Edebiyatı Sevmek/ Mehmet Seyda

25/9/2009 · Kategori: Deneme

Edebiyatı Sevmek/ Mehmet Seyda

Bilirsiniz her insanın kendine özgü birtakım merakları, tutkuları vardır. Kimi çiçek sever, kimi köpek sever, kimi futbolu, kimi sinemayı, kimi denizi sever. Gene her insanın içinde yaşadığı toplum kendisini şu ya da bu biçimde incitmiş yaralamışsa, o yaraları sarmaya çabaladığı özel sığınakları vardır. Dertlerini çözümleyememiş, daha açıkçası, yaşama sürecinde düş kırıklıklarına uğrayarak mutlu olamamış kimseler, işte artık, bir korunma içgüdüsüyle, bu sığınıklarda barınırlar. Kimi gider alkole sığınır; kiminin gözü karşı cinsten olanlarla ilişkiler kurmaktan öteye hiçbir şeyi görmez olur; kimisi nikotine, kimisi uyuşturucu maddelere dadanır. Kimi insan kumar masasından hiç kalkmak istemez, kumara varını yoğunu yatırır. Voltaire, "Bir tutkun öbürünü yutmuş, sen de kendini düzelttiğini sanıyorsun" diye istediğince alay etsin; aramızda birkaç sığınağa birden başvuranlar da eksik değildir hiçbir zaman.

Kimimizin sığmağı ise edebiyattır ne diyeyim. Güzel bir şiirin mısraları, bir romanın sayfaları, bizi alır, başka dünyalara çeker götürür. Yalan, nasıl insanoğlunun katı gerçekler karşısında başvurduğu cayılmaz sığmaklardan biridir. Güzel yazılmış bir şiirin bizi bambaşka bir dünyanın içine attığını, bir romanın sayfalarında kendimizi unutuşumuzu hangimiz yadsıyabiliriz?

Ancak edebiyatın öbür olumsuz sığınaklardan ayrılan yanı, onun, aynı zamanda hem kendi kendimizi, hem de başkalarını tanımamızda, durumlarla davranışları kavrayabilmemizde geçerli bir araç niteliğini göstermesi; bize yeni özler katabilmesi; önceleri gördüğü ile yetinen gözlerimizin önüne çok renkli, çok çeşitli, çok daha geniş ve uzak ufuklar açmasıdır.

Bir edebiyat okuyucusu, "Sanat kültürünün genişliği oranında, görüntüyü boğan, onu plastik bir deyim olmaktan alıkoyan öğeleri görmez, doğal olanları anılarıyla başkalaştırır. Gördüğüne görmediği renkleri ve çizgileri katar; estetik algıyı ısırgan ve devedikenlerinden temizler." Bu bakımdan Raoul Dufy'nin "Gözlerimiz çirkinlikleri silmek için yaratılmıştır." sözü derin anlam taşımaktadır. "Doğa güzelliğin önceden gelip yokladığı ruhlara daha güzel görünür." Birçok ressamlar, şairler ve romancılar, yapıtlarıyla bizlere kendilerinden önce varlıklarından bile küsüm (kuşku) duyulmayan birtakım güzellikler göstermiştir.

"Sanat ve Tabiat" adlı yazısında Suut Kemal Yetkin'in belirttiği gibi; romantik eserler ruhları büyüledikten sonradır ki dağlar, ormanlar, göller, fırtınalar güzelleşmeye başladı. Sözgelişi dağ güzelleşmek için Rousseau'yu bekledi. Bergson ne güzel söylüyor:" Dağ her zaman kendisini seyre gelenlerde duyumlara benzeyen ve gerçekten dağa bağlı olan bazı duygular uyandırabilmiştir. Ama Rousseau dağ hakkında yeni ve orijinal bir heyecan yarattı. Onun tarafından ortaya konan bu heyecan, sonradan herkesin duyduğu heyecan oldu."

Dağ güzelleşmek için nasıl Rousseau'yu beklediyse, balta girmemiş onnanlar, denizler Chateaubriand'ı, göller Lamartine'i, rüzgârlar Shelley'i bekledi.

İnsan hiç kuşkusuz Stendhal'i, Balzac'ı, Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Gorki'yi, Kafka'yı, Faulkner'i, Gide'i okudukça değişmekte, insan gerçeğine bakış açısı açılmakta, bu açı ile birçok şeyi daha iyi şekilde kavrayabilmektedir. Edebiyat bize bizi tanıtmakla kalmaz; kendi dar çevremizi kırarak, bizleri aralıksız olarak dışarıya taşırır. Yaşamı, insanları dahi, daha yakından tanımamızı ve onlara bağlanmamızı sağlar. Andre Gide, bir romanında suça yatkın kahramanlarını anar da, "Evet" der, "onları tanıdıkça üzerinde verdiğim yargılar yumuşama kazanıyor."
Bir sanatseverle, şiir, roman okuyucusuyla, bunlara hiç ilgi ve merak duymamış bir insanı yanyana getirin, onları karşılıklı konuşturun; aradaki ayrımı hemen göreceksiniz!

Bu ayrım gerçekten büyüktür. Şiirle coşmamış, düşlere dalmamış, okuduğu bir romanda başkalarının serüvenine ortak çıkmamış, o insanların dertleriyle sevinçlerini paylaşıp kendinde yaşatmamış kimse, çoğunlukla dar kafalı, sert yargılı, eksik anlayışlıdır. Kendisi için başkalarından beklediği hoşgörüyü, başkalarına göstermez pek. Okuduklarıyla içini zenginleştirmemiş, gönlünü açmamıştır ki... Sınırlı, kapalı, kendine yeterli bir kutu gibi tutmuştur benliğini. Duygularla, düşüncelerin sayısız dalgalanışlarına, açılışlarına bir kerecik kaptırmamıştır varlığını. İşin daha kötüsü, kaptırana da tepeden bakıp bilgiç bilgiç gülmüştür.

Edebiyat bir bilim alanı değildir. Daha çok sezgilerin, idelerin yer aldığı kendine özgü bir evrendir. Bir evrendir diyorum, çünkü henüz bilimin ortaya koyamadığı, konuşamadığı alanlarda bile sırası gelir, söz sahibi olur. Jules Verne'in birazı gerçekleşebilmiş düşsel romanlarını anıp geçelim. Bu yüzden bilim adamı olduklarını savunanlarca biraz horlanır o. Nice analar babalar tanır, biliriz; çocuklarının ellerinde ders kitaplarının dışında bir şiir kitabı, bir roman gördüler mi üzülmüşler, ya hırsla çekip almışlar ya da "Benim oğlan romana dadandı, adam olmayacak!", "Bizim kız şiir okuyor!" diye eşlerine, dostlarına dert yanmışlardır. Oysa, bir zamanlar delikanlılık, genç kızlık çağlarında onlar da kaçak şiir, roman okuyucusuydular. Belki de gizli bir şair ya da romancıydılar. Hiç değilse "hatıra defteri" tutarlardı. Kopya çektikleri aşk şiirleriyle, romanları, baş yastıklarının altında, şurada burada saklarlardı. Yazık ki unutulup gittiler.

Edebiyatın boş bir uğraşı, olumlu zamanları çalan bir hırsız olduğuna değin bu sakat anlayış evlerin içine sıkışıp kalsaydı ne iyi olacaktı. Gelin de görün ki sokağın, hatta ilkokulların da anlayışı budur. Hatta sizlere paradoks gibi gelmesin, genellikle Türkçe ve edebiyat derslerinin durumu da budur. Eğitim yöntemimiz, hani öğrencileri edebiyattan soğutmak amacıyla düzenlenir dersem yeridir. Kendi payıma çok genç yaşlarda şiirler, hikâyeler yazmışken edebiyat derslerinde kururdu kanım iliğim. Bir yığın ölü kural, Osmanlıca sözcük ezberlemeye zorlanırdım da ondan. Bir sürü ipe sapa gelmez şairi ve yazarı, bana dâhidir, büyüktür diye sokuşturmaya kalkarlardı da ondan. İnsanı, eti, siniri, duygulan ve düşünceleriyle arar tarar bulamazdım o örneklerin içinde; bol bol laf ebeliği, sözcük oyunları.

İçtenlikle kabul edelim ki bugün okullarımızda edebiyat dersleri öğrencilerin birazını kendine çekiyorsa, edebiyatın ne olduğunu gerçekten anlamış birkaç değerli öğretmen sayesinde çekebiliyordur; onların uğraşmaları, didinmeleri sayesinde.
Şunu demek isterim: Edebiyatı, okutulan ders programlarının dışında özel çabalarımızla seveceğiz. Şimdilik başka çıkar yol yoktur; ders kitaplarında adı bile anılmayan Türk şairlerini, hikayecilerini ve romancılarını, yapıtlarıyla birlikte yakından izlemeye, tanımaya yöneleceğiz. O zaman göreceğiz ki, Cumhuriyetten sonra, özellikle 1930'lardan bu yana, Türk edebiyatı eskisine göre değişmiş, çok gelişip renklenmiş, çok çeşitlenmiştir. (...)



Sözlü Yazılı Anlatım: Kompozisyon, İstanbul:1983, s. 218-220

http://www.mevsimsiz.net/

'dan Alıntıdır

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »