25 01 2014

Dürbün / Erdal Atıcı

Dürbün / Erdal Atıcı
 
21.10.2013

“İçerideki ve dışarıdaki bütün gurbetçilere...”

Kaç gündür siyah beyaz fotoğraflarımı arıyorum. Evin altını üstüne getirdim, yok!  Hiç fotoğraf durur mu kapısı penceresi bozulmuş bu eski evde! Anamın siyah çeyiz sandığından başka her yere baktım. Yok!

 

İçimde umut sandığa yöneldim. Eskiden hep kapağı kilitli olurdu. Çoktandır kilidi kırık. Zaten saklanacak ne kaldı her tarafı dökülen bu evde?

 

Kapağı ağır ağır kaldırdım. Sandıktan aniden çocukluğum çıktı. Çipil gözleriyle gülümseyerek baktı gözlerime... Aradan geçen bunca yıla karşın hiç değişmemiş. Yine gözleri ışık saçıyor. Bense içimde karanlık bir esintiyle dolaşıyorum kaç aydır! O yalnızlık ve karanlık kokan esinti beni buralara sürükledi. Ne kadar da yorgunum. Umudum dağların ardında. Dağlarınsa başı dumanlı! Geçmişimden bir ışık aramak benimki. O ışıkla yeniden aydınlatmak önümü. Yeniden yürüyebilmek, koşabilmek isteği...

 

Sandığın diğer köşesinde dürbün var. Üstünde bir çizik bile yok. Hiç yeri değişmemiş. Biliyordum yıllardır orada olduğunu. Biliyordum da hiçbir zaman bakmaya cesaret edememiştim. Oysa çocukluğumda ona dokunabilmek, onunla uzakları yakına getirmek ne kadar mucizevi bir olaydı! Çocuk kafamla akıl sır erdiremez, şaşar kalırdım. Nasıl oluyordu da çok uzaklarda karınca gibi görünen insanlar, ağaçlar, taşlar, kuşlar gözümün önünde büyük bir “dev”e dönüşüyordu?

 

Babam her zaman dürbünü koruma telaşındaydı! Düşürüp kırmamızdan, kurcalayıp bozmamızdan korktuğu için; elimize vermez, sandıktan çıkarır kendi eliyle gözlerimize tutar “Gördün mü?” “Gördün mü?” diye sorardı. Hepimize sırayla baktırdıktan sonra, bu sandığa saklardı onu. Nedense evin içinde her şeye dokunabilirdik de; dürbüne dokunamazdık.

 

Dürbün ve çocukluğum otuz beş yıl öylece kalmış sandıkta... Dürbün ve çocukluğum bir olup otuz beş yıl öncesine götürüyorlar beni...

                  ...

Bahçemizde rengârenk çiçeklere, sebzelere, meyvelere, gökyüzüne değecek sandığım uzun dut ağacına gözlerimi dikip dünyayı anlamaya çalıştığım çocukluk günlerimde; kırmızı kiremitli evimizin dumanı daha mı gri tütüyordu? Yoksa, yıllar geçtikçe ben mi öyle anımsıyorum? Kesin olarak bugün bile ayırdına varamıyorum.

 

O günlerde evimizde bir olağanüstülük olduğunu babaannemin evimize çok sık gelmesinden ve her seferinde babamla uzun uzun tartışmasından anlıyordum. Babaannem, karşısında diz çöküp boynunu büken babama; “Ne işin var ta Almanya’larda, Türkiye’de aç mezarı mı var? Bir bak çevrene kim yerini yurdunu bırakıp gidiyor?” gibi nice kızgın, kırgın ve üzgün sözler söylüyor; babam da, saygısını hiç bozmadan başı önünde onu dinliyordu. Başka zamanlar her şeye karşı çıkan, diklenen, isyan eden babam nedense babaanneme hiç karşılık vermiyordu...

 

Mevsim yaz olmalıydı, kapı pencere sonuna kadar açıktı. Hüzün soluduğum küçücük odamdan, gökyüzüne baktığımı, gökyüzünde milyarlarca yıldızın yarattığı ışık denizini hayranlıkla izlediğimi anımsıyorum...

 

Babamın sinirle kalkıp kahvehaneye gittiği gecelerde, babaannem sessizleşir, bir süre daha oturduktan sonra anama dönerek: “Hadi kızım Allah rahatlık versin, çocukları babasız bırakacak bu aklı kıt oğlan” der karanlığın içinde kaybolur giderdi. Ninem evimizin içindeki bütün ışıkları alır götürürdü sanki. Zaten ne kadar ışık kalmıştı ki evimizde!

 

Babaannemin ardından bakarken, olayları anlamaya çalışır, babamın Almanya’ya giderek, bir daha eve gelmeyecek olmasının ne demek olduğunu düşünür, yatağımın içinde döne döne sabaha karşı uyur kalırdım.

O günlerde babam sık sık kasabaya gidip geliyordu. Günlerin yaklaştığını anamın yüzündeki acıyla derinleşmiş çizgilerden anlıyordum. Anam, yemek zamanları bahçeden topladığı patlıcanı, biberi karışık kızartır, yoğurtlayıp önümüze koyar, “gürültü yapmadan karnınızı doyurun” der bahçeye çıkar giderdi. Herhalde hüzünlü yüzünü daha fazla göstermek istemezdi bize. Şimdi düşününce o günlerden anamın afakanlı ve üzgün yüzünü anımsarım hep.

 

Babam hazırlıklarını tamamladı. Gideceği günün gecesi, evimiz köylülerle doldu taştı. Babam, siyah gözlerini salonumuzun ortasındaki bir noktaya dikerek gelenleri dinledi. Hepsiyle teker teker vedalaştı, helalleşti. Hiç uyumadım o gece. Çaresiz yıldızlardan yardım bekledim. Babasız kalmanın ne büyük ağrı olduğunu o gece hissetmeye başlamıştım.

 

Sabah, anam, abim ve ablam babamla vedalaştı. Ben vedalaşmadım. İçimden, gitmesini hiç istemediğim babama sarılmak gelmedi. Kendimi hazırlıyordum uzun ayrılıklara! Evimizin önündeki sebze bahçesine saklandığımı, beni bulmak için sağa sola telaşla koştuklarını ve en son bahçe akıllarına geldiğini, beni saklandığım yerde bulduklarını, babamın beni kucağıma aldığını, öpüp kokladığını, ben ağlarken onun da hıçkıra hıçkıra ağladığını hiçbir zaman unutmadım…

 

Benim gibi babaannem de kırgındı. Babamı uğurlamaya gelmedi. Babamın gidişinden sonra yas ilan edip, evinden çıkmadığını, yanına gidip gelen komşular, anama hüzünlü sözcükler seçerek, uzun uzun anlattılar.

 

Babam bizim köyden Almanya’ya giden ilk işçi oldu sonunda.

 

Babamın gidişiyle evimizin ortasında oluşan koca boşluk, birkaç hafta sonra anamın bizlere daha fazla ilgi göstermesiyle yavaş yavaş kaybolup gitti. Bizler bütün akrabaların ve köylülerin gözünde birer öksüzdük. Bunu bakışlarındaki acıma duygusundan anlıyordum.

 

Babamın ilk mektubu bir ay sonra geldi. Sağ salim Almanya’ya varmış, bir metal fabrikasında çalışmaya başlamış, her şey yolunda gidiyormuş, bizleri çok özlemiş, buram buram tütüyormuşuz gözünde...

 

Ablamın o mektubu kutsal bir kitabın sayfası gibi onlarca kez saygı ile okuduğunu, bizim de sessizce dinlediğimizi, babaannem eve gelince bir kez daha okuduğunu dün gibi anımsarım.

 

Hepimiz ablamın başına toplanıp, hemen o gece kandil ışığında, babamın ilk mektubuna karşılık yazmaya başladık. Sonbaharın geldiğini, zeytinlerin karardığını, üzümlerin, portakalların sarardığını, ineklerin doğurduğunu, köpeğimiz Akkuş’un geceler boyunca uyumadan evimizi beklediğini, Sarı Osman’ın kızının düğününün olduğunu, sayfalar dolusu biz söyledik ablam yazdı. Babaannemse, biran önce köye dönmesini, dönmezse hakkını helal etmeyeceğini birkaç yerde tekrar tekrar söyleyip yazdırttı. Başka da hiç bir şey söylemedi.

 

Mektuplara en küçük çocuğun elinin resmi çizilirmiş. Mektuba benim elimi koyup kalemle kenarından gittiler. Elimin resmi ortaya çıkıverdi. Beş yaşında bir çocuğun eli ne kadar yer tutar ki! Elim gitti Almanya’ya. Karşılığında babamın kokulu mektupları geldi.

 

O yıl, benim ömrünün en uzun yılı oldu. Günler geçmedi. Ben yıldızlara bakarak Almanya’nın yerini bulmaya çalıştım. Yıldızlar o güne kadar benim en iyi dostlarım olmuştu. Bana gülümsediklerini, göz kırptıklarını sanırdım. Yıldızlar yalancı dostmuş, bunu babam Almanya’ya gidince anladım. Yıldızlar Almanya’yı bulmama hiç yardım etmediler. Ben de sonunda aramayı bırakıverdim.

 

Evimizdeki hüzün birden sevince dönmeye başlayınca, babamın Türkiye’ye döneceğini hissettim. Babaannemin yüzündeki hüzün de sevince dönüşünce içimden “babam kesin gelecek” dedim.

           ...

Yağmurlu bir nisan sabahı, evimizin önünde parıl parıl parlayan kırmızı renkli bir araba durdu. İçinden inen siyah takım elbiseli adamın babama ne kadar da benzediğini düşünmeye başlamıştım ki, ablam çığlıklar atarak arabaya doğru koştu. Ağabeyim ve anam da koşarak adama doğru gidince anladım ki, gelen babamdır. Arabanın bagajından iki büyük valiz indirdi. İkisini de sürükleyerek evimizin içine taşıdı.

 

Babaannem, kimden duyduysa; koşarak, soluk soluğa geldi. Babamın onun elini öpüşünü bir kenardan izledim. Babama karşı kırgınlığım geçmediğinden bir kenarda bekledim. İçin için de kızdım anama, ablama, ağabeyime. Hele babaannemin teslimiyetine, daha çok içerledim. Babam “sarı oğlum neden gelmiyor?” dediğinde, sırf onu kızdırmak için; “bu adam da kim ana?” dediğimi, şimdi bile içten bir gülümsemeyle anımsarım.

 

Çok üzülmüştü babam. “Demek ki, memleketi gibi çocukları da yabancılaşıyor Almanya’daki işçilere” diye mırıldandı...

 

Babamın geldiğini duyan konu komşu evimize akın etti. Erkekler babamın getirdiği yabancı sigaradan yakıp, anlattığını can kulağıyla dinlemeye başladı. Anımsadığım kadarıyla, babam Almanya’nın düzenini anlatıyordu. İş disiplinini, işçi haklarını... Köylülerimiz, babamı dinleyip her seferinde; “yok üleee, yok üleee!” diyerek şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı.

 

Gelenler, babamın Almanya’dan getirdiği çayı, kahveyi içip, sarı uçlu sigaraları tüttürdüler,  gece yarısına doğru de kalkıp gittiler.

 

El ayak çekilince, babam getirdiği valizleri açtı. Ağzına kadar doluydu ikisi de. Neler yoktu ki; gömlekler, pantolonlar, yiyecekler, içecekler, daha neler neler...

 

Ağabeyime ve bana oyuncak tabanca getirmişti. Elimize tutuştururken, “gerçek gibidir, vara yoğa kurşun harcamayın. Vuramayacağınız birine doğrultmayın.” demişti gülerek. 

 

Ablama da kocaman bir bebek getirmişti. Yatırınca ağlayıp uyuyan. Kaldırınca gülerek uyanan, benim boyumda bir bebekti. Görenlerde şaşkınlık uyandıran bu bebek otuz kırk yıl evimizin bir köşesinde gelene gidene güldü ağladı.

 

Babam iki tane duvar halısı getirmişti. Bunlardan biri bizim odanın duvarına asıldı. Geyikler vardı üstünde. O geyikler bana yıldızları unutturdu. O günden sonra geyiklere bakıp uyudum. Geyiklere bakıp uyandım. Babam Almanya’da çoğu yerde geyik olduğunu ve bunların hiç avlanmadığını söylerdi. Ormanlar özgür geyiklerle doluymuş. Devlet bunların sayısını bilirmiş. Bir tanesi kaybolsa herkes seferber olurmuş...

 

Babamın valizden son çıkardığı siyah kayışlı, iki camlı, camlardan bakınca uzağı yakına getiren siyah bir alet oldu. Adı dürbünmüş. Harika bir aletti. Dürbün sayesinde bütün uzakları yakın etmiştik. Bizi göremeyen insanları rahatça görüyor, hareketlerini izleyebiliyorduk. Bizim dürbünün ünü kısa sürede çevre köylerde de duyuldu. Yitiği olanlar, ava gidenler dürbünümüzü alıp götürmek istediler. Babam baktı baş olmayacak, “yok” dedi gelenlere. Sandığın dibine sakladı anam. Çıkarmadı o günden sonra...

 

Babam Almanya’ya bir daha dönmedi. Çalışmak mı zor geldi? Babaannemi mi kıramadı? Annemden mi ayrılamadı, hiç bilemedik! Ama, Avrupa’yı görmüş bir adam olarak köyde hep sözü dinlendi. Bizleri okuttu, köyde bırakmadı. ..

              ...

Dürbünü sandığın dibinden çıkarıp bahçeye çıktım. Babam çocukları, gelinleri ve torunlarıyla koyu bir sohbet başlatmıştı. Oldum olası güzel konuşurdu.

 

“Bakın ne buldum” diyerek sohbetin içine dalıverdim.

 

Ablam; “aaa, babamın Almanya’dan getirdiği dürbün. O hala duruyor muymuş?” dedi.

 

Oğlum; “baba bakabilir miyim?” diye yanıma geldi.

 

Babama dönüp; “baba, otuz beş yıl önce köyde elektrik bile yoktu. Sen Almanya’dan bir lüks ya da ışıldak getireceğine bu dürbünü getirmiştin. Kimseye de dokundurtmadın, bunun nedenini hep merak etmişimdir” dedim.

 

Babam bir an durdu, gözlerini yere dikti; “o dürbünün ilginç bir hikâyesi vardır” dedi.

 

“Çalıştığım fabrikada bir Alman işçi arkadaşım vardı. Adı, Hans’tı. Almanlar gezip tozmaya, yiyip içmeye çok düşkündürler. Cumartesi, pazar onları kolay kolay kimse çalıştıramaz. İki gün, sevgilisiyle, eşiyle, dostuyla gezerler... Onların yerine tatil günlerinde Türk işçileri yüksek ücretle mesai yaparlar.

 

Hans’ın bir de kız arkadaşı vardı. Gece gündüz birlikteler. İzin günleri iki gün boyunca içip geziyorlar. Para dağ olsa dayanmaz! Bir Cuma günüydü, Hans’la yan yana çalışıyoruz. Sıkıntı içinde. Bunu davranışlarından anlıyorum. Bir şey söyleyecek söyleyemiyor, ‘Hans senin bir derdin var’ dedim. ‘Yok yok bir şeyim...’ diye kekeledi. Dedim ki, ‘biz seninle aynı yerde çalışıyoruz ve aynı kaderi paylaşıyoruz. Biz Türkler, arkadaşımız, dostumuz için her şeyi yaparız! Derdini söyle ki derman olalım.’ Hans kızardı, bozardı sonunda söyledi; ‘Yarın kız arkadaşımla buluşacağım; ama hiç param yok,’ dedi. ‘Üzüldüğün şeye bak ben sana borç para veririm’ dedim. ‘Biz dostuz’ diye yineledim. Akşam mesai bitti. Duşumu alıp giyinirken, Hans elinde bu dürbünle çıkageldi.  ‘Ben bunu satmak için getirmiştim. Bu dürbünü sana çok ucuza satayım.’ dedi. Ben ne kadar para önemli değil, bana borcun olsun, sonra verirsin dediysem de, ‘almam o zaman parayı’ dedi. Çıkıp gidecekti, ‘peki, ne kadar dersen alacağım.’ Aldığının yarısına sattı. ‘Ne işime yarayacak bu?’ diyemedim. Öyle söylesem parayı almadan çekip gidecekti. Yanımdaki tüm parayı Hans’a verip yaya olarak evin yolunu tuttum. Evdeki arkadaşlar elimdeki dürbünü görünce şaşırdılar, hep bir ağızdan, ‘ne olacak o dürbün?’ dediler. Yanıtlaman valizimin bir köşesine usulca koydum, bir daha da hiç çıkarmadım oradan.”

 

Babam elimden alıp dürbünü usulca okşadı:

 

“Zavallı Hans, dürbünü bana sattıktan birkaç ay sonra, metal kazanın patlaması sonucu feci bir şekilde öldü. Hans’ın hatırasıdır bu dürbün bana…”

                                           

 

Erdal Atıcı

Gerçekedebiyat.com

51
0
0
Yorum Yaz