Geleceğin Medyası; Bloglar...

10/5/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

Geleceğin medyası; bloglar...

Bloglar internette kişisel ifadenin en kolay ve hızlı yolları arasında. Henüz çok kısa bir tarihleri olmasına karşın, hızla kendi iletişim mecralarını yaratıyorlar. İlerde de hantal medya kanallarının tekelini kıracağa benziyorlar. Şimdiden pek çok kurum ve marka blogcuların yazdıklarına göre tavır belirliyor...

SİNEM DÖNMEZ

İnternet yeni dönemde kendi fikirlerini üreten ve kamuoyuyla paylaşabilen bir halkın yeni mecrası olmaya doğru ilerliyor. Kişisel bloglarında “ben buradayım” diyebilen blog yazarları, istedikleri konuda düşüncelerini ifade ederken, deneyim ve eleştirilerini de aktararak seslerini duyuruyor. Kendi yazarlarını yaratan, yeni ve yaratıcı fikirlerin yer aldığı bloglar pek çok kurum tarafından özellikle dikkate alınıyor. Hatta artık blog yazarlarına ödül bile veriliyor. Geçen hafta ikinci kez düzenlenen Blog Ödülleri 2009, 14 dalda verdiği ödülle, blog yazarlarının sadece kendileri için yazmadıklarını kanıtladı.

Ödül töreni öncesinde düzenlenen 2009 Blog Konferansı’nda en çok konuşulan konu, internet kullanıcılarının neden blog yazmaya yöneldikleri, sosyal medya ve blogların iletişim dünyasına katkılarıydı. Örneğin Microsoft’un etkinliklerine basın mensuplarıyla birlikte blog yazarlarını da çağırması blogların gittiği yeri de işaret ediyor aslında. Blog yazmak genel olarak halk arasında sanal ortamda günlük tutmak olarak algılansa da, artık internet kendi yazarlarını ve kendi iletişimcilerini yaratıyor. Son zamanlarda kendini ifade etme yöntemlerinin başında gelen internet, özellikle interaktif olması ve halkın katılımını sağlamasıyla, güçlü bir kitle iletişim aracına kavuştuğumuzun göstergesi. Biz de blog ödüllerini organize eden ekipten Burcu Şensoy ve katılımcılara yazdıkları blogları sorduk.

Şensoy, yurtdışında yükselen bir çizgide seyreden blogların Türkiye’deki gelişiminin de aynı paralellikte seyrettiğini görünce ödül töreni düzenleme fikrinin ortaya çıktığını söylüyor. Kendisinin de uzun yıllardan bu yana blog yazdığını vurgularken, “Bloglar, güçlü içerik üretimlerinin yanı sıra, diyaloğa dayalı yapılarıyla da tek yönlü iletişim devrini kapattılar. Bu yeni mecranın desteklenmesi, gelişebilmesi ve daha fazla insana ulaşabilmesi için neler yapılabileceğini düşünürken aklımıza Blog Ödülleri fikri geldi. Blog Ödülleri’nin yurtdışında benzerleri bulunuyor, ancak Türkçe içerikle o platformlarda yer almamız ve kendimizi göstermemiz mümkün değildi. İşte biraz da bu noktadan yola çıkarak geçen yıl, tamamen Türk blog küresine yönelik bir organizasyon düzenlemeye karar verdik” diye anlatıyor.

2009 Blog Ödülleri’ne toplam 1436 blog başvurmuş. İlk elemenin ardından 1176 blog 14 farklı kategoride yarışmaya hak kazanmış. Oysa geçen yıl yarışmaya topu topu 471 blog yazarı katılmış. Blog yazarlığının gelişmesinin artık tek yönlü iletişimin bir fayda sağlamamasından kaynaklanan doğal bir süreç olduğunu anlatan Şensoy, ödüllerin bu süreci güçlendirmek için bir destek mekanizması olarak da değerlendirilebileceğini söylüyor. Amaçlarının blogların güçlenmesi, seslerini daha geniş kitlelere duyurması ve her şeyden önemlisi genç blog yazarlarının uzun süredir bu işle uğraşan tecrübeli blog yazarları önderliğinde teşvik edilerek güçlü ve istikrarlı kalemler haline gelmeleri olduğunu anlatıyor.

Blogların, içinde bulunduğumuz karşılıklı iletişimin ve diyaloğun son derece önem kazandığı çağa da uygun bir platform yarattığını söylüyor Şensoy. Basın toplantılarına blog yazarlarının davet edilmesini de, blog yazarlarının tarafsız bir bakış açısıyla yazabilmelerine ve internetin inanılmaz hızdaki aktarım gücüne bağlıyor. Şensoy, kullanıcı geri bildirimleri doğrultusunda gelişen marka anlayışının günümüzdeki önemine dikkat çekerken, markaların tüketicileri ile bire bir iletişime geçebilecekleri, diğer bir deyişle “konuşabilecekleri” bir platform arayışında ve ihtiyacında olduğunu vurguluyor: “Kullanıcı deneyiminin paylaşılması, yorumlanması ve bu doğrultuda elde edilen geri bildirimler herhangi bir ilandan çok daha anlamlı ve çok daha değerli. Blogların önemi de işte bu noktada netleşiyor. Kişisel görüş ve deneyimlerin paylaşılması özellikle ürün ve hizmet bazında değerli olduğu için blogların önümüzdeki yıllarda hem önemli bir kaynak hem de ciddi bir tanıtım mecrası olarak hayatımıza daha da entegre olacağını düşünüyorum.”

Blog Ödülleri katılımcılarından Davut Tokcan, 2007’den beri kanser hastalığıyla ilgili bir blog yazıyor. İki kez kansere yakalanan Tokcan, son olarak “her şeye rağmen yalnız değiller” bloguyla kanser hastalarına ulaşmayı, onları evlerinde ziyaret etmeyi amaçlıyor. Burak Dönertaş, “Bloglar tam anlamıyla geleceğin haber alma mecrası olmayacaklar ama önemli ve destekleyici bir konumda olacaklar” diyor. Burak Bayburtlu, blogların geleceğin olduğu kadar günümüzün de haber alma kaynağı olduğunu düşünüyor. Özellikle teknoloji, spor ve kültür-sanat alanındaki gelişmeleri bloglardan da takip edebilmenin mümkün olduğunu söylerken, yakın gelecekte kitleleri ilgilendiren haberlerin de bloglara taşınmasının en önemli gelişme olacağını söylüyor.

Cumhuriyet Dergi 10.05.2009

Adına düzenlenen öykü yarışması uluslararası olacak

Ilgaz 98 yaşında

MİNE ÖZGÜR

KASTAMONU - Rıfat Ilgaz, doğumunun 98. yıldönümünde Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezinde anıldı.

Bahçeşehir Koleji ev sahipliğinde ve Çınar Yayınları ile Kastamonu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün desteğiyle yapılan etkinlikte Rıfat Ilgaz Öykü Yarışmasında dereceye giren öğrencilere ödülleri verildi. Feyza Hepçilingirler, Nilay Yılmaz, Ali Kırkar, Nilgün Ilgaz ve Ayşegül Şenin jüri üyesi oldukları yarışmada birinciliğe Ezgi Terzioğlu layık görülürken Erkin Kahraman ikinci, Yaren Aslan ise üçüncü oldu. Selenay Artemel ise mansiyon ödülü aldı.

“Türkçemize sahip çıkalımkonulu bir konuşma yapan Mavisel Yener, dilin önemine değindi. Yener, Kim efendi olmak istiyorsa önce dilini dayatır. 8-10 yaş için hazırlanan çocuk kitaplarında Türkçe olmayan sözcüklere yer veriliyordedi.

Rıfat Ilgaz Öykü Yarışması, 2010’da Türkiye genelinde, 2011’de doğumunun 100. yılı nedeniyle uluslararası olacak.

Cumhuriyet 10.05.2009

Oğlumun adını Yılmaz koymak hataymış...

ŞİRİN GÜVEN

Yalnız başına bir erkek çocuk yetiştirmenin zorluğunu anlatıyor Fatoş Güney, hem de yabancı bir ülkede, farklı bir kültürde... Güney’in bugün en büyük pişmanlıklarından biri de oğlunun adını Yılmaz koyması.

“Ona öyle bir görev yüklemişiz ki, hiç altından kalkabileceği bir şey değil” diyor.

Fatoş Güney, ülkenin en karanlık dönemlerinde, zor şartlarda annelik yapmış bir kadın. Yılmaz Güney ile evliliğinden dünyaya gelen oğlu daha 6 aylıkken, hem annelik hem babalık görevi düşmüş ona. Kucağındaki bebeğini hapishane ziyaretlerinde tanıştırmış babasıyla. Oğlu Yılmaz 13 yaşındayken tamamen kaybetmiş kocasını. Bugün geriye dönüp baktığında içindeki acı isyana dönüşüyor: “12 Mart’ın 12 Eylül’ün hesap vermek durumunda olan kişileri ellerini kollarını sallaya sallaya geziyorlar. Peki benim oğlumun çocukluğunu kim geri getirecek? Yaşadığı acılar ne olacak? Ya benim hayatımdaki yoksunluklar...”

- Anneler Günü için ne söylemek istersiniz?

