragedyasını, tiyatroyu, sistemi ve muhalif olmayı bianet.org'dan Emel Gülcan'a anlattı. Studio Oyuncuları, Şahika Tekand'ın 25 yıllık mucizesi. Sponsorlara ihtiyaç duymuyor. Muhalifliği bırakmıyor. Tekand, uzun yıllardır oyunculuk, yönetmenlik, yazarlık ve hocalık yapıyor. Bugüne kadar 4 binden fazla öğrenci yetiştirmiş. Derslerde öğrencilerini tavanda yürüttüğü konuşuluyor. O, sınırları kabul etmeyenlerden. Bize gönüllü olarak kendimizi sisteme mahkûm edişimizi anlatıyor, bizi silkeliyor. İzleyiciler oyunda neyle karşılaşacak? Prometheus söylencesi üzerine bir çağdaş oyun yazılacaksa, bu ancak Prometheus gibi olmayı göze alamayan insanlar için yazılabilirdi. O nedenle sistemin mahkûmu olmak yerine, gönüllü olarak kendini sisteme mahkûm eden insanların tragedyası bu. Kendilerine bir statü vaat edilen insanların, o statüyü elde edebilmek için bir çeşit eğitim sürecinden geçmeleri ve o statüyü elde edince başlarına gelenler anlatılıyor. Antik Yunan metinleriyle uğraşma sebebiniz nedir? Tragedyalarda bedel ödeme, ölçüyü kaçırma ve acı çekmeyi görürsünüz. Bunların hepsi, birer yeti aslında. Çağdaş insan bedel ödemeyi bilmiyor, ne bedel &... Devamı

27 02 2012

Fon Sadristayn'ın Karısı

Fon Sadristayn'ın Karısı |  görsel 1

Fon Sadristayn'ın Karısı   Ömer Seyfettin O gün İstanbul'da kalsam bile hiçbir iş yapamayacaktım. Müthiş, acı, anlatılmaz bir sinir nöbeti yine beni kıvrandırıyordu. Bu korkunç hâli bilmeyenler ne kadar mesutturlar! İnsanın birdenbire bütün ümitleri, bütün zevki, bütün neşesi kaybolur. Gözünün önünde hayat, hava, ufuk, her şey kararır. Dostlar düşman görünür. Sevgililerden nefret edilir... Ben işte bu sinir denen ateşsiz cehennemin içine düşünce kendimi kırlara atarım. Tenha korular, sevinçli mazilere benzeyen gölgeli yollar, dallarda geçmiş bir saadetin canlı hatıraları gibi uçuşan kuşlar bana ilâhi bir teselli füsunuyla tesir eder, hafiflerim. Beynimdeki ağırlık yumuşar. Şakaklarımın ateşi söner. O gün yine böyle perişan bir hâldeydim. Hafiflemek, beynimdeki granit ağırlığı yumuşatmak, başımın kaynayan hararetlerini söndürmek için bir Boğaziçi vapuruna atladım. İlkbahardı. Tatlı bir rüzgâr esiyor... vapur ilerledikçe aklım başıma geliyor gibi oluyordu. Açılıyordum... Güvertedeydim; görülmemiş kuşlara mahsus beyaz, pembe, mor yalılara, yeşil korulara, mavi tepelere bakıyordum. Gözlerimdeki kırmızı karanlık silindikçe kulağım da işitmeye başladı. Dizlerimde, bileklerimde, omuzlarımda yorgun ağrılar hissediyor, geniş geniş gerinmek istiyordum. Biraz doğruldum. Başımı sağa çevirdim; müthiş, iri, kıpkırmızı bir Alman yanıma oturmuş, gayet beyaz bir keten mendille terini siliyordu. Birbiri üzerine attığı bacaklarına, kalın dizlerine, dokunulsa kan fışkıracak sanılan tombul ellerine baktım. Sonra gözlerimi sararmış ellerime, takallüs etmiş dizlerime çevirerek "Ah, ne sıhhat!.." dedim. Hem gayr-i ihtiyarî dü... Devamı

27 02 2012

CHP ve CHP'nin durumunu en iyi anlatan yazarın ayrılan yolu

Doğan Akın Yazar CHP ve CHP'nin durumunu en iyi anlatan yazarın ayrılan yolu 5 yorum     “CHP benim partimdir. Yaşam boyu seçimlerde oylarımı alan parti… Bir iki kez de TİP, o kadar. Ama her zaman seçmen olarak yenildim. CHP bir türlü tek başına iktidar olamadı. Liderler geldi geçti, sonuç yok! Bir kez Ecevit yüzde kırkları bulmuştu, ama yine de iktidar olamamıştı. Koskoca bir kitap yazmak gerekir CHP’yi anlatmak için! Oyları bir türlü yüzde otuzları aşmadı son çeyrek yüzyılda, muhalefet partisiydi, ama istenilen muhalefeti bile yapamadı. Hele son on yıl, tam bir bozgun!..” Bu satırlar, basında en kıdemli birkaç CHP’li arasında bulunan Oktay Akbal’a ait. Bir dönem eşi de aktif siyaset yapan Akbal bugün 89 yaşında ve imza attığı onlarca deneme, roman ve öykünün yanı sıra Cumhuriyet gazetesindeki yazılarını sürdürüyor. Ömrü boyunca CHP’li olduğunu açıklayan ve “Her zaman seçmen olarak yenildim” diyen Oktay Akbal, bakın birkaç satır sonra CHP’ye ne öneriyor: “CHP Atatürk’ün partisi olduğunu unutmamalı… Kemalist devrimlere sımsıkı sarılmalı… Kısacası, CHP, yeni CHP olmamalı…” Cumhuriyet’te 21 Şubat Salı günü “CHP Kendini Bulsun!” başlığıyla yayımlanan Akbal’ın yazısı, işte bu nedenle CHP’nin içinde bulunduğu durumu en iyi anlatan yazı. Zira Akbal’ın “Biz hep yenildik, ama CHP değişmesin” diye tarif ettiği bir sorunu hep oldu CHP’nin. Üretim ilişkileri ve dolayısıyla insanlar, aileler, toplum, dünya, kısacası bütün bir hayat değişirken değişim talebine hep “tehdit” gözüyle bakmanın kaçınılmaz sonucu, ... Devamı

27 02 2012

TAŞKÖPRÜLÜ GÖZÜ İLE MUSTAFA POLAT / Hüseyin ERİKLİ

TAŞKÖPRÜLÜ GÖZÜ İLE MUSTAFA POLAT   Mustafa Polat! Taşköprü'de çalışan ziraat mühendislerinden belki de tek iz bırakanıydı. Ben onu tanıdığımda da bunu anlamıştım, farklı bir kumaştandı o.. Sanki Köy Enstitülerini kuran İsmail Hakkı Tonguç'u izler gibiydim son zamanlarında.. Bizim alıştığımız da gördüğümüz de masa başında oturup ziraat mühendisliği yapanlardı hep.. İlk kez alışılmışın dışında bir kişilik, bir çaba ve Taşköprü'yü de Taşköprü halkını da köylüsüyle kentlisiyle çok seven ve on8lara yararlı olma coşkusuyla çalışan biri.. Yaptıkları yetmezmiş gibi köylerde okullara gidip köy çocuklarının beslenme düzenlerini ve alışkanlıklarını öğrenip bu konuda da yeni arayışları olan bir gerçek tarım ustası, üretmek isteyen köylülerin öğretmeniydi.     Ben o yıllarda işte Kemalist devrim hükümetinin tarım bakanı olacak kişi şu anda Taşköprü'de ziraat mühendisi olarak görevini köyde köylülerle birlikte tarlada sürdüyor, diye düşündüğümü biliyorum     Taşköprü'nün hem kazancı hem de yitiğiydi Mustafa Polat.. Daha çok yararlı olabilecekken haksız ama güçlü olanlar halkın,köylünün yanında yer alan bir mühendisten rahatsız olmazlar mı hiç..     Ama şunu da biliyorum ve gözledim ki emeği boşa gitmedi halk anladı ve sevdi onu...ve her halkın yanında olan gibi o da birilerinin nasırına basmış oldu.. Öyleleri hiç sevmediler onu..     Hüseyin ERİKLİ ... Devamı

27 02 2012

SARIMSAK TÜCCARI DA OLDUM / ANI / MUSTAFA POLAT

SARIMSAK TÜCCARI DA OLDUM / ANI   MUSTAFA POLAT ______________________________________________ Dünya âlem Taşköprü sarımsağını bilir. Amma yeterince değerlendirilmez.   İleri gelen çiftçiler ve Köy-Koop Kastamonu Birliği ile işbirliği yaparak sarımsak dışsatımını başlatmak istedik. Kooperatifler, dışsatım yapamıyor. Ankara'da bir firma bulundu. Kooperatifler bu firmaya mal verecekler. Firma da yurtdışına satacak. Onları buluşturduktan sonra ben işimin başına döndüm.   Bir süre sonra yol bilirler odama doluştular. Bir TIR dolusu mal göndermişler. Fakat Hollanda'da bir sürü eksiklik ya da yanlışlıklar tespit edilmiş. İkinci partide düzeltilmesini istiyorlar. Onlar da benden istiyorlar. Mecburen yıllık izne ayrıldım. Tarlada sarımsak sökülürken neler yapmak lazım. Hem iş yapıyorum hem usta işçi yetiştiriyorum. Onlar da diğer tarlalara dağılıyorlar. Kastamonu Merkezdeki ardiyelerde işçilerle beraber pörçük kestim. Fileli çuvallara doldurdum. TIR geldi.20 ton malı kendi elimle çuvalları istif ederek yerleştirdim. TIR yola çıktı. Malı teslim etmişler. Her şey normal. Bu arada bir şey daha söyleyeyim. Ben çeşitli kademelerde çalışırken birileri de fotoğraf çekiyordu.   Pek önem vermemiştim. Meğer görevliymiş. Mesaiye dönünce Kaymakamın başlattığı yazılı soruşturmadan anladım. Taşköprü ve Kastamonu'daki aklı başında insanlar devreye girdi. İş alevlenmeden çöplüğe atıldı.   (...) Devamı

27 02 2012

KASTAMONU'DA PARFÜM SANAYİ / ANI

KASTAMONU'DA PARFÜM SANAYİ / ANI 12 Nisan 2011 Salı, 17:52 · tarihinde Mustafa Polat tarafından eklendi KASTAMONU'DA PARFÜM SANAYİ / ANI   MUSTAFA POLAT ______________________________________________ Kastamonu'yu boydan boya bölen dere kışsın çok haşin akardı. Yazın da kurur. Yukarıdaki baraj yapılmadan önce kışın daha çok su, hatta yazın da su çok akarmış. Öyle anlattılar.   Ol sebepten insanlar fosseptik çukurundan vazgeçip kanalizasyon boruları döşenmeye başlayınca en doğal olarak fosseptik kanallarını şehrin ortasında akan suya akıtmada bir sakınca görmemişler. Eski kuraldır. Alınan gıdalardan sentetik kimyasallar yoksa vücuttan atılan gübre ve sidik de kimyasal içermez. Günümüzde pek meşhur olan tabirle doğa dostu. Çabucak doğaya karışıp gider. Günümüzdeki kimyasallar ise öyle hemencecik yok olmazlar. Yıllarca doğada kalıp toprağı, suyu ve havayı kirletmeye devam ederler.   Çok da koku yapar.Baraj yapılınca deredeki su akıntısının yok olacağını, deredeki kimyasalların çok pis kokacağını ve Kastamonuluları rahatsız edeceğini, zarar vereceğini hesaplayamamış o günün mühendisleri ve idarecileri..   Deredeki kokuları azami olduğu düzeyde olduğu zamanda Kastamonu'ya geldim. Çok rahatsız oldum. Bütün Kastamonulular katlandığına göre ben de katlanmaktan başka ne yapabilirdim.   Ankara'ya gitmiştim. Dönüşte otobüsteki sıra arkadaşım şişmanca, bakımlı kelli felli biri idi. Yolculuğun hemen ilk dakikalarında konuşmaya başladı. Beni sorguladı. Ben yabancı olduğumu Kastamonu'ya yeni geldiğimi söyledim. Bereket tam hüviyetimi açıklamadım.   Huyumdur ilk sorgul... Devamı

27 02 2012

BALKONDA KENDİR ÜRETİMİ.. / ANI / MUSTAFA POLAT

BALKONDA KENDİR ÜRETİM!.. / ANI   MUSTAFA POLAT ______________________________________________ Taşköprü'de kendir üretimi önemli bir yer tutuyordu. O dönemde piyasaya urgan için satılanın dışında en büyük alıcı Seka Fabrikası'ydı. Kendiri saplı almıyordu fabrika. Kendir olgunlaştıktan sonra kökleri ile beraber çıkarılır. Demet demet toplanır. Kurutulur. Sonbaharda kendir havuzlarına atılır. Bir kaç gün bekler. İyice yumuşardı. Bütün maharet lifini koparmadan uzun bir elyaf elde etmekte. Halen aklıma geldikçe içim sızlar.   Kadınların havuz başlarında ıslak kendirleri kucaklayıp elyafını soymaları başlı başına ızdıraptı. Pek çok kadının romatizmalı olduğunu gözlerimle görürdüm. Bu elyaflar kurutulur. Demet veya balya haline getirilir. Kuru yerde muhafaza edilirdi satışı yapılana kadar...   Kendir ekilen köylerin sokakları soyulmuş kendirlerin sapları ile kaplı idi. Hele yazın Allah korusun küçük bir kıvılcım bütün köyün yanmasına sebep olurdu. Seka alacağı miktarı tespit ve ilan eder. Taşköprü kendir kooperatiflerinde de hareketlilik başlardı. Kim ne kadar kontenjan, yani kaç kilo elyaf teslim edecek. Genellikle bu kontenjanın büyük bir kısmını hatırlı kişilerin egemen olduğu kooperatifler alırdı. Onlar da köylerden daha ucuza elyaf alıp Sekaya teslim ederlerdi.   Bu durum canımı çok sıkıyordu. Bir tedbir düşünmek lazımdı.   Sonunda bürokratik kuralları uygulayarak sonuç almaya karar verdim.   Taşköprü merkezinde, köylerinde hangi köyde ne kadar kendir ekildiğini, bu ekimden takriben ne kadar elyaf elde edildiğini tespit etmek amacıyla köylerde envanter (sayım) y... Devamı

27 02 2012

GÖKIRMAK BULANIK AKIYOR / ANI / MUSTAFA POLAT

GÖKIRMAK BULANIK AKIYOR / ANI   MUSTAFA POLAT ______________________________________________ Çiftçiler anlatıyor. Eskiden Gökırmak berrak akardı. Suyunu içerdik. Balık tutardık. Şimdi balık yok..   Sıkça şikâyet geliyor. Gökırmak kıyısındaki sebzelerde bir hastalık çıkıyor. Hemen kurutuyor fideleri ve sebzeleri. Ben de çok uğraştım, çaresini bulamadım. Sebebini aramaya başladım. Bir Pazar sabahı çok erken bir saatte, yani hava azıcık aydınlanır aydınlanmaz akşamdan hazırladığım çıkını omuzlayıp yola çıktım.   Çıkında su, ekmek, domates ve hıyar var. Gökırmak kıyısından Kastamonu'ya doğru yola çıktım. Bazen engellerden tarlaya çıkıyor, hızla, koşan adımlarla yürüyorum.   Gökırmak'ı kirleten kaynağı bulmak istiyorum. Köylülere soruyorum: şu dağdan geliyor. Temizdir.   Demek ki çiftçilerin bilmediği bir kaynak suyu kirletiyor. Bir taraftan bunları düşünürken öbür taraftan hızla yürümeye devam ediyorum.   Bazen ırmak kıyısında yürümek imkansızlaşıyor, yola çıkıyorum, gelen vasıta ile Kastamonu'ya gelen vasıta ile Kastamonu'ya doğru hareket halindeyim.   Sayısını unuttum. Çokça yöntemi uyguluyorum. Dolmuşla bir süre git. İn.. Gözetliyorum.   Akşama doğru hava kararmak üzereyken Kastamonu alt taraflarında büyükçe bir tesis gördüm.   Bunun sunta fabrikası olduğunu öğrenmem zor olmadı. Yola çıkıp Taşköprü'ye döndüm. Araştırmaya başladım. Çevre kirliliği için çok şey öğrendim.   Ben öğrendim. Amm... Devamı

27 02 2012

Öğrencilerin Kaleminden Yaşar Kemal

Öğrencilerin kaleminden Yaşar Kemal SAINTE Pulcherie Fransız Lisesi Edebiyat Bölümü’nün düzenlediği, “Yaşar Kemal’in Eserlerinde Başkaldırı” konulu Liselerarası Edebi Makale Yazma Yarışması’nın sonuçları belli oldu. Cuma akşamı Sainte Pulcherie Fransız Lisesi’nde gerçekleştirilen ve Yaşar Kemal’in de katıldığı törende, kazananlara ödülleri verildi. Geçen yıl da aynı lise, “Nâzım Hikmet, Günümüz İnsanına ve Geleceğe Ne Söyler?” başlıklı bir yarışma düzenlemişti. Yarışmayı kazananların yazılarının kitaplaşması, hem ödül alanların hem de bunları değerlendirenlerin ileride bu kitaba bakmalarını sağlıyor. Bu yılın jürisinde; Nedret Öztokat, Jale Parla, Asuman Büke Kafaoğlu, Zülfü Livaneli, Doğan Hızlan vardı. Lise Müdürü Pierre Gentric açış konuşmasında Yaşar Kemal’in önemini vurguladı: “Okurlarımızın ve genç yazarlarımızın dikkatlerine, Yaşar Kemal, bir toplumun düşlerini besleyen popüler kültürün canlı tanığı olarak, bu kitabın her sayfasına damgasını vuran çok önemli kalemlerden biridir. Kendi ifadesiyle ‘toplumun türkülerini söyleyenler, kanunları yapanlardan çok daha güçlüdür.’” Türk Müdür Başyardımcısı Mina Akcen, Altan Gökalp’ın saptamasından yola çıkarak, yazarı değerlendiriyor: “Evrensele giden en anlamlı yol sanattan geçer. Yaşar Kemal bu yolda yerel kültürümüzle evrenseli harmanlayan ustalarımızdandır. ‘Fransa’nın ücra köşesindeki bir ilkokul öğretmeni, İsveç’in Upsala Üniversitesi’ndeki bir öğrenci, Britanyalı bir balıkçı gemisi kaptanı, nerede, ne zaman, neden ve nasıl Yaşar ... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (Sayfa: 31-45)

yaşlarında gösteren Dursundu. Dursun çok iri yarıydı. Öteki-lerse on beşer yaşlarında iki çocuktu. Ağa: "Hemen tarlaya gidin, arayın o it oğlu iti. Öküzleri mutlaka bulmalısınız. Bulmadan dönmeyin. Anladınız mı?" Dursun: "Biz de onu konuşuyorduk. Noldu acep Memede? Daha gelmedi, diyorduk. Gider ararız," diye söylendi. Birden Döne hıçkırmaya başladı. Abdi Ağa tiksintiyle: "Kes," dedi. "Kes! Ne yapacağız bakalım, bu senin it oğlu itiyin elinden? Eğer öküzlere bir şey olmuşsa, onda kemik ko-maz kırarım. Kemiklerini tüm un ederim." Dursun, Ali, Osman karanlığa atıldılar. Döne de arkalarına düştü. Dursun, Döneye: "Bacım," dedi, "sen gelme. Biz, bulursak buluruz. Belki sabanın bir tarafını kırmıştır. Belki boyunduruğu kırmıştır. Korkusundan gelemiyordur belki. Sen gelme. Biz bulur getiririz. Dön, bacım Döne!" Döne: "Kurbanlarınız olayım, yavrumu bulmadan gelmeyin. Dursun emmisi, yavrum sana emanet. Yavrumu bulmadan gelme. Yavrum sana emanet. Yavrumu bulmadan gelme! Yavrum seni çok severdi Dursun emmisi!" Kadın, geri evine döndü. Üç kişi karanlığa karıştı. Gecede, uzaklaşan ayaklarının sesi duyuluyordu. Alışkın ayaklar, gidecekleri yolu biliyorlardı. Önce ufacık taşlı bir tarlaya düştüler. Sonra, keskin bir kayalığı aştılar. Kayalığın arkasına dinlenmek için oturdular. Üçü de yan yana... Sokulmuşlar. Biribirlerinin üstüne abanmışlar. Böyle uzun zaman sustular. Belalı bir karanlık vardı. Böceklerin ötüşünden başkaca da çıt yoktu. Önce Dursun konuştu. Kimseye değil, geceye söylüyordu. "Noldu bu çocuğa acep? Nereye gitti?" Osman: "Kim bilir ki..." 31 Ali: "Memed bana ne diyordu, haberiniz var mı? Ben diyord... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (Sayfa: 16-30)

"Kim bu?" diye hayretle sordu. Yaşlı adam: "Bir Tanrı misafiri," diye cevap verdi. Kadın: "Misafirin hiç de böylesini görmedimdi," diye bıyık altından gülümsedi. Yaşlı adam: "Gör işte!" dedi. Çocuk, ocağın soluna, duvara iyice yapıştı, büzüldü. Çocuğun kocaman bir başı vardı. Düz, güneşten solup, kırmızı olmuş kara saçları alnına, yüzüne dümdüz, dikine düşüyordu. Yüzü ufacıktı. Kupkuru bir yüzdü. Gözleri kocaman kahverengiydi. Teni güneşten yanmıştı. On birinde gösteriyordu. Dize kadar da şalvarını çalı yemişti. Bacakları bu sebepten çıplaktı. Ayakları da yalındı. Bacaklarında kan kuruyup kalmıştı. Ateşin çok iyi yanmasına rağmen titremesi durmuyordu. Kadın: "Yavru," dedi, "sen açsın. Dur, sana çorba koyayım da iç!" Çocuk: "İçerim," dedi. Kadın: "Isınırsın," dedi. Çocuk: "Titremem durur," dedi. Kadın, ocakta ateşin yanı başında duran kocaman bir bakır tencereden kalaylı bir sahana döğme çorbası doldurmaya başladı. Çocuğun gözleri tenceredeki buğulanan çorbaya dikildi. Kadın çorbayı getirip önüne yerleştirdi. Eline bir tahta kaşık verdi: "Çabuk çabuk iç!" dedi. Çocuk: "Çabuk içerim." Adam: "O kadar da çabuk içme ağzın yanar sonra," dedi. Çocuk: "Yanmaz." 16 Çocuk gülümsedi. Yaşlı adam da gülümsedi. Kadın onların neye gülümsediklerine bir anlam veremedi. Adam: "Çorbayı içince, titremesi durdu aslanın." Çocuk: "Durdu," dedi, "durdu." Kadın da gülümsedi. Ocak, ça... Devamı