25 04 2015

EDEBİYATTA KASTAMONU / ALİ ŞAHİN

Edebiyatta Kastamonu Kastamonu'da Edebiyat

EDEBİYATTA KASTAMONU / ALİ ŞAHİN (ARAŞTIRMA)

 

Kurtuluş Savaşı’nda yöre, Anadolu’nun giriş kapısı durumundaydı. İstanbul’dan “Kurtuluşçular”a katılmaya gelenler, İnebolu-Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara’ ya geçiyordu. Karadeniz’den gelen cephane de bu yolla cephelere taşınmıştır. Özellikle İnebolu, daha çok bu yüzden anılara, edebiyat ürünlerine yansımıştır.

 

Şuara tezkiresi yazarı Latifi (1491–1582) Kastamonuludur. Yapıtında XVI. yy ortalarına değin yetişmiş şairler üstüne bilgiler vermiştir. “İkinci derecede bir divan şairi” (Necatigil, s.18) sayılmaktadır. Ayrıca, Galib Paşa (Abdülhalim) diye bilinen (?-1876) divan şairi, yöre dilini edebiyat ürünlerinde kullanmıştır. İlk kez, halk ağzıyla güldürücü, yerici gazeller yazmıştır. Türk köylü ağzını, aruz veznine uygulayarak yazdığı eseri taş-baskı tekniğiyle basıldı.

 

Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı anı yapıtında Va-Nu, Kurtuluş Savaşı başlarında Nazım Hikmet’le Anadolu’ya geçişlerini anlatırken İnebolu’nun bir “giriş kapısı” olduğunu, hem de “süzgeçli bir kapı” olduğunu belirtiyor. O günlerde kasaba yabancılarla doludur. Ankara’dan izin çıkarsa “geçilir”, çıkmazsa “geriye dönülür”

 

Birinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya‘dan yurda dönen “Spartakistler”den kimileri İnebolu’dadır. Sadık Abi, Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf da aralarındadır. Bir araya geldiklerinde Nazım’la kendisinin yabancısı olduğu biçimde, toplumsal sorunlarla çözüm yollarını tartışmaktadırlar.

 

Nazım’la Va-Nü Anadolu’yu ilk kez görmenin coşkusu içindedir. Birlikte “İnebolu” şiirini yazarlar.

 

İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu
Öyle yükselmişiz ki sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı

Evleri birbirine giren şehrin içinde
……

Bu ne güzel memleket! Yüksek dağlarında kış
Deresinde ilkbahar, yollarında sonbahar
Altın güneşiyle de yazın sıcaklığı var.. (s. 71)

 

Ankara’dan izin çıkar. 1921 yılı Ocak ayının soğuk bir gününde beş on kişilik bir kafileyle yola çıkarlar. Geçtikleri yerlerde korkunç bir yoksulluk ve bilgisizlik egemendir. İnebolu’dan Kastamonu’ya üç günlük yürüyüş onları sarsar. İlerde Nazım’ın şiirlerinde yer alacak izlenimlerin kaynağı olur.

 

Kastamonu ‘da bir geneleve götürülürler, çevreyi gezerler. Gördükleri, büsbütün şaşırtıcıdır... Acı acı düşünmekten, sormaktan kendilerini alamazlar:

“Bu perişanlığın sorumlusu kim? Bu memleketin böyle kalmasından sorumlu kim?”

 

İstiklal Harbinde Kastamonu (1933) adlı yapıtı, anılarına, belgelere dayanarak Açıksözcü Hüsnü yazmış. Hüsnü Açıksöz, 1919’da liseyi bitirir bitirmez arkadaşı Hamdi’yle (Çelen) Kastamonu’da bir gazete çıkarmaya kalkışır. “Paraları yoktu. Vali İbrahim Bey’i, o günün siyasi bölünmelerinden yararlanarak razı ettiler ve gazeteyi Vilayet Matbaası‘nda bastırmaya başladılar. Bundan sonra Açıksöz gazetesi, Hüsnü Açıksöz’ün kişiliğinde halkın en çok okuduğu ve halkın dileklerini en iyi dile getiren gazete oldu” (Açıksöz, 1982, s. 6).

 

Hüsnü Açıksöz yapıtında, yaşadığı, tanığı olduğu olayları, kentin örgütlenerek Kuvayı Milliye’ye katılışını, savaş sırasında gösterdiği büyük özveriyi ayrıntılarıyla anlatıyor.

 

“Şehrimiz sanki bir santral gibi idi. İstanbul’dan gelenler İnebolu’ya çıkınca, Ankara’ya telgraf çekilir, oradan izin istenirdi” (s. 96). Pek çok ünlü, Kastamonu üstünden Ankara’ya geçmiştir. Yapıtta bunların bir listesi de veriliyor.

Aralarında Mehmet Akif de var. Akif camilerde halkı savaşmaya çağıran vaazlar vermiş. İstiklal Marşı’nın sözleri de ilk kez 21 Şubat 1921 günkü Açıksöz’de yayınlanmış.

 

Yazar, Birinci İstiklal Mahkemesi çalışmaları üzerinde de duruyor, kararlarından örnekler veriyor. Mahkeme, işe başlarken şu bildiriyi yayınlamış:

 

“Bundan sonra memleketin casuslara, eşkıyaya, rüşvet alana, zalime, asker firarisine, bunları saklayanlara, zenginleri fukaraya tercih edenlere, sizlere haksız yere eziyet edenlere, her kim ve ne mevkide ve rütbesi ne kadar büyük olursa olsun aman yoktur” (s. 108).

 

Kesin kararlar veren ve hemen uygulayan mahkemenin başkanı Refik Şevket (İnce)’dir.

 

Açıksözcü Hüsnü’nün yapıtı, yalın anlatımı, bir dönemi belgelerle açıklaması yönünden ilginçtir.


Yurddan Yazılar (1943) kitabındaki “İnebolu ve Kayıkçıları” yazısında İsmail Habip, dalgalı Karadeniz’de tehlikeli, korkulu bir yolculuğu ve İnebolu’ya çıkışını anlatıyor. 1921 ‘de gördüklerini anımsıyor. İnebolu sessiz, güzel bir kasabadır:


“Çarşısı Anadolu kasabalarında nadir rastlanacak kadar güzel. Hepsi kâgir, üstleri Marsilya kiremitli, düz ve paralel sokaklarıyla satrançlama yapılmış bir çarşı, rahlemsi tepelerin bol yeşilli yamaçlarını kaplamış iki üç katlı evlerden çoğunun damları, fırtına yerli kiremidi dayandırmadığı için, yassı ve sincabi taş plakalarla örtülü” (s. 185).


İnebolu adı, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte anılır. Kasaba, hem Anadolu’nun kapısı, hem de zaferin başlangıcı olmuştur:


“Türkiye Büyük Millet Meclisi, İnebolu kayıkçılarına İstiklal madalyası verdi ve cemaat halinde bu madalyayı tek olarak onlar aldı. Bu, yalnız bir taltif değil, onların gazasının kanunla tasdikidir. İnebolu kayıkçısı... Bunu söylerken sadece bir mesleği söylemiyor, bir destanın şerefini söylemiş oluyoruz” (s. 187).


Yazar, “Bunun Adına Şapka Derler” adlı ikinci yazısında İmparatorluk Dönemi’nde başa giyilenlerin, özellikle fesin öyküsünü anlatıyor. Fesin, kutsallık kazanışı üzerinde duruyor. Oysa İkinci Mahmut fes giydirmek için “binlerce kelle” uçurtmuş. Mustafa Kemal, Büyük Zafer’den üç yıl sonra İnebolu Halkevi’nin balkonundan kalabalığa bakar: “Abani sarık, kurşuni kalpak, vişne çürüğü fes; yassı kalıp, sivri kalıp, kalın püskül, kopuk püskül.. Nedir bu, bir karnaval kalabalığı mı? Şef, elindeki panamayı uzatarak bağırdı:


— Bunun adına şapka derler!” (s. 191).


Bugün bir başlığın değiştirilmesi önemsiz görünebilir, ama unutmamalı ki onların her biri yazara göre bir dönemin simgesidir:


“Başımızın üstüne yeni bir serpuş konmuş değil, başlarınızdan birkaç tabakalık hüceyreler (küçük delik ve oyuklar) sökülüp alınmıştı. Kavuk ümmetimiz, fes Osmanlılığımız, kalpak ihtilalimiz ve şapka, bu, inkılâbımızdır” (s. 191).


Doludizgin (1963) adlı Kurtuluş Savaşı romanında Samim Kocagöz, İnebolu’da yaşanan coşkulu bir günü de anlatır. Düşman donanmasının yola çıktığı duyulur. Cephane vapura, hemen o gün boşaltılmalıdır. Kasaba seferber olur:

 

“Haziran güneşinin altındaki kasaba, bu seslerle top gibi patladı. Kalabalığa, çarşıdan çıkarken, kadınlar, çocuklar da katılmaya başlamıştı. On dakika sonra bütün İnebolu yürüyordu denize doğru. Halk, tekbir getirerek, Hamdi Efendi önünden iskeleye doğru aktı” (s.169).

 

Depolar dolmuştur. Yaşlılar, askerlik şubesi önüne dek ikişer üçer adım arayla sıralanır. Hamdi Efendi ilk sandığı kucaklar kaymakama verir; O, mevki kumandanı Nadir Bey’e uzatır. Nadir Bey de sırada duran kumandana. Sandıklar elden ele geçer, gemi boşalır.

 

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nda (1969) Ceyhun Atuf Kansu da “İnebolu Kayıkçıları”na yer verir. Savaş yıllarını, radyoda halk ağzıyla anlatmak üzere hazırlanan yapıtta, açığa yanaşan gemilerin kayıklarla boşaltılışı anlatıldıktan sonra şöyle denir;


“Bu mermileri, bu tüfekleri şimdi kağnılar, eşekler taşıyacaklardır, (...) kağnılara yüklenen ‘mühimmat’ buradan, gıcır da gıcır Kastamonu yollarına vurur. Kastamonu, sonra yaz kış başı karlı, çamları dumanlı Ilgaz Dağı, sonra Çankırı kırı, sonra Kalecik düzü, sonra Ankara ve oradan Eskişehir yöresinde dayanga tutmuş askerlerimiz...” (s. 71).

 

Kurtuluş Savaşı’yla ilgili yapıtlar dışında, yöre edebiyata pek yansımamıştır. İnebolulu Orhan Şaik Gökyay (1902), ilk şiirlerini Açıksöz gazetesinde yayınlamaya başlamışsa da daha sonra edebiyat tarihine ilişkin araştırmalarıyla tanınmıştır. Özümlediği saz ve tekke şiiri estetiğiyle güzellemeler, koçaklamalar yazmış, bunları kitaplaştırmamıştır. “Bu Vatan Kimin” şiirinde;

 

“Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıra dağlar gibi duranlarındır

Bir tarih boyunca onun uğurunda

Kendini tarihe verenlerindir” derken o da güçlü bir anlatımla vatanın savunulmasını dile getirir. Koçaklamalarındaki gür ses, güzellemelerde yumuşar.

 

Akşam olur kuşlar konar dallara

Susamış yıldızlar iner göllere

Güzeller dizilir ince yollara

İçlerinde seni göremiyorum (Gurbet ‘ten)

 

Bir imece ürünü olan Tonguç’a Kitap’ta (1961), Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un anılarına da yer verilmiştir. Okuyabilmek için Silistre’den İstanbul’a gelen İsmail’in (1915) dönemin Kastamonulu Maarif Nazırı Şükrü ile karşılaşması, nazırın ona söyledikleri çok ilginçtir;


“Bak evladım! Sana söyleyeceklerimi iyi dinle. Ben seni İstanbul’un en iyi mektebine yazdırabilirim. Fakat bunu yapmayacağım. Biz İstanbul diye diye vatanın başka taraflarına bakmamışız. O yüzden Rumeli elden gitti. Anadolu’ya bakmazsak, o da gider, Onun için biz mektepleri Anadolu’ya yapmak istiyoruz. Seni benim memleketim olan Kastamonu’ya göndereyim. Orada yeni açılan Darülmuallimin’de (Erkek Öğretmen Okulu) oku, muallim ol. Vatanına muallim olarak hizmet et, Milletimizi cehaletten kurtaralım. Biz, gençlerden bunu istiyoruz. Kastamonu güzel bir memlekettir” (s.20).

 

Odesa bombalanmış, deniz yolu kapanmıştır. İsmail Hakkı karadan Kastamonu’ya gitmek zorundadır. Yaya, katır sırtında köyden köye, zorlu bir yolculuk olur bu. Rumelili genç, ilk kez Anadolu’yla, Anadolu gerçekleriyle karşılaşır, derinden etkilenir, yaşamının yönü değişir. Türk halkını eğitim hakkına kavuşturma yolundaki amacı belirlenir:

 

“Köyler küçüktü. Böyle küçük köyler görmeye alışmamıştım. Köylüler fakirdi, kullandıkları araçlar ilkeldi; hayvanları bakımsız cılızdı. Onların bu durumlarına şaşkınlıkla bakıyor üzülüyordum” (s. 25).

 

Bir akşamüstü Kastamonu’ya girer. Kent bir derenin içine sıkışmış kasvetli bir yerdir. Ama Darülmuallimin levhasını görünce dünyalar onun olur.

 

Eski Bir Öğretmenin Anıları (1908–1940) (1968) adlı yapıtında Eğitimci Süleyman Edip Balkır, yetişme yıllarından başlayarak eğitim kurumlarının, tanığı Olduğu yanlarını anlatmış. Öğretmen, denetleyici, yönetici olarak görev yapan Edip Balkır, bu yapıtında özellikle eğitmen yetiştirme işinin, tüm köyleri okula, öğretmene kavuşturma, kalkındırma çabalarının gelişimini belgelerle anlatmaktadır.

 

Balkır, Kastamonu-Gölköy eğitmen kursu yöneticisidir. Yapılarını kuran, tarlalarını işleyen, ağaç gölgelerini, duvar diplerini, tarlaları dersliğe dönüştüren eğitmenlerin çalışmaları, bilgisizliğe, geri kalmışlığa karşı bir savaştır. Başta yöneticileri olmak üzere “cephane boşaltan” İnebolu halkı gibi coşkuludurlar;


“Ben ve iki arkadaş tuğla taşıma semerlerini yüklendik, kafileye karıştık. İş başladı ve birden hızlandı. Harman yeri, sanki bir ana baba günü, vızır vızır gelip gidenler, tuğla atanlar, kömür taşıyanlar, istif edenler (...) Saat tam ikide fırın tamamlandı. Canını dişine takarak bu müthiş çalışmadan sonra bizim aslanlar çıktılar ocağın üstüne başladılar halay çekmeye (s. 230).

 

İki saatte elli kişi 80.000 tuğla taşımış, istif etmiştir. Vali Avni Doğan köylülerle kurs çalışmaları üstüne konuşmalar düzenlemekte, eğitimi yaygınlaştırma çalışmalarına hız katmaktadır.

 

Kurtuluş Savaşı’nın ünlü gazetecisi Hüsnü Açıksöz 15. 5. 1938’de Doğrusöz gazetesinde şunları yazar; “Eğitmen kursu çok güzel, verimli bir zemin üzerine kuruluyor. Bu kursun ilerisi açıktır, aydınlıktır. Belki bazı şehirli bilginlerimiz bu işin ehemmiyetini kavrayamamıştır (...) köylü inanmış, işe dört elle sarılmış bulunuyor” (s. 236).

 

Gölköy’de daha sonra köy enstitüsü açılmıştır.

 

Tonguç Yolu (1974) adlı yapıtında yer alan “Yok mu” yazısında Mehmet Başaran, halktan yana görünüp, köy enstitülerini, gerçekçi eğitim çalışmalarını baltalayanların ülkeyi büyük zarara uğrattıklarını vurguladıktan sonra bir “gazi”nin öyküsünü anlatıyor. Koykaya’nın Hamit Köyü’nden Mustafa Arpacı 82 yaşındadır. Birinci Dünya Savaşı’nın her cephesinde bulunmuştur. Geniş alnının bitiminde içine yumurta sığacak büyüklük bir çukur vardır. Irak Cephesi’nde ‘ vurulmuştur. Elinde yattığı hastanenin raporu vardır. Komutanlarının adlarını bir bir saymaktadır.

 

“Köylülük, cephede yaşamaktan zordur” Mustafa Dayı’ya göre. Köylüler sahipsizdir. Cahillik, yoksulluk... “Gazi Paşa askeri, Kastamonu Gazipaşa İlkokulu’nda işçi torunu yanında sığıntı.” 1952’de iki efendi önüne düşmüş, maaş bağlanması için “yukarıya” başvurmuşlar. Geçen yıl, yanıt gelmiş;

 

“Mustafa Arpacı alnındaki yarayı savaşırken mi, yoksa kaçarken mi almış? Savaşırken almışsa şahidi ispatı var mı?” diye soruyormuş Ankara.

 

Mustafa Arpacı “Gâvurun şarapnelinden kurtuldum ama Ankara’nın lafı yıktı beni”, demektedir.

 

Yörede okul yapımının savsandığı belirten yazar, gözlemlerini şöyle sürdürür:

 

 “İnebolu yolunda ağılar yalıyor içimizi. Başımızı döndüren derin uçurumlar, dağlar, korkulu dönemeçler değil; bıçak tarlalar, kartal yuvası köyler, Mustafa dayıların, Recep Turanların soran gözleri. Yeni devletin kuruluş çilesini çekmiş, Kurtuluş Savaşı’na kanlarını, terlerini katmışlar ama... Yoksulluk, ilgisizlik, sarp doğa... Her gün ölümle karşı karşıyalar (s.140).

 

“Dağ Çizgisi” şiirinde Başaran İnebolu’yu şöyle anlatıyor;


Haziran, temmuz, ağustos
Karadeniz’de üç liman
Beyaz bir gemilimanda yaz

Nereye indirmiş yolcularını

Dağ çileğiyle rakı içiyor

İnebolu çarşısında ihtiyar kaptan

Çarşı dedimse gaz tuz satan yer

Beyaz ekmek, sıcak köfte, sessizlik

Kadınlar geçiyor sırtlarında küfelerle

Düşürüyor kadehi elinden Kaptan

……

 

Çilek mi kölelerin kanı mı bu

Bıçak gibi parlıyor dağların çizgisi

 

Soruyor yüreğindeki kemençe

Nerde kırk yıl önceki adam

Saraya ve Karadeniz’e kafa tutan

Kurtuldu mu Anadolu?

……

 

Alnı boncuk boncuk ter... (Başaran, 1969, s. 68)

 

Kastamonu ve Rıfat Ilgaz: Doğduğu ve yetiştiği kent olan Kastamonu'ya bağlılığını her fırsatta dile getirmiş olan Ilgaz, zaten soyadı devrimiyle kendine bu kentin en büyük simgesi olan Ilgaz Dağlarının ismini soyadı olarak seçti (1934). Özellikle doğduğu Cide ve kültürüne ve insanına yapıtlarında yer verdi. Sarı Yazma, Yıldız Karayel, Halime Kaptan ve Karadenizin Kıyıcığında gibi romanlarında bu yöreyi tema olarak aldı. Kastamonu ve Cide'de adına etkinlikler düzenlenmektedir.

 

Rıfat Ilgaz'ın Kastamonu ile ilgili yönlerini en iyi veren kaynaklardan biri, onunla tanışıp birlikte çalışmalar yapmış olan Mehmet Saydur'dur. Ilgaz üzerine birçok araştırması olan yazar, onunla anılarını Rıfat Ilgazlı Yıllar adlı eserinde yazmıştır.

Her yıl memleketi olan Cide ilçesinde 7–8–9 Temmuz tarihleri arasında Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma ve Kültür Sanat Festivali yapılır. Sanatçı her yıl orada konserler, paneller, dinletiler eşliğinde anılır. (Vikipedi)

 

Yarenlik (1943) Rıfat Ilgaz’ın ilk yapıtı. Sabahattin Ali onu şöyle değerlendirir “Şair büyük mevzulara palavralı şen yanaşmamış, basit, günlük hadiselerden apartman kapıcılarından, kolculuktan yetişme bir memur olan babasından, sanatoryum arkadaşlarından, mahalle komşularından bahsediyor (...) sosyal bir şii nedir diyenlere bu kitabı göstermek lazım” (Altınkaynak, s.133) “Alişim” şiiri şöyle başlar;

 

Kasnağından fırlayan kayışa

Kaptırdın mı kolunu, Alişim

Daha dün öğle paydosundan önce

Zileli’nin gitti ayakları

Yazıldı onun da raporu;

“İhmalden!”

 

Ilgaz, konuşma dilinin sıcaklığıyla halkın çilelerini, dertlerini dile getirir. Ürünlerinde sosyal eleştiri ağır basar. Dersliğindeki gazete, limon, simit satan çocukları tanıdıktan sonra eğitimin gerçeklerden, yaşamdan kopukluğunu ince bir alayla vurgular:

 

Karşılıklı neler neler öğrenmedik sınıfta

Çevresini ölçtük dünyanın

Yıldızların uzaklığını

Orta Asya’dan konuştuk

Laf kıtlığında

 

Kastamonu yöresi, Ilgaz’ın şiirleri, öyküleri romanlarıyla yansır gerçekçi edebiyata. Yazar, doğduğu yere tutkundur, Uzun süre İstanbul’da yaşadıktan sonra kasabasına çekilmiştir:

 

“Cide, yalnız Cidelisi için gönül açıcı değildir. Zeytinlikten bir konuk, kim olursa şöyle bir baktı mı, içi açılır, gözleri ışılar... Kilometrelerce uzanır gider Gideros’a doğru (...) Güzel bir rastlantı sonucu biz annem babam Bartın’dan gelip beni burada dünyaya getirmişler. Mutluyum Cide’de olmaktan” (Oran, Fatma, Sanat Olayı Sayı: 11”Kendileri ve Kentleri” İstanbul, 1981, s.38–39).

 

En güzel şiirlerinden biri “Kasabamız”dır.

 

Martıların düşürdüğü tohumdan

Filizlendiğine inandığım kasabamız

Yosun kokardı evleri

Çarşıları midye kokardı

 

Çekirdeği çölden gelen mescidin

Boy attığına şaşardım

Bu deniz yüklü havada

 

Nedense gelişemedi bir türlü

Mahallemizin bu güzel yerine dikilen

İrili ufaklı mezar taşları

 

Belki de ölüler öyle istiyor

 

Ilgaz hem şair, hem de bir gülmece ustasıdır. Eğitim düzeninin bir yergisi olan Hababam Sınıfı ile ünü daha da yaygınlaşmıştır. Yazar Hababam Sınıfı’nın gördüğü ilgiyi halkın kendisini ödüllendirmesi aymaktadır.

 

“Karadenizlisin” şiirinde, bir sabah dost denizi yüzüstü bırakıp balığa çıkar gibi yöresinden ayrılmışsa da özlemi, çalışması, sevgisiyle her yerde Karadenizli olduğunu dile getirir:

 

Oysa sen gözlerini poyrazında açtın Karadeniz’in

Martılarla boy attın keşişlemesinde

Sinop’la Kerempe’yle çakıp sönerekten

Yunuslarla uzak limanlara akıp gittin

Kefkenleyin ardından bakakaldılar sen

Öfkenle, hıncınla Karadenizlisin

 

Kardeşleri Almanya’larda çalışmaktadır, “emiceoğlu” bir karış toprak için ellerini kana bular, yeğenleri yorgun teknelerin güvertesinde aç karnına horon teper:

 

Kurur çay bahçesinde yaprak yaprak

Gazel olur mısır tarlalarında kızlar

Alır götürür lodos alın terlerini

Elde avuçta bir teneke gaz bir çıkın tuz

 

Sarı Yazma’yı (1976) Rıfat Ilgaz Cide yöresine duyduğu sevgiyle yoğurmuş. Roman kendi özyaşamöyküsünden kaynaklanmaktadır. İçtenlikle, yetişme yılları, güç yaşam koşulları, öğretmenlik dönemi anlatılır. Başına gelenler sergilenirken öğretmen kıyımının nasıl başladığı, 1946’lardan sonra çalıştığı Markopaşa gülmece gazetesi ve Babı verilmektedir. Yapıt, bir yaşam öyküsü ekseninde, İkinci Dünya Savaşı yılları Türkiyesi ile edebiyatta “1940 kuşağı” diye anılan kuşağın savaşımını yansıtmaktadır.

 

Yıldız Karayel (1981) romanında Rıfat Ilgaz, ekmeğini taştan, denizden çıkarmaya çalışan yöre insanlarının geçim savaşımlarını anlatmaktadır.

 

Kıyı yolu yapımı sürmektedir. Yol için tarlaların Kamulaştırılması, az topraklılar için yıkım olacaktır. Ancak, çeşitli etkilerle yolun Yukarı Akpelit topraklarından geçirilmesi kararlaştırılmıştır. Şaduman da zarar görecekler arasındadır. Dişi sökülür gibi tarlasının elinden gitmesine razı değildir. Mühendis Cengiz Bey’le görüşür. Cengiz Bey de yolun kıyıdan geçmesinin her bakım dan yararlı olacağı kanısındadır. Ne var ki, Akpelit’te tüm olayların Raşit Bey’le, Alurşit Ağa’nın düzenlediği gibi gelişeceği bilinmektedir.

 

Kaçakçılık duyurusuyla sorgulanan Şaduman, görevliye şöyle der: “Buralarda kaçakçılığı çoğu bir karış toprağı olmayan kişiler yapar. Büyük kaçakçıların hesabına” (s.  83).

 

Yukarı Akpelit kadınları, dozerlerin, greyderlerin, taşıyıcıların önüne dikilip dururlar.. Bu, yolun yönünü değiştirici bir direniş olur. Olayların gelişimi içinde, gerçek yönleriyle yöre yaşamı sergilenir.. Yıldız Karayel, Karadeniz’i yayık gibi çalkalayan, kayıkları, gemileri batıran, ocaklar söndüren bir yeldir. Romanda bir fırtınada dört gemicinin ölümüyle sonuçlanan bir olay yansıtılır. Kapakta: “Yazar bu romanında yetersiz kıyı toprakları üzerinde didinen, ekip biçmekle geçinmeye çalışan köylüleri, türlü zorlukları göğüsleyerek yaşam savaşı veren halkımızı tanıtmaktadır,” deniyor.

 

Tutunamayanılar (1972), İnebolu doğumlu Oğuz Atay’ın TRT roman ödülünü kazanmış yapıtıdır. Kurgusu. İşleyişi geleneksel romanlara benzememektedir. Yazar değişik bir anlatımla, ruhsal çözümlemelerle, insanı içinden tanıtmaya yönelmiştir. Belli bir olay sergilenmez. Anlatımda, şiirden oyuna değin her yazı türünden yararlanılmıştır.

 

Mühendis Turgut Özben’e arkadaşı Selim, yapıtın başkişileridir. Gazetelerden Selim’in kendini öldürdüğünü öğrenen Tur gut, onu “intihara” sürükleyen nedenleri araştırmaya koyulur. Yakın çevresiyle tanı- şıp onları konuşturdukça arkadaşını, onu tanırken de kendini tanımaya başlar. Selim de, kendisi de, toplumun değer yargıları karşısında tutunamayan aydınlardandır. Anlatımda çeşitlilik yanında alay, eleştiri de ağır basmaktadır. Yazar, biçimine getirip kimi yayınevlerini, hatta kendini bile iğnelemekten çekinmez: “... bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, muztarib bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Sizlere hizmetten şeref duyan yayınevimiz İftiharla sunar” (s.514).

 

Yapıt aslında bu değildir. Romanda izlenimler, çağrışımlar, ayrıntılı çözümlemelerde insanın uyumsuzluğu yansıtılmaya çalışılmaktadır. Alışılmamış bir yolu seçtiği için tartışmalara neden olmuştur. Toplumun kurumları, kuralları, değer yargıları karşı s ında uyumsuz kalan, tutunamayanların romanı aynı zamanda Cumhuriyet Dönemi aydınlarının eleştirisidir.

 

Oğuz Atay öykülerinde, sonraki romanlarında da aynı yazım işleyimini kullanmıştır. Yalnız Bir Bilim Adamının Romanı klasik anlatımla yazılmıştır. Tüm yetişme çağındakilere örnek olacak bir yaşam öyküsüdür.

 

Kaynakça:

Açıksöz, Hüsnü: Atatürk’ün Kastamonu Gezisi ve Şapka Devrimi, Ankara, 1982

Açıksöz, Hüsnü: İstiklal Harbinde Kastamonu (1933)

Açıksöz, Hüsnü: Kurtuluş Savaşında Kastamonu Basını,

Altınkaynak, Hikmet: Edebiyatımızda 1940 Kuşağı, 1977

Atay, Oğuz: Tutunamayanılar (1972)

Balkır, Süleyman Edip: Eski Bir Öğretmenin Anıları (1908–1940) (1968)

Başaran, Mehmet: Pıtraklı Memleket, 1969 “Dağ Çizgisi” şiiri

Başaran, Mehmet: Tonguç Yolu (1974)

Kansu, Ceyhun Atuf: Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nda (1969)

Kastamonu İl Yıllığı 1967, 1973

Kocagöz, Samim: Doludizgin (1963)

Oran, Fatma: Sanat Olayı Sayı: 11”Kendileri ve Kentleri” İstanbul, 1981, s.38–39

Rıfat Ilgaz: Sarı Yazma (1976), Yıldız Karayel (1981), Halime Kaptan ve Karadenizin Kıyıcığında

Sevük, İsmail Habip: Yurddan Yazılar (1943)

Şair ve Yazarlar Sözlük ve Ansiklopedileri

Tonguç’a Kitap’ta (1961),

Yurt Ansiklopedisi, “Kastamonu” Bölümü, 1983 (s. 4661–4663) Bu konuda geniş bir kaynakça da içeriyor, s.4667

 

(Sürecek)

113
0
0
Yorum Yaz