- Ben insana, özüne, ahlaklı olmasına, temiz kalmasına ve birtakım değerleri korumasına inanıyorum. Evladına duyarlı olup da, sokak çocuklarına duyarsız olan birini düşünemiyorum. Sokaktaki çocuklar da bizim çocuklarımız. Toplumumuzdaki sorunlara duyarsız kalmamak lazım... Anneler Günü’nde annelere sesleniyorum. Etrafınızda yardıma muhtaç, okuma imkânı bulamayan çocuklar var... Süsünüzden, makyaj malzemelerinizden ya da gittiğiniz yerlerden biraz kısarak çok daha yararlı şeyler yapabilirsiniz. Anneler Günü’nde tüm çocuklara sahip çıkın çünkü insan olmanın özü, hangi ırktan, cinsten, dinden, dilden, renkten demeden herkese yardım etmeyi gerektirir.

- Siz zor günler geçirmiş bir annesiniz...

- Evet, benim anneliğim Türkiye’nin zor dönemlerine denk geldi. 12 Mart’ın öncesinde hamileydim. Oğlum 6 aylık karnımdayken Mahir Çayanlar bizim evimizde saklandı. Eğer o geceki genel aramada bulunsalardı, çarpışacaklardı. Saklandıkları yer tam bizim yatak odamızın üzerindeydi. Belki biz de ölecektik, ya da ben çocuğumu kaybedecektim. Sonra Yılmaz doğdu. Birkaç aylıkken, yani 12 Mart’ta, babası ilk tutuklanmasını yaşadı. Çok zor günlerdi. Zaten oğlum 6 aylıkken babası hapishaneye girdi ve bir daha 10 yıl boyunca çıkamadı. Arada bir tek 3 ay var...

- Çocuğunuzu babasız yetiştirmek zorunda kaldınız...

- Babasız çocuk yetiştirdim ben, tek başıma. Yalnız başınıza bir erkek çocuk yetiştirmek çok zor çünkü erkek çocuk mutlaka yanında bir baba figürü görmek istiyor. Gerçi onun çok güçlü bir babası vardı. Olmasa da, her an varlığını hissettirirdi. Ama sonuçta sadece hapishane görüşlerinde görebiliyorduk bir tek. Ve zaten 13 yaşındayken de kaybettik. Sonra hem annelik, hem babalık görevini üstlendim. Yabancı bir ülkede, farklı bir kültürde ve tek başıma... Yılmaz’ın kızı Elif de benimle birlikteydi. Çok zor günler geçirdik. Fakat onlara her zaman şunu söyledim: “Ne babanızın ismi, ne manevi mirası ne de şöhretinin ağırlığı hiçbir zaman sizi ezmesin. Siz kendi kişilikleri olan bireylersiniz. Ve hayatta hiçbir kaygıya kapılmadan istediğinizi yapacaksınız.” Nitekim çocuklar kişilikli ve başarılı çocuklar oldular.

- Yılmaz Güney gibi bir babanın ve sizin gibi bir anenin oğlu olarak baskı mı hissetti?

- Evet. Üstelik ben onun adını da Yılmaz koymuşum. Ne kadar büyük bir hata, şimdi bu konuda özeleştiri yapıyorum. Ona öyle bir görev yüklemişiz ki... Hiç altından kalkabileceği bir şey değil. Çünkü babası çok farklı dönemlerin, insanı. Onun gibi hiç kimse olamaz. Çok büyük zorluklar yaşadı oğlum da tabii. Ben de yaşadım ama... Ben de hep o baskıyı üzerimde hissettim. Yetenekli biriydim mesela, sinema yapabilirdim. Ama önümde öyle muhteşem, kocaman bir örnek vardı ki... “Ne demek sinema yapmak” diye düşündüm.

 

YAŞANAN ACILAR...

 

- Yapmak ister miydiniz yani?

- Böyle bir kompleksim olmadı. Hayatta hırslarım olmadı. “Kariyer yapacağım, kendimden bahsettireceğim” gibi kaygılarım yok. Aksine hep kaçarım. Ama bazı şeyler benim peşimi bırakmıyor. Anlatmak, onları ifade etmek zorundayım. Hayatımızı, Yılmaz’ı... Çünkü biz gerçekten çok zor şeyler yaşadık. 3 darbe gördüm. 60 darbesinde Yılmaz’ın babası hikâyesinden ötürü ilk “komünist” damgasını yemiş ve hapis yatmış. Ondan sonra 12 Mart ve 12 Eylül... 12 Eylül’de Yılmaz’a dergide çıkan yazılarından ötürü yüz yıl ceza vereceklerdi. Biz de Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldık. Ve bu acıların bedeli ödenmedi. Ergenekon davası diyorlar şimdi ama öbür tarafta Evren cumhurbaşkanı tarafından Köşk’e davet ediliyor. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün hesap vermek durumunda olan kişileri ellerini kollarını sallaya sallaya geziyorlar. Kim geri getirecek benim oğlumun çocukluğunu, yaşadığı acılarını? Benim hayatımdaki yoksunlukları... Mesela Yılmaz Güney gibi bir kocam olmuş fakat ben eşsiz bir hayat sürmüşüm. Hiç yanımda olamamış, hiç onun keyfini çıkaramamışım... Onunla birlikte en ufak bir şey paylaşamamışım, en basit şeyi bile yaşayamamışım... Kim bunları geriye döndürebilir ki?

- Ülke sorunlarını dert edinmiş ve onlara eğilmiş Yılmaz Güney bugünkü tabloyu nasıl bulurdu?- Her şey iyice kötüye gitti. 70’li, 80’li yıllarda umudumuz vardı. Mutlaka güzel günler göreceğiz diyorduk. Bizi ülkeden gitmek zorunda bırakanlar bir gün ülkeyi terk edecekler ve hiçbir zaman geriye dönemeyecekler diyorduk. Ama hiç de öyle olmadı. Bugün bakıyorum da, hiçbir şey çözülmedi. Bugün hâlâ bazı kurumlar Yılmaz Güney filmlerine sansür uyguluyor, göstermiyorlar. Mesela Kanal D ve TRT Şeş’e başvurmuştuk filmlerin gösterilmesi için ama bize olumsuz yanıt verdiler. Sırada TRT var, onlar da aynı şekilde cevap verecek sanırım. Bu rezalet mesela. Türkiye çok garip bir ülke. İnsanlar daha kafalarında özgürleşmeyi tam olarak kanıksayamadılar. Rejimler de bunda etkili olmuş tabii. Her 10 senede bir darbe, insanlar kıyılmış, sindirilmiş, hapislere atılmış, sürgünlere gönderilmiş, işkenceler görmüş... Anlıyorum bunları ama insan beyni özgürleşmelidir, her şeyi aşmalıdır. Hiçbir düşüncenin karşısında engel tanımamalıdır. Özellikle de sanatın karşısında... Bunlar Türkiye’yi çağdışı bir ülke konumuna sokuyor.
Fotoğraf: Vedat Arık

Dergi 10.05.2009

OĞUL YILMAZ GÜNEY

Beraber büyüdük...

Doğduğunuz yer ve maruz kaldığınız koşullar, anne kavramını ve buna dair olan duygularınızı etkiler elbette” diyor oğul Yılmaz Güney. Anne denilince, aklına gelenleri yanıtlamak için, bu sözcüğünün yaşamında en çok yer tuttuğu dönem olan çocukluğunu ve bu dönemde annesiyle beraber tanıklık ettiklerini doğru tanımlamak gerektiğini anlatıyor. “Çocukluğumda annemin yüzündeki yalnızlığı, hüznü ve bana sessiz gülümseyişini hatırlıyorum” diye başlıyor ve devam ediyor:

Babam birçok hapishane değiştirmek zorunda kaldı. Biz de bu yolculukta ona eşlik ettik. Gittiği her cezaevinin olduğu şehire yerleştik. Her şehir benim için yabancı bir yer, yeni yüzler, zorluklar, korkular ve yeni yalnızlıklardı. Annem, bu yabancı yerlerde beni sokağa bırakmazdı. Bana bir şey olur; biri zarar verir diye... Aslında biz de bir nevi evimizde bir cezaevindeydik. Babamı, her hafta sonu kısa görüşlerde görüyordum. Birlikte olurken tekrar kaybediyordum. Bu, anneme daha da sarılmama neden oluyor; hep onu da kaybetme korkusu hissettiriyordu. Bu yaşanmışlıklar annemle ilişkimi mutlaka etkilemiştir.”

Sonra Fransa yılları ve babasını tamamen yitirişi... Bu kez annesiyle yeni bir döneme başladılar. İkisi de “yaralı” ve “yalnız”: “Akrabalarımızın yurtdışına çıkma yasağı vardı. Sürgündeki koca yalnızlığımızda, annem bir yandan yaralarını sarmaya çalışırken, bir yandan da bir erkek çocuğunu büyütmekteydi. Bir erkek çocuğunu babasız büyütmek zor. Aslında, biz ikimiz birlikte büyüyorduk. Büyürken de yaralandık; birbirimizi yaraladık. Çok canımız acıdı. Otuz sekiz yaşıma geldiğim şu günlerde, iki yetişkin olarak birbirimizi anlama çabamız var artık.

Anne denilince ona duyduğum şefkati hissediyorum. Ve onu seviyorum...” l

Dergi 10.05.2009

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »