27 03 2013

“Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında…” (7 Mayıs 1911 - 7 Temmuz 1993)

 

“Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında…” (7 Mayıs 1911 - 7 Temmuz 1993)
Sırrı Öztürk

Bazı günlük basın-yayın organlarında ve edebiyat-sanat-kültür dergilerinde “Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında” başlığı ile pek çok yazı hazırlandı. Tv’lerde de konu edildi. Bana da, Rıfat Ilgaz’ı yakından tanıyan ve diyalogu olan biri olarak “Sen de yazar mısın?” önerisinde bulundular. Evet, talep oldukça yazmaya yazarız da, gerek imzamız gerekse burjuva ve küçükburjuva “sol cenah” eğilimlerin dışındaki konumumuzla yazdıklarımız yayınlanır mı? diye kaygılarımızı da iletmeden edemedik. Bu türden yazı veya röportaj taleplerinde ve deneyimlerimizde hiçte hoşlanmadığımız olaylarla karşılaşmıştık. Bu türden niyetlerle kapımızı çalanlar daima dostluk ve güler yüz görmüştür. Fakat kaleme aldıklarımız birilerinin işine gelmediği için ya yayınlanmamıştır ya da ideolojik/sınıfsal konumlarına uygun gelmediği düşünülerek ve de iznimizi almak ihtiyacını dahi duymadan tahrif edilmiştir. Onlarca örneği belgelidir. Dileyen araştırıp inceleyebilir.

Sanat Cephesi Dergimiz, “Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” ilkeselliğini boşuna sıkça tekrarlamıyor.

Evet, gündemde sıcak tutmaya çalıştığımız bu türden ilke ve amaçlarımızı dillendirmekte son derece haklı bir yerdeyiz. Aleyhimizdeki pek çok faktöre ve her şeye rağmen, bu tavrımızı bilinç ve kararlılıkla sürdürmekteyiz. “Yazım, şiirim nerede çıkarsa çıksın…” anlayış ve ilkesizliği bu memlekette âdeta bir gelenek haline getirildi! Öyle mi olmalıydı? Yazar, şair gibi isim ve sıfatları olan insanların her birinin düşünce ve davranışları bir değildi. Bir olmak durumunda da değildi elbette. Sınıflı bir toplumda her sanatçıyı var eden maddî ve manevî şartlar ve süreçler vardı. Sınıflı toplumda inkâr edilmek istense de sosyal sınıflar, sosyolojik emekçi halklar gerçekliği vardı. Sanatçıyı da yetiştiren ve onu tavır almaya yönelten etmenlerin başında da bunlar geliyordu. Bir ideali, ilkeleri, davası ve iddiası olan sanatçının da kendi düşünce ve davranış çizgisine uygun bir yayın organında yazıları yayımlanmalıydı. Bu türden bir sanatçının hiçbir ayırım gözetmeden, ilkesiz ve oportünist bir tavırla, sağlı “sol”lu burjuva basın-yayın organlarının eşiklerini aşındırarak yazısını, şiirini ve ürününü yayımlatmak istenmesi son derece çirkin bir olaydır. İdeolojik, politik çizgisi ne olursa olsun bir sanatçı sadece anılan bu türden organların talepleri olduğunda yalnızca röportaj vermesi doğrudur. Bu, anlaşılır bir şeydir ve asla eleştirilemez. Çünkü o organın bir bileşeni, taraftarı veya yazarı değildir.

“Bilim, politika, sanat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” ilkeselliğini benimsemiş ve hazmetmiş ilerici bir sanatçıysa konumlarına uygun biçimlerde saflaşmak, tavırlarını belirlemek zorundadırlar. Bu ilkeselliği gözetmeyene sosyalist gerçekçi sanatçı-bizim sanatçımız diyemeyiz. Böyleleri sansasyon ve magazinleşerek ün düşkünlüğüne soyunurlar. Sistem de zaten onların bu kanala girmesini ister. Beyni ve belkemiği kırık olanlara sistem tarafından kimi olanaklar/bulanaklar sunulur. Böylelerinin sanatçılık yaşamı da Ağustos böceğinin ömrü kadardır. Onların, geleceğin edebiyat-sanat-kültür ansiklopedilerinde bir nokta kadar dahi hükmü olmayacaktır.

I

“Rıfat Ilgaz Yüz Yaşında” bahsinde biz de onun sanatçı kimlik ve kişiliğini, şahsını, düşünce ve davranış çizgisini çarpıtıp sulandıran ya da kimi niyetlerle tahrif edenlere karşı şu notların kaydının düşülmesini uygun buluyoruz:

Birincisi: Rıfat Ilgaz; burjuva resmî tarih anlayışı ile burjuva resmî ideolojisi kemalizm yanlısı değildi. Aksine burjuvazinin artı-değer sömürüsüne, baskı, terör, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına şiddetle karşıydı. Onu aç ve işsiz bırakan, öğretmenlik mesleğini elinden alan, tutuklayan, sorgulayan, sürgün eden, tüberküloz hastalığına yakalanmasına neden olan, kan kusturan ve ideolojik/sınıfsal niteliğini bilinen kemalist burjuva devletiydi. Sistemiydi. Rejimiydi.

İkincisi: Rıfat Ilgaz; 10 Eylül 1920’de oluşturulan Tarihî TKP’ye saygılı ve bağlıydı. Kimi eleştirilerine rağmen, SSCB’ye ve Sosyalist Sisteme de aynı ölçülerde saygılı ve bağlıydı. Sosyalist Gerçekçi Sanat Akımı’nın ateşli bir savunucusuydu. Kapitalizmin yoz ve kozmopolit “kültür” anlayışı başta olmak üzere sömürücü, eşitsiz, adaletsiz, özgürlüksüz ve ahlaksız sistemine şiddetle karşıydı. Her koşulda sosyalizmi savunuyordu.

Günümüzde ise onun bir ömür boyu emek verdiği şiirleri, mizah ve düzyazıları, romanları bir yandan oğlu Aydın’ın kurduğu Çınar Yayınları tarafından, diğer yandan bir banka tarafından basılmakta ve satılmaktadır. Rıfat Ilgaz’ı Bab-ı Âli kabaca sömürdü. Eserlerinin telif haklarını vermediler. Birinci baskı hakları üzerinden yapılan sözleşmelere uyulmadı; kitaplarının beşinci ve onuncu baskıları izinsiz yapıldı. Tüccar yayıncılarla bir türlü baş edemedi. En büyük hırsızlık olan eserlerini çalanlarla “Hukuk yoluyla mücadele” edemedi. Etmek istemedi. Onun çektiği maddî ve manevî sıkıntıları eserlerini yayınlayanlar hiçbir zaman çekmedi. Günümüzde de çekmemektedirler. Hepsi âdeta Karun oldular…

Bab-ı Âli’deki çok çirkin yazar-yayınevi ilişkilerinden bıkıp usanınca memleketine gitti. Halkın arasına katıldı. Hem öylesine halkla kaynaştı ki, evinin kapısını daima açık tuttu. Zaten kapısının kilidi de yoktu. Anadolu Kızılbaş-Alevi geleneğinde de emekçi halkımızın kapısı kilitsiz ve daima açıktır. Bu gelenek, kapitalist yabancılaşmalardan etkilenmemiş ve direnen canlarımız tarafından hâlâ yer yer korunmaktadır.

Rıfat Ilgaz’ı Doğu Karadeniz’li CHP’li belediye başkanları bir taraftan, oğlu Aydın ve Çınar Yayınları diğer taraftan kemalist ve sosyaldemokrat yapmaya uğraşıyorlar! Oğlu burjuva tv’lerinde meşrebince konuşuyor. Sık sık gözüktüğü nasyonal solcu Ulusal Kanal’da da babası hakkında, onların meşrebince laf etmeyi uygun buluyor!..

Oysa Rıfat Ilgaz gözaltına alındığı bir zaman, ilk sorgusunu yapan askerin, “Mesleğin ne?” sorusuna “Yazar” diye cevap veriyor. Asker “yazar” sözcüğünün manasını bilmemektedir. Bu kez mesleğini; “ben sosyalistim” diye yazdırır, ifadesine. İşte bu tavrı ile bilinen Rıfat Ilgaz’ı kemalist ve sosyaldemokrat yapmaya çalışıyorlar!..

Öncü Kitabevi sahibi kardeşim Zeki Öztürk, Rıfat Ilgaz’ın Bab-ı Âli’deki en yakın dostlarından biriydi. Öncü Kitabevi onun âdeta bürosu gibiydi. Öncü’nün telefonu dâhil bütün imkânlarını kullanırdı. Konuklarını burada ağırlar, emanetlerini bırakır, kitaplarının dağıtımını, posta işlerini buradan yönetirdi. Hazırladığı kitaplarının tashihlerini de Öncü Kitabevi’nde yapardı. Kemalist rejim her altüst oluşta “Komünist Avına” çıktığında Rıfat Ilgaz’da bütün komünistler gibi saklanmak ihtiyacını duyardı. Kardeşim Zeki böyle zamanlarda onu ya Tekirdağ’daki yazlığında veya İstanbul’daki evinde saklardı. Zeki, bu türden diğerkâmlığıyla tanınırdı Bab-ı Âli’de. Devrimci olan herkese de aynı dayanışmayı yapardı. Onunla kavga da ederdik. Cezaevinden çıktığımızda, 15/16 Haziran Direnişi’nde olduğu gibi 12 Mart askerî faşist darbe dönemini karşılarken oluşturduğumuz örgütsel ilişkilerimiz nedeniyle artık toplumda “Damgalı Eşşek” misali sistem tarafından izleniyorduk. Sürekli gözetim altındaydık. Bir daha fabrikalarda işçilik yapmamızın önü ebediyen kesilmişti. Çaresiz üretim faaliyetinde bulunacaktık. Sorumluluklarımız vardı. Cezaevlerindeki hazırlıklarımızı kitaplaştırmak istiyorduk. Öncü Kitabevi’nin yayın çizgisini daha çok Tarihî TKP’mizin yaşayan kadroları belirliyordu. Telif eserlerimizle yayın politikamızı yeniden belirleyip sürdürmek istiyorduk. Zeki’nin kitapçı dükkânını da para kazanan, yayınları maddî açıdan besleyen bir araç olarak, sistemin mantığına uygun ve akılcı biçimde işletmek arzusundaydık. Zeki’nin ve benim mahkûmiyetlerimiz Öncü Kitabevi’ne büyük bir darbe indirmişti. Kitabevinin önünde daima bir ayakkabı boyacısı, piyango bileti satıcısı, siyah gözlüklü taharri memuru hiç eksik olmazdı. Dükkânın içerisi de devamlı meraklı insanlarla doluydu. Öncü Kitabevi zaman zaman boşuna kundaklanmıyordu. Her boydan ve soydan solcu takımı da ilerici kitap üreten ve bulunduran bu kitabevine devlet kadar, kimi zamanlarda ondan daha beter “hatıralar” bırakıyordu. Bu durumu ve projemizi anlaması gereken herkese, bu arada R. Ilgaz’a da açmıştım. Ona Zeki’nin “veresiye defterini” gösterdim. Alacaklarının büyük bir bölümü solcu takımının idi. Dükkânda satılacak ne kâğıt ne zarf ne de kalem vardı. Vitrinler bomboştu. Öncü’nün ürettiği kitaplar Selimiye Kışlasında yakılmıştı. Alacaklılar icra yoluyla kapıya dayanmıştı. “Bak” dedim, “Rıfat Abi, burada bundan sonra disiplinli bir düzen kuracağız. Sırtımızdaki asalaklığı atıp onlardan kurtulacağız. Dükkân kitap ve kırtasiye satarak para kazanacak, gelirleriyle de yayınlarımızı üreteceğiz. Bu işi de öğreneceğiz. Hem ayakta kalacağız hem ekmeğimizi kazanacağız hem de Devrimci Hareketimizin ihtiyaç duyduğu telif çalışma hazırlıklarımızı bu araçla üretmiş olacağız. Biz burada bir hayat kavgası veriyoruz. Karagöz oynatmıyoruz. Kardeşim Zeki’nin kurduğu ilişkileri, onun diğerkâmlığını sömürenlerden kurtulmak istiyoruz… Bizim görev ve sorumluluklarımız var… Bilmem anlatabildim mi?...” Dükkânın müdavimlerinden biri olarak o, bizim bu tavrımızdan hiç hoşlanmamıştı. Sanki kimi solcu takımının, bu arada kendisinin de ayağının kesilmesi biçiminde algılamıştı. Tavrımıza son derece içerlemişti. Zeki’de özel yaşamı, ilişkileri ve Bab-ı Âli’nin alışılagelmiş esnaf ilişkileri düzeneğinden büyük oranda etkilenmişti. Kaygılarımız çakışmayınca bu proje bir-iki ay dahi yürümedi. Sorun Yayınları Kolektifi işte bu yüzden oluşturulmuştu.

Ağabeyim Avni Memedoğlu’da R.Ilgaz’ın TKP’den mücadele arkadaşıydı. Her ikisi de İlhan ve Turhan Selçuk’u cihet-i askeriye etkisinden koparıp sosyalist saflardaki yerini alması için uğraşırlardı. İlhan Selçuk ile Süleyman Demirel öğrenci iken Tan Matbaasının baskın ve yağmalama eylemlerine katılmıştı. Onların hangi fikirsel akımdan geldiğini iyi bilirlerdi. Sınıf mücadelesi geliştikçe, Devrimci Hareket kabardıkça İlhan ve Turhan Selçuk, Çetin Altan türünden aydınlar kimi solcu söylemleriyle kabuk değiştirirdi. Hareket onları da etkilerdi. Fakat onlar hiçbir zaman Bilimsel Sosyalizm akımından esinlenmedi.

A. Memedoğlu yaptığı ve İlhan’a armağan ettiği yağlı boya bir tablosunda onu kırmızı tulumlu bir işçi olarak resmetmiş, başına da kızıl yıldızlı bir Lenin şapkası oturtmuştu! Yani A. Memedoğlu bu tablodaki yorumuyla İlhan’a diyordu ki: “Biz senin proletaryanın yanındaki yerini almanı bekliyoruz!..” İlhan bu tabloya çok bozulmuştu. Hatta bir yazısında ismini anmadan Memedoğlu’nun bu “densizliğini” inceltilmiş ve usturuplu eleştirileriyle dillendirmişti.

Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin’i Marko Paşa’yı çıkardıkları zamandan beri hiç sevmezdi. Bunu da açıkça söylemekten çekinmezdi. Arada bir ağzından galiz sözler de çıkardı… A. Nesin, Rıfat Ilgaz ile Sabahattin Ali’yi devreden çıkarıp Marko Paşa’yı daha çok kendisine mal ederdi. Oysa bu gazeteyi ilerici, demokrat, devrimci ve Marksist bütün kadrolar desteklemekteydi. O, A. Nesin’in “ünü” karşısında da kıskançlık ve kızgınlığını saklamazdı. Nasıl kızmasın ki, A. Nesin’in eserleri başta sosyalist ülkeler olmak üzere 86 ülkeye tercüme edilmişti. Her ülkeden telifler âdeta yağıyordu. Pasaport alabiliyor ve dünyayı da geziyordu. A. Nesin emekçi halklarımızın mizah anlayışından edindiği beceriklilikle güncelliği korunan ve aranan bir yazardı. Popülaritesini de iyi kullanıyordu. İnsanlarımızın en azından “demokrat” bir kültür birikimine katkı da getiriyordu. A. Nesin komünist değildi. Fakat komünist geçinenlerden çok kazık yemişti. TKP ile de organik ilişkisi yoktu. O’da kemalist rejiminin kitlesel tevkifatlarında “komünist” olarak suçlanmaktan bir türlü kurtulamıyordu! Onun solculuğu I. TİP’i desteklemekten öteye gitmiyordu. A. Nesin 15/16 Haziran Direnişi’ni gerçekleştiren kadrolardan, bizlerden de hoşlanmazdı. O’da bizleri sistemin ağzıyla eleştirmekten: “Biz (yani I.TİP) demokratik yollardan Ankara’ya TBMM’ye gidecektik. Bunlar anarşist, terörist…İşimize ket vurdular!..” nitelemelerinden geri durmazdı. Eylül 1975 yılında cezaevinden çıkınca Öncü Kitabevi’ni bir hale-yola sokalım. Hem para kazanalım hem de yayın politikamızı gözden geçirip yeni bir düzen tutturalım diyorduk. Olmadı ve Sorun Yayınları Kolektifi’nin oluşturulması gündeme gelmişti. SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin Büyükelçileri, Kültür Ateşe’leri ile de tanışıyorduk. SSCB İstanbul Başkonsolosluğu’nda her yıl düzenlenen 7 Kasım Büyük Ekim Sosyalist Devrimi kabul törenlerine davet edilmiştik. Bu kutlamalarda kimler çağrılıydı? Niçin çağrılıydı? Bu davetlerde nasıl bir diplomasi yürütülmüştü? Türünden sorular kafamızı meşgul ediyordu. Sosyal Yayınları sahibi 1944 TKP kadrosu, 49’lardan Enver Aytekin, Rıfat Ilgaz, Ruhi Su gibi eski komünistler çağrılı değildi. Fakat A. Nesin bu türden törenlerin âdeta gülüydü! Kendi payıma bu durumu SSCB’nin ilgililerine ilettim: “Bizi çağırıyorsunuz, fakat bizden önceki kuşaktan, emeği geçen yoldaşlarımızı niçin çağırmıyorsunuz? Ama adı ajanlığa ve iyi saatlerde olsunlara çıkmış bir sürü kötü ünlü adamları çağırıyorsunuz. Neden? İlgili bu sorularımızı aynen şöyle cevaplamıştı: “Buraya sizleri/komünistleri çağırarak, sizlerin yasallığınıza ve meşruluğunuza katkı getirmeye çalışıyoruz. Devletin üstünüzdeki baskısını kırmaya çalışıyoruz. Buraya devletin önde gelen kadroları; başbakanlar, bakanlar, valiler, yüksek rütbeli askerler, polis şefleri, istihbaratçılar, iş adamlarının yanında azılı komünizm düşmanı kara gerici, ırkçı yazarları da çağırıyoruz. Hatta böylelerini komünistlerden önce SSCB’ye Halk Demokrasisi ülkelerine de davet ediyoruz. Ki, gelip görsünler, sosyalizm ve kuruculuk hakkında karaçalıcı yazılar yazmasınlar, gerçekleri yazsınlar diye böyle davranıyoruz. Çağrılı konuklarımız arasında iyi seçim yapamadıklarımız olmuştur. O eksikliğimizi en kısa sürede gidereceğiz…” Nitekim ilgililer bu eksikliklerini düzelttiler bir yıl sonraki kutlama törenlerine Enver Aytekin, Ruhi Su ve Rıfat Ilgaz ile birlikte gitmiştik. R. Ilgaz bu törenlerde ilgililere: “A. Nesin’i memleketinize çağırıyorsunuz. Ağırlıyorsunuz, kitaplarını yayınlıyorsunuz. Beni niçin çağırmıyorsunuz? Benim kitaplarımı niçin tercüme etmiyorsunuz” diye sitemlerde de bulunmuştu. Bizlerin de referans ve desteğini yanına alan R. Ilgaz SSCB’ye konuk olarak çağrıldı. Bu ziyaretindeki izlenimlerini bizlere aynen şöyle anlatmıştı: “Giderken, kimileri bana; ‘yanında naylon kadın iç çamaşırı ve çorap götür. Çok makbule geçer. Karı-kız tavlamada işe yarar!..’ demişti. Anam avradım olsun ki, içimden SSCB hakkında böyle diyen birini tokatlamak geçmişti. Fakat ne yazık ki, doğruymuş. Gece geç saatlerde kaldığımız otelin oda kapısı kadınlarca kimi niyetlerle sıkça çalınmaktaydı. Oteller perişan ve bakımsızdı. Lavabolarda sabun dahi yoktu. SSCB Yazarlar Birliği bizi büyük ve çok temiz bir lokantaya yemeğe davet etmişti. Gittik. Oturduk. İlgili garson gelip siparişlerimizi aldı. Fakat 45 dakika oldu yemeklerimiz, içkilerimiz gelmedi. Yazarlar Birliği başkanına dönüp; ‘Yahu bu ne biçim iştir, yetkini kullan, emir ver de midelerimiz kazınmadan ve de hiç olmazsa iki tek atalım.’ dedim. Bana ne dese beğenirsiniz? ‘Burası proletaryanın ülkesidir. Mutfaktaki yetkililer her şeyi hazırlıyor. Onlar nasıl isterse öyle davranırlar. Onlara kimse özel emirler veremez. Sabırlı ol!..’ Çaresiz sabrettik yemeklerimiz, içkilerimiz geldi. Çok mükellef bir sofra kuruldu.”

O bunları söylerken söze girip şunları söyledik: “Rıfat Abi, SSCB’yi Cağaloğlu’nun salaş, pis ve ‘beş dakikada Beşiktaş’ türünden işleyen, içkili-mezeli ve çok kalabalık lokantalarına mı benzettin? Adamlar doğru söylemiş. Sen buradaki düzeni orada da arayarak hata etmişsin.”

O SSCB’yi anlatmaya devam etti: “Yazarlar Birliği başkanına; ‘neden benim eserlerimi, özelliklede Hababam Sınıfı’nı Rusçaya tercüme etmiyorsunuz?” dedim ve ekledim: “A. Nesin’i, Ömer Seyfettin’i ve bir sürü ipe sapa gelmez yazarın eserlerini tercüme ediyorsunuz da benimkileri niçin göz ardı ediyorsunuz?” Bana ne dediler biliyor musunuz? “Burası SSCB. Sosyalist eğitimde bu türden cıvıklıklara yer yoktur. Türkiye’deki eğitim anlayışlarında hababam sınıfı gibi bizim değer vermediğimiz sululuklar olabilir, burada proletarya diktatörlüğü hükmünü sürdürüyor. Proletaryayı eğitmek ciddî bir meseledir. Genç kuşaklarımızı sizin memleketinizdeki gibi, laçka, sulu, cıvık, ayrıca hiçbir sanatsal ve estetik değeri olmayan saçmalıklarla çocuklarımızı zehirleyemeyiz. Bu yüzden de sizin eserlerinizin burada tercüme edilip basılma şansı asla yoktur. Buna izin de vermeyiz. A. Nesin ile Ömer Seyfettin eserlerini pek çok eleştirimize rağmen, ülkenizi ve insanınızı, üretim/mülkiyet, edebiyat, kültür vb. ilişkilerinizin ayrıntılı öğrenilmesini sağlıyor. Bu yüzden tercümelerini uygun buluyoruz. Yoksa edebî/sanatsal/estetiksel konumlarını tümüyle onayladığımız için değil.”

Onun sözünü burada keserek, görüşlerimizi söylemeyi ihmal etmedik: “Rıfat Abi, kızmak yok. Adamlar doğru söylemiş. Orada kimi eksikliklerine, hata ve yanlışlıklarına rağmen proletarya diktatörlüğü denemesi yapılıyor. Sen anlamamışsın. SSCB’yi de buradaki hababam sınıfı yerine koymuşsun. Onlara neden saldırıyorsun? Niçin anlamak istemiyorsun? Yarın bu memlekette sosyalist kuruculuk başlasın, burada da hababam sınıfına yer olmayacaktır.” O ise SSCB izlenimlerini anlatırken, karşı çıktığı görüşlerin tarafımızdan da onaylandığına çok sinirlenmiş ve kızmıştı…

Memleketimizin yetiştirdiği ilerici yazarlarımız arasında SSCB ile Halk Demokrasilerinden davet beklemeyen, bu yüzden de onlara sitem etmeyen, ayrıca eserlerinin tercümelerinden ötürü telif hakkı talep etmeyen tek yazarımız Orhan Kemal idi. A. Nesin, Yaşar Kemal gibi yazarlar ise, TC ile SSCB arasında bu türden bir kültürel anlaşma olmadığı için Avrupa ülkelerinden birer ev edinip, adreslerini oradan göstererek telif haklarının transferlerini sağlamaktaydılar.

R. Ilgaz, bütün tüberküloz hastaları gibi duyarlılıklarını misliyle ifade edenlerden idi. Onunla 1955 yılında (Temmuz-Ağustos aylarında) benim de iki ay süreyle kaldığım Validebağ Prevantoryumunda tanışmıştık. Kendisi bir süre buradaki Sanatoryum’da kalıyordu. Bizi Muzaffer Özkolçak tanıştırmıştı.

R. Ilgaz A. Nesin ile ilgili olan her olgu karşısında tavır alan ve âdeta onunla yarışan bir ruh hali içindeydi. A. Nesin ekonomik ve öteki açılardan kimi sorunlarını çözmüştü. R. Ilgaz ise bu konularda onunla aşık atacak durumda değildi. TÜYAP’ın Tepebaşında iken düzenlenen Kitap Fuarlarındaki imza günlerinde A. Nesin’in mi, kendisinin mi daha fazla okurun imza kuyruğunda oluşunu denetlerdi. Üzerlerinde adı, imza günü ve standı yazılı beyaz önlükler giydirilmiş kız çocuklarını fuarlarda koşturarak reklam yaptırmayı severdi. Bizlerin bu fuarlardaki imza günü düzenlemeyişimize ve kitap imzalamayışımıza kızar ve eleştirirdi. Bu türden burjuvaca reklamlara bizim ihtiyacımız yoktu. Sansasyon ve magazinleşme yöntemlerinden değil, ilke ve amaç birliğimizle ilerici okurun karşısına çıkmayı yeğlemekteydik. Fuarlarda düzenlediğimiz panel-söyleşi etkinliklerimizde nihai amacı bir ve aynı olan insanlarımızı asla birbirinden ayırmıyorduk. Onlarla temel noktalarda anlaşarak, ortak projelerimizi gerçekleştirmeyi doğru buluyorduk.

R. Ilgaz’ın özel yaşamı, işi ve üretimi ile sosyalizme bağlılığı arasında pek çok çelişki vardı. Bu çelişkilerde kimi zaman ekonomik sıkıntılar, kimi zaman sosyalist-komünist geçinenlerin bireycilikleri ve zaafları rol oynamaktaydı. Diğer yandan tüberküloz, halkımızın deyimiyle “ince hastalık” nedeniyle de bazı çelişkileri yenemiyordu. Genellikle “ince hastalık”a gönü ve kaburgası kalın olanlar yakalanmıyor, hassas, duygulu ve duyarlı insanlar yakalanıyordu. Tüberküloz bu türden insanlarda misliyle tezahür ediyordu. Hassas, daha hassas, duygulu, daha duygulu, duyarlılar ise daha bir duyarlı oluyordu. İşin içine birde ilericilik ve sorumluluklarını tartamayan bencil insanların “vukuatı”  girince onun çelişkileri daha da derinleşiyordu.

R. Ilgaz,  net olarak tarihini hatırlayamıyorum ama galiba 1969 yılında İzmit’e gelmişti. Yanında, o zamanlar oldukça yapılı bir bayan arkadaşını da getirmişti. Geliş nedenini ise şöyle sıralamaktaydı: “Sırrı, ömrümün büyük bir bölümünü Bab-ı Âli’nin çirkin mekânlarında geçirdim. Küçükburjuvazinin bitmez tükenmez terbiyesizliklerinden, ihanetlerinden bıktım, usandım. Çok yoruldum. İzmit’e proletaryanın yatağına dönüyorum. Beni de aranıza alın. Proletaryanın sıcaklığında erimek, temizlenmek ve arınmak istiyorum. Yanımda, beraberimdeki kadın benim yeni hayat arkadaşım olacaktır. Kendisine çok güveniyorum. Bana ve çalışmalarıma yeni bir coşku ve heyecan getirecektir. Daha önemli eserlere imzamı atacağım. Bizi proletaryanın kentinde sizler evlendireceksiniz. Nikâhımızı proleter devrimci arkadaşlar kıysın…” diyerek evliliklerine yardımcı olmamızı talep etmişti. Hemen de evlenmek istiyorlardı. Onları konuk ettik. Kitapla ilgili gençler, aydınlar ve işçiler R. Ilgaz’ın İzmit’e gelişini duyunca koşup gelmişlerdi. Oturup konuştuk. Onları dinledik. O günkü sınırlı bilgilerimizle de olsa “Bilim, politika, sanat, edebiyat, kültür, estetik ve etik bütünselliği” üstüne konuşup tartıştık. “Sol Cenahta” evlenmek isteyen, bu türden bir ilişkiye ihtiyaç duyan insanlarımız ve özelliklede genç arkadaşlarımız doğru tercihlerde bulunamıyordu. Bu yolda kurdukları ilişkileri genellikle kadınlar belirliyordu. Eğer ilerici insanlarımızın hayatını paylaşmaya aday kadınlarımız da kapitalist yabancılaşmanın esiri olmuşsa; üretim ve hayat dışı konformist bir yaşama tarzını seçmişse; mülkiyet, konformizm, para-pul, araba, yazlık, gezmek-tozmak, moda, giyim-kuşam vb. ilişkiler ağında eşini de bu türden bir hayata çekmeyi de becermişse; ilericilik adına her olay ve olguyu kirletmiş, birlikte yaşamayı dayanılmaz bir boyuta ve âdeta boğuma getirilmişse; o zaman “yandı keten helvası” demekten kendimizi alamıyorduk. Böylesine evliliklerin esiri olanların her şeyini artık “dişi kuş” belirliyordu. Kimsenin evlilik tercihine ne karışabiliyorduk ne önerilerde bulunabiliyorduk ne yardımcı olabiliyorduk ne de deneyimlerimizi aktarabiliyorduk. Kapitalist anarşinin elindeki ve bu konulardaki silahları bizimkilerden çok daha üstündü. Aslında kapitalizmin esir aldığı “dişi kuş” yuva falan da yapmıyordu. Böyleleri kurulan “yuva” dedikleri şeyi çok rahatlıkla yıkıyordu. Doğaya uyumlu hareket eden hayvanlar arasındaki ilişkide de “yuva” dedikleri şeyi “dişi kuş” değil erkek yapıyordu.

İzmit’te R. Ilgaz’ın eserlerini okuyan ve sevenler arasında avukat Nejat Küçükşengül’de vardı. Kendisi hâkimlikten ayrılmış, avukatlık yapıyordu. İnce ruhlu, temiz, dürüst ve sanatçıya saygılı biriydi. Para-pul ile de bir ilişkisi yoktu. Sosyalist geçinip de insanlarımızı kabaca sömürenlerden biri değildi. Sıkıyönetim mahkemelerinde kamu tanıklığı yapan solculardan da değildi. Devrimcilere, Komünistlere de son derece saygılı biriydi. R. Ilgaz ile müstakbel eşinin yıldırım nikâhıyla evlenmeleri için gereken hukuki girişimlerde bulundu. Fakat her ikisinin de nüfus kayıtlarının olduğu ilçelere gönderilen yıldırım telgraflarına olumlu cevaplar yerine bu evliliğe engel bilgiler gelmişti. Avukat Nejat bütün hukuki belagatini ortaya koymuştu. O dönemlerde halden anlayan, hukukun katı, sınıflı toplum sistemini koruyan kural ve çizgileri yerine, siyasî,  hukukî, kitabî, vicdanî ve cüzdanî ilişkilere önemsemeyen ilerici ve demokrat hâkimler de bulunmaktaydı (Şimdi öyle midir? Tekelci devlet kapitalizminin çıkarlarını koruyup-kollayan, mevcut hukukun gereğini yerine getiren, dürüst, ilkeli, bağımsızlığını koruyan “iddia, yargı, savunma” sacayağının -sistemin kurumlarının- hali pürmelalini bir hatırlayalım).

Evet, en sonunda Avukat Nejat’ın katkısıyla onların yıldırım nikâhıyla evlenmelerini sağlamış, kendilerine saadetler de dilemiştik. R. Ilgaz bu evliliğini doğru bir seçimle yapamamıştı. Pişmiş aşa da su katılmazdı. Fakat yine de ona: “Rıfat Abi, kızma ama bize öyle geliyor ki, kalemleriniz doğru çizilmemiş. Bu bayan sizin çileli hayatınızı paylaşacak birine benzemiyor.” demeyi de ihmal etmemiştik. O ise, çocuk gibi sevinçliydi. Aksini söyleyebiliyordu. Ona gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı çaresiz “yengemize” de* gösterdik. Göstermek durumundaydık.

Aradan epey bir zaman geçti. Bizim yolumuz âdet olduğu üzere askeri cezaevlerine, onların yolu yeniden Bab-ı Âli’ye düştü. “Yenge” hanım R. Ilgaz’dan ayrıldı. İlkesiz evlilikleri sona erdi ve yürümedi. Nedenlerini ayrıntılı bilmiyorduk. Kriminolojik bir araştırmaya girmek de bizim işimiz değildi. Bu evlilik Ilgaz ailesinin başına da çok büyük sıkıntılar açtı. “Yenge” hanım burjuva mülkiyet ilişkileri içinde R. Ilgaz’ın kitaplarından “hak” talep etti. Ilgaz ailesi çok büyük maddî-manevî sıkıntılar çekti. Ekonomik sıkıntılarını telafi edebilmek için de çok büyük zorluklarla karşılaştılar. “Yenge” hanım ise, kara gerici ve ırkçı basın-yayın faaliyetlerinde boy göstermeye başladı. Cemaat ilişkileri içinde başını da örttü, kılık kıyafetini de dinî inançlarına göre düzenlemeye başladı. “Hür Basın”da onu sahiplendi!..

R. Ilgaz’ı doğup büyüdüğü memleketine, hemşerilerine götüren nedenlerden biri de galiba buydu. Onu sığınmak istediği proletaryanın kentinde ne barındırabilmiştik ne de özlemiş olduğu arınma duygularını cevaplayabilmiştik. Cezaevlerinde “emanete alındığımız” için de ne cenazesine gidebilmiştik ne de yakınlarına-sevenlerine başsağlığı dileyebilmiştik.

“Babalar ve Oğullar” bahsi çok derin ve acılı bir konuydu. Kimi evlatlar ilerici aile kolektifi geleneklerinin temiz tutulmasını başaramıyordu. Kimileri babalarının şemsiyesi altında, ona sahiplenir pozunda kendisinin pazarlamasını yapıyordu. Daha doğrusu kendisini anlatıyordu. Kimi evlatlar da devrimci babasını satıyor; teori pratikleri sosyal pratikte reddedilen oportünist görüşleriyle ünlü eloğullarının yanındaki yerlerini almakta bir sakınca görmüyordu!.. Ayrıca, hayat ve mücadelenin asla doğrulamadığı idealizasyon ve mistifikasyonlarının yanındaki yerlerini alarak ilerici babalarının geleneklerine ihanet edebiliyorlardı. İlerici bir aile kolektifinin en hazin en dramatik ve en trajik olgusu böylesine içeriden ve arkadan vurulmaktı. R. Ilgaz’ın oğlu Aydın ise, iyi bir evlat, demokrat biri olarak ilerici babasının anısını olabildiğince, algılayabildiği kadarıyla -meşrebince- temiz tutmaya çalıştı. Çınar Yayınlarını oluşturarak babasının eserlerini kitaplaştırdı. R. Ilgaz’ı âdeta abideleştirdi. Gerçekleştirilen bazı TV programlarından özgün konulara değindi. Onun hakkında yeterince bilinmeyen önemli anılarını belgeledi. Bunlardan bizler de yararlanmış olduk. Fakat nesnel gerçeklik neydi? Sorusu daima cevapsız bırakılmıştı…

Yazımızın başında değindiğim ilkelerin uzantısında, Aydın Ilgaz’ın tecimsel ve siyasal tercihlerini bu yazıda konu edilmesini uygun bulmuyorum, sadece bir değinip geçtim. Kendisiyle her karşılaştığımızda zaten yüzüne karşı da söylemekteyim.

 

* Eşi Afet Hanım bir süre İzmit’te ortaokulda Türkçe öğretmenliği yaptı.

113
0
0
Yorum Yaz