Namık Kuyumcu ile 'Aşkın Rengi Siyahtır'ı konuştuk

23/4/2009 · Kategori: Söyleşi

Namık Kuyumcu ile 'Aşkın Rengi Siyahtır'ı konuştuk

'Kitap, aşkın ve itirazın buluştuğu yer'

Aşkın Rengi Siyahtır, şiiriyle tanıdığımız Namık Kuyumcu'nun denemelerini içeriyor. Şair duyarlılığıyla dünyaya bakışını derinleştiren Kuyumcu, denemeleriyle insana açılan bir başka kapıyı işaret etmeyi amaçlıyor. Kuyumcu'yla kitabını konuştuk.

Çiğdem KOÇ

-'Aşkın Rengi Siyahtır' kısa sürede üç baskı yaptı. Dördüncüye ulaştı sanırım. Birçok yerde ve çevrede bu kitap konuşuluyor. Gerçek şiir okuru seni zaten şiirlerinden bilen ve izini süren bir okur. Ama düzyazılarının yer aldığı son kitabın oldukça hızlı girdi daha evvel seninle yolları kesişmemiş okurların dünyasına. Özellikle de kadın okurların ilgisi gerçekten çok büyük oldu? Kadınları bu kadar etkileyen ne oldu sence?- Şair olarak, şiirin ve imge dünyasının derin duyarlılıklarında geziniyor olmam, yazıya, itiraza ve insana buradan bakabilmek olanağımı genişletmiştir. Şiirin çok derinleştiren ve rahatsız edecek kadar vahşi ve çekici açılımlarının olduğunu düşünüyorum. Sözün ve anlamın çok sıkı kurulduğu şiirler azdır. Ama o yüzden deli bir acıtıcılığı ve tekrarlanamaz farklılığı taşırlar. Düzyazıda bunu içermek ve anlamla buluşturmak zordur. Denemelerimde ne kadar başarabildim bunu bilmiyorum. Gösterilen ilgi, sadece kitabımın İsmi 'Aşkın Rengi Siyahtır' olduğu için değil sanıyorum.Erkek egemen dünyanın argümanlarıyla, çok rahat ve ikiyüzlü bir yaşam sürdürüyoruz. Biraz daha zeki ve entelektüel olanlarımız; durumlarını akılcılaştırıp, anlaşılır, 'haklı bir durum' fotoğrafı çıkartabiliyorlar. Hemcinslerimle bu ikiyüzlülüğü yaşarken; kendimi de içeren, yüzleşmek ve ipliğimizin pazara çıkmasını sağlamak sahiciliğindeyim en başta. İktidarlar zaten bütün anlamlarda erkek. İtaati zorunlu kılan tüm ilişki ve alışkanlık biçimlerine 'itiraz' edebilmeliyiz öncelikle. Aşk için, aşktan yana bir yeni durumdan söz edebilmek için; içi boşaltılmış bütün kavramları sorgulamak ve yeniden tanımlamak gerekiyor. 'Bilen abi', 'bilen abla' pozlarıyla ve köşe yazılarıyla da bu işler yapılmaz. Varoşta ve sınıfta kalırsınız! Okuyucuyu ve duyarlılığı bu kadar küçümsemeye kimsenin hakkı olamaz! Herkesi salak sayanların; önce kendisini sorgulaması gerekiyor. Bu tutum ve tavırları eleştiren yazılarım, sahiciydi ve kadınlar kendi itirazlarını buldular. Zaten Türkiye'de kitabı daha çok kadınlar okuyor. Erkekler okumuş gibi davranıyor! Burada da ikiyüzlülük var.- Kitabın ismi ve ismin içerdiği güçlü etki de çok önemli ve dikkat çekici elbette. Siyah karanlık bir renktir aslında. Kaçmanın, kaybolmanın, günahın rengi. Ama sen bugüne dek hiç yapılmamış bir şekilde aşkı siyahla betimliyorsun. Nasıl ve neden?- Siyah gizleyen olarak bilinse de çok dikkat çeken ve gizemin içinde gösteren bir renktir. İddialı bütün insanlar siyahı çok sever ve çok iyi taşırlar. Pandomimciler ve bazı oyuncular sahneye siyahla çıkarlar. Kitabımdaki 'siyah', bir renk tanımlamasından öte, bir durumun ve ilişkiler dinamiğinin gösterilmeye çalışılmasıdır. Bir aşk ilişkisi başlarken; kırmızı, pembe, beyaz, turuncu, sarıdır belki... Ama yaşanmaya başladıktan sonraki tek rengi siyahtır. Bu kötü anlamda değil; derinliğin, sürtünmenin, kaos'un ve değişimin diyalektiğidir ilişkiler tarihinde. Siyahı matem rengi olarak görmenin dışında, felsefi bir kavrayış algıyla yaklaşmak gerekir bu anlamda. Üstelik, herkesin beyaz olduğunu iddia ettiği yerde siyah olmak ve siyahta durmak iyidir... Bir aşka da en çok siyah rengi yakışır!

AŞK VAR MI?..

- Soru 'Aşk' var mı gerçekten diye soracaktım... Ya da aşk ne? Herkesin dilinde dolaşan içi boşaltılmış bir sözcük mü? Sevişmenin bir bahanesi mi aşk? Yoksa senin dediğin gibi aslında başkaldırının ve kendimizle hesaplaşmanın tek ve gerçek hali mi? Divan şiirinde yaşandığı gibi Tanrı'ya ulaşmanın yolu mu, bir kandırmaca, bir illüzyon mu?- Belki de bunların hepsi... Yaşayana ve algı biçimlerimize göre sıralamamız yer değiştirebilir. Aşkın ne olduğuna dair yapılan milyonlarca aforizmaya, bizim de ekleyeceğimiz çok şey olabilir. İnsanın karşısı tarafından (seven-sevilen) başka türlü ve delice fark edilmek halidir biraz. Sevilmek ve önemsenmek ölçülerinin kaçtığı, varlığımızı kamaştıran, içimizi burgaçlayan ve mutsuz olmak için gönüllü vurgun yemiş duygularımızın işbirlikçi, provakatif halleri... Av- avcı süreğindeyken beklenmedik bir atışın yerlerde süründürmesi... Tutku ve tutarsızlık tufanında duyguların ritmi bozuk dansı... İstemek ve elveda arasındaki gerilim... ipi kopmuş, kuyruklarında jiletler taşıyan tehlikeli uçurtma... Aşk hallerimiz...Bu kadar kıyamet koptuğuna göre 'aşk' olmalı artık değil mi? Sevişmek için aşkı bahane edenler vardır elbet... Aşkı bahane ederek sevişenlerin de olduğu gibi' Aşksız sevişen erkekler çoğunluktaysa, bunları yaşadıkları kadınların da matematik olarak azınlıkta olamayacağı bilinmeli. Burada da ikiyüzlülüğe gerek yok! Başka kadının olduğu her yerde, her zaman; başka erkeler de vardır. Kadınlar gizleyerek yaşamak zorundadırlar. Yoksa, ilişkilerin kıyameti erken kopacaktır! Herkes aşkı da beyninin, yüreğinin ve ruhunun yüz ölçümleri kadar yaşayacaktır. Ortak bir reçetesi yoktur ve olamaz.Sonuçta bir yanılsama ve bunu sahicileştirme hali, gerçek kılma çabası aşk! Yol yokuş ve yolcular da yorgunsa; heyecan ve beklentiler, kamaşmanın ömrü ve çilesi de değişecektir kuşkusuz! Bir de toplumsal algının ortalama karşılıklarına takılmışsa ilişki; farklı düşünenlerin ve yaşayanların vay haline!

BAŞKA TÜRLÜ BİR İTİRAZ

- Senin şiirinde hep aşk vardı zaten, ama daha evrensel, daha düşsel tabii ki daha da imgesel bir aşktı o. Son kitabında ise açık açık aşka dair yazdıkların, aşka dair biriktirdiklerin var. Şiir daha mı gizli anlatmayı seviyor yoksa aşkı?-Bağıran çağıran birçok aşk şiiri yok mu ortalarda? Ezbere ve yaygınlaşmaya da uygunsa; tamamdır... Kes, kopyala, yapıştır! Yurdum insanının algısına denk düşüyor estetik ve sanatsal ayarı düşük ürünler. Düşünmeyi ve sarsılarak gelişmeyi istemeyen cemaate ve itaatkârlara; iyi şiir ulaşmaz zaten. İyi bir yazı da. Yazan kadar, okuyucunun da çabası gerekir, iyi bir ürünün paylaşılması için. An'a sıkışmış, hız ve tüketim çılgınlığına bir itirazdır aşkla ilgili yüksek metinler ve yüksek şiirler! Ezber bozmaya ve başkaldırıya ihtiyacı var yazınımızın. 'Temiz aile çocukları' edasıyla ortalarda dolaşan ve birbirini tekrar eden kötü metinlere, yaşam reçetelerine; 'aşkın ve ateşin çocukları'ndan başka türlü bir itiraz yükselmeli!Kolaycılığa düşen sözü de, anlamı da sahibini de bağışlamamalı...-Kitabını 'aşkın ve itirazın delişmen çocuklarına' adamışsın... Sen de o çocuklardan birisin biliyoruz. Ve kitapta aşk ve itiraz hep yan yana duruyor... Anlatır mısın biraz o çocukları ve aşkı bu kadar itiraza dair kılan duyguyu...-Fark etmek ve edilmek halimiz aşka dahildir. Görmek, bilmek ve kavramak da itiraza dahil. Her türlü eşitsizliğe ve egemenlik ilişkilerine karşı bir itirazdır aşk! Farkında olmasak bile! Farklılıklara, ötekileştirme ve yabancılaştırma çabalarına, dışardan bakmak hallerimize bir itirazdır aşki duygularımız! Piyasadaki 'seviyeli ilişkiler' sahtekârlığını bir yana bırakırsak; aşk, bencil yanlarımıza da bir itirazdır öncelikle. Paylaşmak için, rahatımızın kaçmasına, huzurumuzun bozulmasına, saçmalıklar üreten ruhumuza ve aklımızın uçmasına izin vermek şaşkınlığını taşır aşki hallerimiz! İçimizi kamaştıran, ruhumuzu burgaçlayan, düzenimizi bozan tuhaf bir çekiciliği vardır, delişmen duygularımızın. Tümüyle itirazla buluşur. Önceki, yaşanmış, eskimiş, yıpranmış, aşılmış olan ne varsa, hepsine itirazı da içerir. Yeni bir anlam arayışı, toptanlaştırılmış aidiyete bireysel bir itirazdır aşkıya duygular... İhtilal gibi. Aşk da en çok itirazın delişmen çocuklarına ve bunlara sahip çıkanlara yakışır...

GİZLİ AVCI...

-'Kadın isterse aşk olur' diyorsun ya, çağların biriktirdiği bir eril dayatmadan geçerken ruhunu binlerce kapandan çekiştirmeye çalışan kadın sende ve senin yazılarında nasıl bu kadar güçlü durabiliyor? Ya da şöyle mi sormalı, bu kadar örselenen kadın, aşka erkekten daha çok sahip ve etken özne olmayı nasıl becerebilir sence? -Erkek egemen dünyada, kadın kendi zekâsını ve derin duyarlılığını geliştirerek, korunmasını da içeren, 'özel gerçekleştirme alanı' yaratmış durumda. Kendini geliştirmiş kentli kadın her zaman seçendir. Ya da seçebilecek pek çok aday adayıyla yaşar her zaman. Erkeklerin şişmiş egosu bunu kabul etmek istemez. Burada kadın adına avantajlı bir gerçeklik durumu vardır. Erkek aday çok fazladır her zaman. Kadın, istediği birisini seçer; sevgili, hayat arkadaşı, eş ya da çocuklarının babası yapar. Aslında bu anlamda avcı bilinen erkek, avdır. Kadın da gizli bir avcı! İlişkiler tarihine serince bakabilecek bir yer bulunduğunda, bu gerçekle yüzleşmemiz çok kolaydır. Cesaret ister! Yüzleşmek, bir aşk ilişkisinde tümüyle farkını üreten ve geride kalan tortuların üstüne yeni şeyler inşa edilebilecek sahici bir olanak yaratacaktır! Daha çok erkekler kaçar bu yüzleşmekten. Çünkü kendilerini avcı sanmaktadırlar ve daha başka zevkli avlar sonsuza dek onları bekliyorlardır!! Tragedya burada yazılmaya başlar... Sonrası malum... Geleneksel erkek tutum ve tavırları kadını acıtarak geliştirmiş ve erkekler bu anlamda kendi canavarını yaratmışlardır!-Adı aşk olunca söylemin, hemen akla aldatmak geliyor... 'Âşık oldum aldatmış sayılmam ki' de diyorsun mesela' Aşk var mı sorusundan çok, aldatmak diye bir şey var mı diye sormak daha doğru galiba. Ne dersin?- Özel mülkiyet kavramı sadece araba ve ev sahibi olmak ilişkisiyle sınırlı kalmamış; duygu, düşünce ve düş dünyamızı da tümüyle baskı altına almıştır. Gönüllü bir aşk ilişkisinde, hiçbir eşitsizliğin ve dayatmanın, zorun borusu ötmez! Ne ki gelecek korkusu ve garanticilik gibi iflah olmaz taklacı duygular, aşk sosuyla bulanıp, delice bir arzunun göz kamaştıran oyunlarıyla, karşımızdaki kurbanı şaşırtmaya hazırdır yine de! Adını aşk koyarlar, kim karışabilir ki? Ne ki açmaz buradadır: İkiyüzlü, çıkarcı, eşitsiz, özgür olmayan, sömürücü, samimiyetsiz, gizli bir hesap varsa; 'aldatmak' kavramı içeriğini ve gerçekleştirme hallerini 'iktidar' kavramından emanet alarak, kapıdadır! Özel mülk etme çabasının kaçınılmaz durağıdır aldatmak! Gönüllü ve eşit ilişkilerde bu tür adlandırmaların hükmü yoktur! 'Aldatmak', 'iktidar' talebiyle varlaşır ve yaşar. Bu talebin olmadığı yerde geçerliliği yoktur! İkiyüzlü olanlar daha çok düşünsün ve gözleriyle aynada daha çok karşılaşsınlar bence! Başka birisine âşık olmuşsan, gitme zamanın gelmiştir ya da yokluyordur zaten. İçimizi giymeyi becerebilmeliyiz burada. Bedelleri çok ağır da olsa...-Yazılarında aşk ve gitmek duygusu kimi zaman yan yana...Gitmek de aşık olmanın hali der gibisin... Hatta 'Ayrılık da sevdaya dahil' dizesiyle de anmışsın Attilâ İlhan'ı... Gerçekten de aşk devam ederken gidebilir mi insan?- Bir aşk ilişkisi, kendisini en çok ayrılıkta temize çeker. Ne kadar derin ve anlamlı olup olmadığını oradan görebiliriz aslında. Gitmek için, aşkın ruhunun kirlenmesi ve içinin tümüyle boşalması gerekmez. Dokunuşun, inkâr edilerek şiddete dönüşmesi tuhaftır. Toprağın yağmurla ve iğde kokusuyla buluşmasını unutularak, çamura da yakın durulmamalıdır. Gitmek için, başka birisinin olması da gerekmez. Bence, bir şair de en büyük aşk şiirini, aşk bittiğinde yazar ya da yazma şansı vardır. Geride kalan ne varsa, aşk o kadardır aslında. Arzu ve şehvet arasında şahlanan yanımızı, şefkat, aidiyet ve alışkanlık kodlarımızı bir yana koyarsak; aşk, giderken, gidişin diliyle, derinliğiyle ve ruhuyla ilgili, bir başka ihtilaldir aşk için içimizde! Hikâyemizi orada anlamlandırırız... Varsa, farkımızı da... Sürüden ayrılarak, kendimiz için, hemen, şimdi demeliyiz! Kendimize, yüreğimize, ruhumuza ve düşlerimize; en büyük borcumuzu, buralardan ödemeye başlarız belki... Aşkın Rengi Siyahtır/ Namık Kuyumcu/ İlya Yayınevi/ 240 s.

Cumhuriyet Kitap, 16.04.2009; Sayı: 1000

Tuğrul Keskin'le 'Kanda'har'ı konuştuk

 

'Şiirimin asli damarı hayattır'

2 Temmuz 1993'de Sıvas Madımak Oteli'nde yakılarak katledilen Şair Behçet Aysan ve 33 aydın anısına TTB tarafından verilen 'Behçet Aysan Şiir Ödülü'nün 14.sü Tuğrul Keskin'in 'Kanda'har' adlı dosyasına verildi. Kanda'har'ı ve Tuğrul Keskin'in şiire yolculuğunu konuştuk.

İsmail Mert BAŞAT

-Tuğrul Keskin, Zifir ile Yunus Nadi Ödülü (2004) gibi önemli bir ödülü aldıktan sonra, Kanda'har kitabındaki şiirlerin için, bizlerde özel bir yeri olan Behçet Aysan Ödülü sana sunuldu. Kutluyorum. Geriye dönüp baktığımda, Kafkas'ların masal ve destanlarıyla büyüdüğünü; gençlik yıllarının 1965-70'lerde şiir yazmaya başlayanlarla olduğu kadar, II. Yeni'nin önemli isimleriyle ve sonrasında 78-80'lerden bu yana şiir yazanlarla da iç içe geçtiğini biliyorum. Şiiri ise metropol labirentlerinde kaybolma duygusuna kapıldığında da, ticaret ile uğraşmak zorunda kaldığında da hiç bırakmadın. Sanki hep şiir soludun da bu soluk seni ayakta tuttu; kendi özgün sesine ve şiir tutumuna taşıdı. Yine de, şiirini yasladığın geniş toplamda seni besleyen ana damarları sen bize açıklar mısın?- Ne güzel tesbit etmişsin şiirimin soluk alıp verdiği mecraları. Hiç şüphe yok ki hayatın kendisidir şiirimin asli damarları. Kanımca, bir şair, neyi yaşarsa derinliğine, onu yazabilir ancak. Senin de yukarıda tespit ettiğin gibi, çocukluğum büyük destanların yaşanıp, yazıldığı bir coğrafyada geçti. Iğdır'da. Hani haritada Ermenistan içlerine doğru uzanan küçücük bir aralık vardır ya orada. Adı da Aralık zaten, doğduğum kasabanın. İlkokul çağlarımda babamın kıraathanesine ozanlar gelirdi, büyük halk ozanları. İlk onlardan dinledim sanıyorum Yusuf ile Züleyha'nın hikâyesini. Bu hikâye mesela, bende öylesine yer etmiş ki, çok yıllar sonra 'Yusuf ile Züleyha' adlı bir şiir yazdım, 'İpekler Çoğaltmaya' adlı kitabımda olmalı. Aslı ile Kerem'in yakan hikâyesini daha küçücük yaşlarımda ezbere bilirdim. Hazreti Ali'nin Cenklerini, Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'unu, Zaloğlu Rüstem Destanı'nı, Dede Korkut'un Deli Dumrul hikâyelerini' Daha sonraki yıllarda benim de yazarak genişlettiğim eşsiz Azeri halk önderi Babek'in hayatını, savaşlarını, insanın içini burkan büyük mücadelesini ve daha pek çok destan ve hikâyeyi bilirdim o yaşlarda. Bu hayatları bilmek büyük düşler kurdurur çocuklara, bilirsin. Hep o kurduğum düşlerin peşinden yürüyerek bugüne geldim... Biraz da bu düşler sanırım şiirimin kaynağı. Çünkü o destansı insanları ve hayatlarını hiç unutmadım. İzmir'e göç edişimizle birlikte büyük şehrin insanı ve seksen öncesi hayatlarımızın 'melankolik illegalitesi' ve sonra uzayıp giden gurbet yolları, hapis damları, içimde nefes nefese soluyan hayat, yani her şeydir yazdığım şiirin 'Kanda'har'a da uzanan damarları.

UFKUMUZUN AÇILMASI...

- Biliyorsun 1980'lerin depolitizasyon politikaları koşutunda, şiirde de politik tutumun süpürüldüğü, 'tarafsız', 'steril' bir şiirin savunulduğu derin görüşler piyasaya sürüldü. Diğer yandan günümüze doğru, başkaca akışların somuta, madde akımına, parçalı hama, görsele, deneysele, vb. doğru yönelişleri ortaya çıktı. Bir dizi, farklılaşma-markalaşma amaçlı çıkış denemeciklerini saymıyorum hiç. Sen ise şiirlerinde politik bir tutumun ve politik bir şiir dilinin sahibisin. Bu çerçevede, demin sözünü ettiğim arayış ve akışlara dönük değerlendirmelerini bizlerle paylaşmanı isterim. Ola ki şiir ufkumuza dair kaygıların varsa, ufkumuzun açılması hangi devinimler içinde olanaklı görünüyor?- Şiirimizdeki her tür arayışa sıcak baktığımı söylemeliyim öncelikle. Arayışlar, yeni akılları, yeni biçimleri, yeni sesleri getirir ve şiirde yeni olan ne varsa arayışların sonucudur kuşkusuz. 'Putları yıkmak' için yola çıkmazsanız, aynı putun önünde eğilirsiniz binlerce yıl. Putları yıkmanın yolu arayışlardır. Ancak, her 'Put'u kırıp attıktan sonra onun yerine yeni ve mükemmel bir 'Put' ikame edemiyorsunuz tabii. Yeni denilen şey 'ben yaptım oldu'yla olmuyor elbette. Kırdığınız o 'Put'un içindeki cevahiri korumanız gerekiyor. Fakat bizde nedense bu 'Put'ları yıkma meselesi her şeyin inkârı gibi anlaşılıyor. Böyle olunca da, yaptığını sandığın 'Yeni şeyin' bir yanı güdük kalıyor. 1980 sonrasından günümüze uzanan arayışların büyük kısmı da böyle. Kendinden öncekini anlamak ve anladığın yerden yeni bir şey yapmak yerine, 'inkâr'ı üstünden oluşturunca düşüncelerini, şiirden politik tutumu bir bütün olarak sürmek, şiirin ifade ettiği 'anlamları' 'anlamsız' bulmak gibi, şiiri, hayatın dışına, ölü alanlara taşıma eylemleri gelişiyor. Gelişti de. Hiç şüphe yok ki, şiirin yapı taşı sezgidir. Ve sezgi de 'anlam' ifade ettiği sürece önemli ve kalıcıdır. Sezgi 'anlam' ifade etmezse, bir meczubun hezeyanından başka bir şey olmaz. İnanıyorum ki, 'öteki'nin acısını anlayıp yazmak, toplumsal düzlemde şiiri yeniden vazgeçilmez kılacaktır. Kişisel sayrılıklardan kurtarılmalıdır şiir. Şuracıktan, komşudan şorul şorul kan giderken, o akan kanın kokusuyla başı dönmeli, midesi bulanmalıdır şiirin. Değilse, o kan her şeyin hesabını önce şairden sorar. Neden şairden sorar, biliyor musun? Çünkü şair, binlerce yıllık duyarlıkları, acıları anlamak zorundadır da ondan. Çünkü şiir, toplumların ileriye bırakabilecekleri nefeslerinin, vicdanlarını ifade biçimidir de ondan. Ben bundan korkuyorum işte, o hesap gününden. Bunun için birlikte, aynı toplumu oluşturduğum insanları anlamaya, onların acılarında derinleşip, söylemeye çalışıyorum. 'Kanda'har'daki 'Çağıldayan' adlı şiirimde. 'Ah'ım, sonsuz acılar içindeki şiirim/Söyleyen ağzı ol, solgun bu halkın.'dizeleri belki bundandır.- Kanda'har kendi şiir gelişiminde coğrafyanı genişletip-rahatlattığın bir çalışma. Diyelim, Tacir ve Cinayet'teki şiirler, daha çok 'kent' üzerine odaklanmıştı. Yine, Zift kitabındaki şiirlerin 'ülke' üzerine kapandığını söyleyebilirim. Yani bir eksen değiştirme değil, yayılma ve zenginleşmeden söz ediyorum. Dikkatimi çeken ikinci şey, duygulanımları duyarlılığa, yara işaretlemeyi 'yaraya seslenmeye' dönüştürmüş olman. Bu çalışmanda buyruk kipleri yok ve duygu-düşünce diyalektiği oldukça güçlü. İmge örgüsünü ve belleksel göndermeleri duygu-düşünce alanlarının gerilimli birliğinde kurman, şiirinin zaten katmanlı olan yapısını daha da çoğaltmış. Bence, Rimbaud'nun sözcükleri ile 'öfkeyi örgütleme'nin ve okurda kalıcı sorular uyandırmanın gizi, estetiğin içinden çözülmüş. Bu değerlendirmelerimin eksik ve fazlası varsa itirazlarını ve yine var ise, şiirinde daha öteye taşımak istediğin şeylere dair düşüncelerini paylaşır mısın?

YALINLIĞA ULAŞMAK

- Onlarca yıl şiir yazmış bir insan, derinleştirerek genişletebilirse şiirinin alanlarını, belki o zaman bir parça kalıcı kılma şansı olabilir şiirinin, diye düşünüyorum. Bu derinleşmeden, karmaşıklaşmayı anlamıyorum, asla. Çünkü derinleşmek ancak, bir yalınlığa ulaşmakla mümkün olabilir. Otuz yıllık şiir serüvenimden ve binlerce yıllık şiir geleneğimizden bunu öğrendim. Çünkü sezgi, karmaşadan kurtulmuş, billurlaşmış bir ortamda açığa çıkıyor, tıpkı cevahir gibi. Şiir de sözün ve sezginin ve 'bazen de' aklın, en yoğun billur halidir diye düşünüyorum. Kısacası gittikçe, yalınlaşarak derinleşen bir şiirin peşindeyim, onu arıyorum. Birtakım eski şiirlerimde bunun ipucu vardı. Zifir'de oldukça yaklaştım bu şiire. Kanda'har, biraz daha yakınlaştırdı. Önümüzdeki zaman bakalım neler gösterecek. Ancak o şiirin yakınımda bir yerlerde olduğunu hissediyorum, biliyorum, arıyorum...- Kanda'har'ın ana teması bende, tek düşürülmüş'lük ve çokluk olarak beliriyor. Kitabın tek düşürülmüşlük konusunda, Kandahar'daki, Kerbela'daki, Gazze'deki, ya da dünyanın puslandırılmış herhangi bir köşesindeki bedensel parçalanmanın yanı sıra; kültürün, tarihin ve zihinselliğimizin de parçalanırken hep birlikte imha edilmekte bulunuşumuzu işaretliyor. Ama sözünü, insandaki ve toplumlardaki yıkımların kaynağında yatan kapital yayılmacılığında tüketmiyor. Hepimizi, düzene uyumun izin verdiği küçük ve uçucu itirazların ve itaatin bakışlarında yerleşmiş kayıtsızlığın üzerinden yakalıyor ve çıplak bırakıyor: Hepimiz sorumluyuz. Kapılarını çal, bütün şehrin kapılarını diyen şairi de bu sorumluluğa katarak. Şiirinde, Neden ağlıyorsun? Ağlayacağına / elini uzat bana diyen Ahmatova'nın sesini duyuyorum; ama aynı zamanda vurduğun kamçıyı ve sancısını da. Ne dersin, Berger'in 'şiirin saati' dediği, tam da bu saat mi? Oysa şuara şiire ayrı bedenler, ayrı gömlekler biçmek ile bu kadar meşgulken?

ÜRKÜTÜCÜ SESSİZLİK

- Şiirin saati, Kerbela'da bisikletinden vurularak düşürülen çocuğun gözündeki yaşın çoğaldığı zamandadır. Ata'm Nesimi'den günümüze kadar şiir, her zaman, o gözyaşının suladığı yerde büyüdü. Şimdinin kimi şiir yazıcılarının şiiri bir anlam ifade etmiyorsa, o gözyaşının aktığı yerde olmadığındandır belki de. Filistinli o şair, Mahmut Derviş çok büyükse bugün, şiirini o gözyaşı tarlasında tuttuğu içindir. Şiir için hangi gömlekler biçilirse biçilsin, şiir; insanın acısını, çağının acısını anladığı ölçüde büyür ve kalır. Dünyada yaşanan acılardan, kederden ve kandan elbette hepimiz sorumluyuz. Acı kapıları çalmaya başlayınca, su içtiğimiz ırmaklardan irin akınca, gökten misket bombası kapılara yağınca, bu kapı hepimizin kapısıdır kaçınılmaz olarak. Ve fakat birtakım safdiller bunun yalnızca Irak halkına, yalnızca Afgan halkına yöneldiğini sanıyorlar. Oysa kapitalist vandalizmin şiddeti bütün bir yeryüzünedir. Yeryüzüne böylesine vahşice yönelmiş şiddet, şiiri sarsıcı bir biçimde ilgilendirmezse, şiirin geleceği elbette karanlık olur. Bu biraz da vicdandır. Eğer vicdan insanlık burcundan düşmüşse burada 'yara fitil tutmaz'. Amerika'nın coğrafyamızdaki birtakım bölgeleri işgalinden sonra genel olarak şiire bakın, ürkütücü bir sessizlik göreceksiniz. Bu işgallere gerektiği sertlikte yanıt vermeyen şiirin kaleleri düştü. Çünkü 'vicdan' insanlık burcundan düştü. Yaralı bir hayvan gibi sokaklarda soluyan şiiri 'vicdan' yatağına çağırırdı ve şiir o sese kulak verirdi. Şimdi 'vicdanın' kendisi yaralı bir hayvan gibi solumakta. Şiire hayat dışı gömlekler biçenler bunu anlamalıdır. Şunu da anlamalıdır. Şiir gündelik hayatın dışında değildir. Hayattan öğrendikleriyle, hayatı yeniden dönüştüren insandır şair. Bu basit bilgi yakın zamanlarda unutuldu ne yazık ki. Korkuyorum bu gittikçe sislenen günler içinde kaybolup gidecek 'insan' ve 'şiir.' - Kanda'har'da 'tek'in önüne diktiğin 'çokluk' konusuna geçmek istiyorum. Görüntümüz / değmese de birbirine / değer / ateşimizdeki duman... dizelerinde olduğu gibi pek çok yerde, bu küresel kâbusun içinde kalan herkesin aynı kadere maruz bulunduğunu algılatıyorsun okura ve omuzdaşlık, birliktelik talebi uyandırıyorsun. Çokluk'un omurgasız bir birlikteliği mi bu? Başkaca dizelerin de bu sorunun peşinde mi?Evrenin de üstünde bir kalp, gürül gürül işliyor sen işliyorsun, duyuyorum her gece sokaklarıterinin amber kokusu sarıp sarmalamış dünyayıdizelerindeki gümbürtü, hâlâ akıp duran bir ırmağın çağıltılarını arar gibi mi? Çokluğa nitelik veren ve birliğin gücünü ona iade eden, teloscu bir talepkârlığın uğultusu mu bu,göğün altındayız birlikte, unutma!Göğün altında ve birlikte, unutma! , dizelerinin eşliğinde? Ve Nesimi'nin soluğunu beynimize ve bedenimize katarak:Yerü gökü düzen menem, geri dönüp bozan menem.Ey Tuğrul Keskin, yolda kan, dört yan tufan; bu girdaptan nasıl çıkacağız? Kanda'ki har'ın gücüyle, kulaç atmayı inatla, dirençle sürdürdükçe mi bulacağız yanıtları?- Hiç şüphe yok ki, insan başlangıçtaki ütopyasına ihanet ettiği için tek düşürüldü ve artık güç karşısında çaresiz. Neydi insanı diri tutan şey, birliktelik. O birliktelik, tarihin her döneminde, Babek'ilerden, Karmati'lerden, Marksist Bolşeviklere kadar insanın, insanca yaşama yürüyüşünün yaratıcı imgesi olmuştu. Ne yazık ki insan, tekleşmenin karanlığına öylesine hızla çekildi ki, şimdi hiç kimse tek başına yolunu bulamıyor. Son iki yüz yıla yakın bir zamanda dünyamızdan geçmiş bunca kan dökücüden bizlere, üzülerek söylüyorum ki bizlerden de çocuklarımıza kanlar içinde bir dünya kalacak. Bunu ne Amerika'nın yeni Obama'sı düzeltebilir, ne de Tanrı. Kapitalist vandallar yeryüzünü kendi pisliklerini bırakıp gidecekleri bir ağıl gibi görmekten kurtulmadıkça ve insan, karanlık bir girdapta olduğunu kendisine itiraf etmedikçe bu zor görünüyor. İşte şairler, en azından bir 'şaman' gibi bu 'karanlık girdaptan' çıkışta bir ışık gibi taşıyabilirler şiirlerini. Yol gösterici olabilirler. Şiir tarihimiz bu büyük şairlerle doludur. Ben işte bunu söylüyorum; Türkçe ilk şiiri yazdığı varsayılan Aprın Çurtingin'den, yakın geçmişimize kadar bu ulu şairlerimizi anlayıp dönüştürdükçe, insan da, şiir de, başladığı bu uzun yolculuğu kendisine yakışır bir biçimde tamamlıyacaktır. Yani akıp giden zamanın, yani Kandahar'da, orda, burda akan kanın farkında olacağız. En önemlisi bu kanımca, farkındalık. Farkında olan insan yol arar ve bulur. Bu da hiç şüphe yok ki, birlikte, omuz umuza, kardeşçe bir arada durmanın tarihsel, onurlu yoludur. Kanda'har/ Tuğrul Keskin/ Everest Yayınları/ 100 s

Cumhuriyet Kitap, Sayı: 1001

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »