CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLER

11/5/2009 · Kategori: Söyleşi

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 2

'Ülkede yaşanan her şey mizah malzemesi'

'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne değer görülen karikatürist Ali Şur, yaşamını karikatür sanatına adamış.

Selda GÜNEYSU

ize ödül getiren karikatürünüz hakkında bilgi verir misiniz ?- Ödül aldığım karikatür, yerel seçimler dönemini konu ediniyor. Yani güncel bir olayı yansıttım çizgilerime. Siz de çok iyi biliyorsunuz, yerel seçimler öncesinde, Tunceli'deki seçmenlere buzdolabı, çamaşır makinesi, çek-yat gibi eşyalar dağıtıyorlardı. Bütün basın bu yardımlardan söz ediyordu. Bir gün, bir televizyon kanalında, muhabirin, yardım alan köylülerle yaptığı söyleşiyi izliyordum. Muhabir sırtında buzdolabı taşıyan bir köylüye, 'Köyde elektriklerin olmadığı söyleniyor. Bu buzdolabını nasıl kullanacaksınız' diye sordu. Köylünün verdiği yanıt çok anlamlıydı: 'Evet, bu buzdolabını evime götüreyim de elektrikler yok. Bu seçimde buzdolabı, çamaşır makinesindeki oylar kime gidecek?' Yani karikatüre konu olan espri aslında bana değil, köylüye ait. Durumun vehametini çok güzel özetliyordu bu sözler. Söz çok hoşuma gitti ve hemen not aldım. O gün de bu karikatürü çizmeye başladım. Yurttaşlar da oylarını kutular yerine bu buzdolaplarına, çamaşır makinelerine atıyorlar.

'12 EYLÜL DÖNEMİNDEN BETER DURUMDAYIZ'

Yaşamımı karikatür sanatından kazanıyorum diyorsunuz. Ancak günümüzde karikatür sanatına gereken önemin verilmediğine, hatta bazı karikatüristlere iktidar tarafından çok sayıda dava açıldığına tanık oluyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz?- Maalesef çok doğru. Bizim içinde bulunduğumuz durum, 12 Eylül döneminden bile beter. Demokrat Parti (DP) iktidarı öncesinde ülkede karikatüristler altın çağını yaşıyordu. Hemen hemen her gazetede çok sayıda karikatür sanatçısı görev yapıyordu. Çok iyi para kazanıyorlardı o dönem karikatüristler. Sonra DP iktidara geldi. İktidar karikatüristlere baskı uygulamaya başladı. Biliyorsunuz ardından da 12 Eylül süreci yaşandı ülkede. 12 Eylül dönemi de karikatür sanatı için sancılı bir süreçti. Dönemin en önemli karikatür dergilerinden biri olan Gırgır kapanmak zorunda kaldı. Bazı karikatürcüler hapis yattı, vuruldu. Ancak tüm bu yaşananlara karşın karikatür sanatı o günlerde bile bugünlerde olduğundan çok daha önemliydi. İnsanlar bir şekilde işlerini yapabiliyorlardı. Karşı koyuyorlardı, mücadele ediyorlardı. Ancak bugün durum böyle değil. Bugün iktidar karikatür sanatından çok hoşlanmıyor. Çünkü karikatür sanatı yapı itibarıyla muhalif. - Bugüne değin 76 ödül kazandım dediniz karikatür sanatından. Bu ödüllerin sizin sanatınıza ne tür etkileri oldu?- İnsan ürettiklerinin karşılığını alınca mutlu oluyor tabii. Ödüller teşvik ediyor, sorumluluk yüklüyor. Hep daha iyiyi hedefliyorsunuz. Düşünceleri daha güzel ifade edebilmenin yollarını arıyorsunuz. Ödüllerin sahiplerine verilmesi sırasında diğer karikatür sanatçılarıyla tanışıyorsunuz, onların yaptığı çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Değişik ülkeleri görüyorsunuz. Bu ülkelerin kültürlerini tanıyorsunuz. - Bugün ülkedeki birkaç mizah dergisinin dışında ülkede yaşanan sorunları eleştirel bir dille topluma sunacak bir karikatür sanatının varlığından söz etmek ne yazık ki pek mümkün değil. Karikatüristler de eleştiriye uzak duruyor gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Evet. Bugün hatırı sayılır karikatüristlerin dışında, ne yazık ki eleştirel tavrını sürdüremeyen karikatüristlerin sayısı azımsanmayacak ölçüde çok. Çünkü toplumsal çürüme, karikatüristlere de yansıdı. Bir karikatürist her şeyden önce toplumsal olayları iyi değerlendirmeli ve bu olayları en iyi şekilde karikatürlerine konu edinmeli. Toplumun o olaylarda göremediklerini bir çizgiyle en iyi şekilde ifade edebilmeli. Üstelik bizim ülkemizde bir günde yaşanan pek çok olay karikatüre konu olabilir. Her şey mizah malzemesi öyle düşünüyorum. Başbakan'ın sözlerinden tutun da kazalara, yurttaşlara değin.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Şiir muhalif bir sanattır'

'Çıplak Su' adlı dosyasıyla Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanan Hüseyin Atabaş ile şiirlerini konuştuk.

Selda GÜNEYSU

-Bize biraz kendinizi anlatır mısınız? Ne zamandan beri şiir yazıyorsunuz?- 10 Temmuz 1942 tarihinde, Trabzon'un Vakfıkebir ilçesinde doğdum. Annemin söyleyişiyle; çocuk denecek yaşta askere gitmeyeyim diye, İkinci Dünya Savaşı bitmeye yüz tuttuktan sonra, yani 8 Eylül 1945'te doğmuşum gibi nüfus kaydına geçirilmişim. 11 yaşımda doğum yerim olan Yalı beldesinde ikinci sınıftan ilkokula başladım. Sonra Elazığ, Kütahya, Trabzon ve Ankara'da okuyarak liseyi bitirdim ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne devam ettim. Sonra Ordu Yardımlaşma Kurumu'nda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ), Ankara Anakent Belediyesi'nde ve Ankara Üniversitesi'nde olmak üzere 35 yıllık bir çalışma yaşamı ve emeklilik... İlk şiirim, 19 yaşındayken, yani 1 Mayıs 1961 tarihinde yayımlandı. O günden bugüne sürüp geliyor işte. Sekiz şiir kitabım yayımlandı, dokuzuncusu ve onuncusu hazır.

'YUNUS NADİ TAM BİR YURTSEVERDİ'

- Daha önce de ödüller aldınız; bu nedenle sormak istiyorum, ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?- Evet, ödüller aldım; ama ben ödül peşinde koşmam, buna karşın ödüllerin önemini ve işlevini de yadsımam. Ödül, alana ya da verene ne kazandırır? Bir ödüle niçin katılınır? Ülkemizde yılda yaklaşık otuz kadar şiir ödülü veriliyor. Ben onlardan üçüne, dördüne katılmışımdır, bunlar: 'Türk Dil Kurumu Ödülü', 'Yunus Nadi Ödülü' ve 'Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ydü. Ödül, onu alan kişiye bir sorumluluk yükler. Ödülü veren kurumun ya da ödülün adına verildiği kişinin, adına ödül konulmasını hak etmiş olması gerekir. Bir başka neden de, ödül seçici kurulunu oluşturanların saygınlığı olması gerektiğidir. Eh biraz da verilen ödülün maddi değeri bir yaraya merhem olacak gibiyse hiç fena olmaz. Eğer tüm bunlar ve belki daha da fazlası varsa, o ödül bir saygınlık kazanmış olur ve herkes değilse de, saydığım nedenlerle ödülü almak isteyenlerin de niteliği, saygınlığı olur. 'Yunus Nadi Ödülleri'nin saygınlığı da, ödülün adına verildiği kişinin saygınlığından geliyor. O insanın saygınlığının nereden geldiğini bugünkü gençlere anlatmak gerekir ki, bu durum ödülü anlamlı kılan öğelerden biridir. Ben burada çok kısaca iki üç şey söyleyeyim: Yunus Nadi yurtseverdi, antiemperyalistti, ülkesinin bağımsızlığından yanaydı ve bunları gerçekleştirmek için savaşım vermiş bir insandı. Bundan büyük saygınlık mı olur?

'ŞİİRE VERİLEN EMEK BİR ÖMÜRDÜR'

- Pek çok genç şiire meraklı. Ancak bu gençlere edebiyat alanında kapıların açılmadığı söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Gençlerin de edebiyat kapısını açmak için nelere gerek olduğunu sezinlemesi, öğrenmesi ve o doğrultuda donanım edinmesi gerekir. Yoksa kimsenin kimseyi edebiyat dünyasına, şiir ortamına sokmamak gibi bir hakkı, bir yetkisi, hatta gücü yoktur. Ama gençlerin o kapıyı açmaları için bir emek vermek gerektiğini bilmeleri ve o emeği vermeleri gerekir, o da bütün bir ömürdür.- Bize, bu yıl 'Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer görülen eserleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Ne tür şiirler yer alıyor oluşturduğunuz dosyada? Bu dosyada yer alan şiirlerinizden en çok hangisini seviyorsunuz?- Çıplak Su adını verdiğim bu dosyada, insanlık hallerini bütün çıplaklığı ile ama şiir dili ile sarmalayarak vermeye çalıştığım şiirler var. Doğal olarak bunlar çok özel bir çalışmanın sonunda ortaya çıkan ürünler değil, benim şiirimin geldiği yerin ortaya konulması gibi bir şey. Yalnızca biçimsel olarak kendime göre kimi yenilikler denedim yine de.. Dosya; 'Beklemeler', 'Uğultu' ve 'Adamlar Adamlar' bölümlerinden oluşuyor. İlk bölümde aşk ilişkilerinin ve durumlarının ağır bastığı şiirler, ikinci bölümde dünyanın bir uğultudan ibaret olduğunu söylemeye çalışan şiirler, üçüncü bölümde de örneğin Cemal Süreya gibi, Bob Dylan gibi, İlhan Berk gibi, Hasan Ali Toptaş gibi şair-yazar büyüklerime ve dostlarıma göndermeler yaptığım şiirler var.

Rusya ve Kurtuluş Savaşı

Rasim Dirsehan Örs, Sosyal Bilimler Araştırması dalında 'Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri' adlı dosyası ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı.

Özge KESKİN

Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırması ödülü, 1963 İçel doğumlu olan Rasim Dirsehan Örs'ün Yunus Nadi Ödülleri'nden aldığı ilk ödülü değil. Örs, 1986 yılında üniversite son sınıftayken Yunus Nadi Ödülleri Mizah Öyküsü Yarışması'nda 'Çok Kötü Etmişsin Memet' adlı öyküsü ile de ödül almış. Şu anda Rusya'da yaşayan Örs, Üniversite yıllarında Gıgır dergisinde de birçok öyküsü yayımlanan ve edebiyatın, yazmanın, araştırmanın çocukluğundan beri hayatında çok önemli bir yer kapladığını belirten Örs, bu konuda babası Naci Örs'e çok şey borçlu olduğunu belirtiyor: 'Anadolu'nun aydınları yalnız olurlar; hele ki eskiden. Çünkü o zamanlar şimdiki gibi iletişim araçları ve çağımızın imkânları yoktu. Halk da şu zamana kıyasla daha cahildi. Yani danışacak, öğrenecek bir iki kişi bulabilirsiniz, o da şanslıysanız. Bilgiden yoksun kalırsınız. İşte o zaman kitaplara sığınırsınız. Onlar size yarenlik ederler. Benim yaşadığım yerde de elektrik yoktu, su yoktu ama halk kütüphanesi vardı. Zamanımın çoğunu bu kütüphanede okuyarak ve araştırarak geçirirdim. Bana bu ödülü kazandıran araştırma özelliğimi de işte bu kütüphaneye ve beni okumaya, araştırmaya teşvik eden babama borçluyum.'1986 yılında kazandığı ödül sonrasında Rıfat Ilgaz ve Nadir Nadi'nin kendisi ile özel olarak ilgilendiğini ve çok destek olduklarını söyleyen Örs, gelecek kaygısı nedeniyle profesyonel anlamda yazmaya devam edemediğini fakat amatörce yazılarına hiç ara vermediğini söylüyor.

BU TARİH BİZİM TARİHİMİZ

Ona bu yıl Yunus Nadi Ödülleri'nde 'Sosyal Bilimler Araştırması' dalında ödül kazandıran bu dosya çalışmasının nasıl ortaya çıktığını sorduğumuz Rasim Dirsehan Örs 'Aslında tesadüf diyebiliriz' diyerek başlıyor söze ve şöyle devam ediyor: '2004 yılında Rusya'da televizyon izliyordum. Kültür Kanalı'nda bir spiker bir şeyler anlatıyordu. Rusçam da bu kadar iyi değildi o zamanlar. Spiker konuşurken bir baktım, arkadaki görüntüde Taksim Meydanı. Gurbette yaşadığınızda ülkenizle iligili bir şey gördüğünüzde hemen dikkat kesiliyorsunuz. Sonra daha dikkatli dinlemeye başladım ve spikerin Türkiye, Rusya ve Kurtuluş Savaşı'ndan söz ettiğini fark ettim ve spikerin söylediğine göre Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na Atatürk'ün emriyle Rus Büyükelçisi'nin heykelinin de dahil edildiğini öğrendim.' Kendi tarihi ile ilgili yeni bir şey öğrenmiş olmaktan mutluluk duyduğunu, fakat önünden yüzlerce kez geçtiği halde bir Türk olarak o güne kadar hiç bilmediği bir şeyi Rus kanalından öğrenmenin de onu biraz rahatsız ettiğinin altını çizen Örs, bu konunun kendinde merak uyandırdığını ve araştırma yapmaya başladığını söylüyor. Önce kendi kendine araştırmaya koyulan Örs, daha sonra konunun uzmanı kişilere de danışmış, fakat bu konuda onu tatmin edecek bilgiye bir türlü ulaşamamış. Bu bilgi boşluğunun onun bu araştırmaya daha ciddi bakmasını sağladığını belirten Örs, 'Bunları bilmezsek neyi bileceğiz? Bunlar bizim tarihimiz' diyor. Kendini tamamen bu araştırmaya adayan Rasim Dirsehan Örs, neredeyse Rusya'daki bütün kütüphaneleri dolaşmış. İlk başlarda daha genel bir araştırma yapmayı düşünürken de araştırma öyle dallanıp budaklanmış ki konu Rus basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri'ne kadar gelmiş. Yüz binlerce sayfalık tarama yapan Örs, bu bilgileri arşivlemeye de başlamış. Sonunda bu çalışmayı elde etmiş.

VEFA BORCUMU ÖDEDİM

Türkiye'de yaşamasa da burada olup bitenleri internet aracılığı ile her zaman takip ettiğini, gazetemizin de sıkı bir okuyucusu olduğunu söyleyen Örs, 'Benim akademik bir unvanım yok. Ama bu kadar yoğun ve emek gerektiren bir çalışmanın da boşa gitmesini istemedim. Cumhuriyet'i de internetten sürekli takip ettiğim için Yunus Nadi Ödülleri'nin duyurularını görüyordum. Ben de şansımı denemek istedim. Ayrıca bugün biz varsak bunu Cumhuriyete borçluyuz. O yüzden onun kuruluşunu çok iyi bilmeliyiz. Ben de bu çalışma ile, imkânlarım dahilinde; beni var eden topraklara borcumu ödedim' diyor. Rasim Dirsehan Örs, Yunus Nadi Ödülleri'nin farkını da şu sözlerle anlatıyor: 'Ben yıllar önce bir kez daha yaşamıştım bu mutluluğu ve gururu. Bu yıllar süresince ben değiştim, dünya değişti fakat Yunus Nadi Ödülleri ve Cumhuriyet gazetesi hâlâ aynı istikrarla devam ediyor. Anlamından hiçbir şey yitirmeden yoluna devam ediyor!'

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

  

******************************************************

******************************************************

Necati Göksel, yeni romanı 'Kayıp Yolcu'yu anlattı

'Politik bir roman yazmadım ama'

Kaybolan bir yolcu otobüsü, bir daha kendilerinden haber alınamayan yolcular... On beş yıl sonra ise yayılan şaşırtıcı hatta biraz ürkütücü bir söylenti: Kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur. Geride kalan akıllısı, delisiyle tüm bir ahalinin halini varın siz düşünün! Bir kere hiçbir şey artık aynı olmayacaktır. Kayıp yolcuların efsaneleşen hikâyesi aslında herkesin kendi kayıp halini nasıl yaşadığını bir turnusol kâğıdı gibi yüze çıkaracaktır. Ve romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahramanın dediği gibi 'Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanacaktır.' Önceki romanları gibi bu romanı da sinematografik Necati Göksel'in. Zaten onun istediği de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Necati Göksel ile 'Kayıp Yolcu' adlı romanını konuştuk.

Gamze AKDEMİR

enel izleği açarak başlayalım söyleşimize.. - 15 yıl önce küçük bir şehirden İstanbul'a doğru yola çıkan bir otobüs fırtınalı bir gecede, Kızılırmak yakınlarında ortadan kaybolmuştur. Unutulmaya yüz tutmuş bu olay, kayıp otobüsün ortaya çıktığı ve şoförünün birine yol sorduğu söylentisiyle tekrar gündeme oturur... Kulaktan kulağa dolaşan mucizevi bir olay her duyanın katkısıyla katlana katlana, çığ gibi büyür ve sonunda yine söylentiyi ortaya çıkaran toplumun omuzlarına yığılıp kalır. Eski defterler yeniden açılır. Kirli çamaşırlarının ortaya saçılmasından korkan ya da bu söylentinin sonuçlarıyla itibar kaybına uğrayacağını düşünen şehrin kaymak tabakası olayı haber yapan gazete üstüne baskı kurmaya çalışır. Şehir genç bir gazete muhabirinin etrafında gelişen zincirleme olaylarla toplumsal bir çılgınlık hatta cinnet yaşamaya başlıyor. Biz romanda hem bu toplumsal hezeyan halini, aynı anda bir gencin umutlarını, aşklarını, kendini var etme çabasını birbiri içine geçmiş bir olay örgüsü halinde okuruz.

HER ŞEY BİREYDE BAŞLAR

- Söylenti, sır' Zihni uyuşturan, mantığa set çeken, fikri sabite uygun adım yürüten afyoni dürtü... Romanınızda da bu afyonu ilk önceleri hayli çekiyor kahramanlar... sonra sanki inanmak işlerine geliyor bir yerde... 'Mesele bir delinin sözleri değil, herkesin konuşacak bir hikâyesi olması ve hikâyenin otobüs olayına bağlanması' değil mi? - Kayıp Yolcu karanlığı korkuyla anlamlandırmaya çalışan insan zihnini sorgulayan bir roman. Bilinmezlik verimli bir umut toprağı bulunca kendi esrarını yaratıyor. Anlamlandırılamayan olaylar ya da mantığa sığmayan toplumsal yaşantılar insan aklında kendi yollarını bulup, mana ediniyor. Böylelikle bireyde başlayıp topluma yayılan söylenti bir mite dönüşüyor. Kayıp Yolcu'da romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahraman bir yerde şöyle der: 'Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanır.' Kayıp Yolcu, belirli koşullar altında insanların mantığa aykırı davranma eğilimlerini ortaya koyduğu gibi gerçekle hurafenin, hakikatle söylentinin nasıl kolayca yer değiştirebileceğini anlatıyor. Evet, haklısınız romanda esas olan bir delinin sözleri değil, herkesin o sözlerle canlanacak bir hikâyesi olması ve o hikâyeyi yeşertecek bir garip atmosferin şehri sarmış olması temel alınıyor. İnsanoğlu kendi varoluşunun anlamını bilebilseydi ne bunca inanç, felsefe ve öğreti olurdu ne de inanacak bir şey arama çabası.- Söylenti bir turnusol kâğıdı gibi, varın yoğun gerçek yüzünü, sırları, suçlulukları ortaya çıkarıyor... Geçmişle hesaplaşıyor ahali... Geniş kertede toplumsal cehalet, cinnet ya da hezeyan haline de sıkı göndermeler içeriyor roman. Bundan hareketle 'Kayıp yolcu kim?' sorusunun yanıtı neden 'hemen herkes'tir?- İnsan kendini yaratmadıkça kayıp yolcu olarak kalacaktır da ondan. Kitapta genç gazeteci Gani dışında hiç kimse kendisini biçimlendirmek, seçimler yapmak ve bu seçimlerle kendi kendini yaratmak çabası göstermiyor. Çoğu zaman önümüze ne konulursa onu hemen kabullenmeye hazırız. Hep kolay olanı seçiyoruz. Kendimizi, durumumuzu, varlığımızı ve onu dönüştürmek istediğimiz şeyi sorgulamaktan korkuyoruz. Çünkü bu çaba ister. Sonra da geçmişe dönüp pişmanlıklarımıza kahredip duruyoruz. Romanda aslında muğlak kalan bir şey var; 'Deli' Yılmaz gerçekten otobüsten bahsetmiş midir, yoksa bunu Gani mi uydurmuştur? Her ne olursa olsun insanlar karanlıktan ancak korkuyla başka bir şeye sığınarak kurtulmaya çalışıyorlar. Ya inanıyorlar ya da reddediyorlar ama sorgulayan pek az; hem romanda böyle hem yaşantımızda böyle. Roman tam da bu sorgulamayan halimize dokunduruyor.

EVRENSEL TEMALI BİR ESER

- Bir gazete haberi ve bu gazete haberinden rahatsız olan çevreler... Gazetenin yakılması, canlara kastedilmesi, genç gazeteci Gani'nin sözleri; 'Bilin ki, gazetemizin yakılması bize saldıranların yenildiğinin ispatıdır. Çaresizliklerinin ve korkularının ispatıdır. Özgür sesinize, güdümlü olmayan kaleminize sahip çıkın, öfkenizi yararlı bir şey için kullanın.' Politik bir roman olarak düşünmedim ama günümüz gidişatına göndermelerde bulunulan hayli satırlar da yok değil... Neden?- Ben politik bir roman yazmadım. Evrensel temalı bir eser ortaya koymaya çalıştım. Fakat öte yandan eğilip bükülmemek, dik durmak da bir politik duruştur. Bizim gibi demokrasinin tam anlamıyla özümsenmediği ülkelerde demokrasi havarisi geçinenler ufak bir eleştiri rüzgârı esince kartondan heykeller gibi bükülmeye, maskelerinden sıyrılmaya başlıyorlar. Zaten politikacıların işadamı, işadamlarının basın patronu, basın patronlarının şakşakçı olduğu bir ülkede ne duruştan, ne ilkeden ne de demokrasiden söz edilebilir. Kuvvetler ayrılığı demokrasinin temel doktrini olmalıyken, iktidara her gelen tüm kuvvetleri kendi elinde toplamak isterse ne kadar demokratik olabiliriz ki? Özünde sadece bugüne değil, on yıllardır bu ülkede basın özgürlüğüne ve aslında fikir özgürlüğüne karşı yapılanlara bir karşı duruştur yazdıklarım. Halk her zaman kitaptaki gibi bir heyecanla basın özgürlüğüne sahip çıkmasa da son tahlilde bu özgürlüğe kastedenlerin biletini kesmeyi biliyor. Belki de ben böyle düşünmek istiyorum.

SİNEMATOGRAFİK EDEBİYAT...

- Uzakdoğu, Hint ya da Afrika filmlerinin vazgeçilmez öğelerinden biridir ya hani doğa... Hayli sinematik olduğunu düşündüğüm 'Kayıp Yolcu'da dikkat çeken noktalardan biri de bu; doğa ve elbette hey gidinin Anadolu'su... Yanılmadıysam eğer, açar mısınız bu yaklaşımı, duyguyu ve sinema-edebiyat hattını...- Gelişmiş Batı ülkelerine gittiğinizde eskiye dair, kendilerini oluşturan her şeyin yerli yerinde durduğunu görüyorsunuz. Bizse şehirlerimizin 10-20 yıl önceki hallerini bile nostaljik bir duyguyla hatırlıyoruz. Neye sahip olduğunu bilmeyen, onun değerini ancak kaybedince anlayan -hatta anlamayan- savruk bir toplumuz. Kayıp Yolcu aslında ülke insanının kendi kayıplığının farkında olmayışını da anlatan bir kitaptır. Romanda 1970'li 80'li yılların tadını hissedebilirsiniz. Kayıp Yolcu şehirlerin dokusunun korunduğu, yeşilin, böceğin, çiçeğin ve hatta yağmurun kokusunu aldığınız bir romandır. Bundan önceki romanlarım gibi bu romanım da sinematografik bulundu. Çünkü okumuyor adeta izliyorsunuz diyorlar. Zaten benim yapmak istediğim de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Elbette edebiyat kadar sinemadan besleniyor oluşumun, görsel algılayışımın tüm algılarımın üstünde olmasının etkisi var bunda. Kendisini romanın içinde bulan, yaşayan ve sonra bana teşekkür mesajı gönderen okurların varlığı beni gerçekten mutlu ediyor... gamzeakdemircumhuriyet.com.trKayıp Yolcu / Necati Göksel/ Altın Kitaplar/ 286 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

Okuduğum Kitaplar

Çok Uzaklarda Bir Yaz ve Vakıf

Mehmet Açar'ın Çok Uzaklarda Bir Yaz'ı (Nisan 2009, Turkuvaz) ilk gençlik çağına özlem duyan bir yazarın anıları gibi başlıyor. İlk sayfalarda anlatıcı okurları 1977 yılının yazına, Kuzey Ege'de yeni gelişen bir tatil beldesi olan Altınoluk'a götürüyor. Çoğunlukla orta sınıfın, memur ailelerinin küçük birikimleriyle yaptırdıkları yazlıklarında geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin sıkıntısını paylaşan üç arkadaşı tanıyoruz; Ali, Mustafa ve anlatıcı. Bu üç arkadaş arasında sıkı bir dostluk olsa da anlatıcı hep kendini Attilâ İlhan'ın ünlü şiirindeki 'üçüncü şahıs' olarak hissediyor. Biraz yalnız, biraz dışlanmış'

METİN CELÂL

Aralarına bir kızın, Hümeyra'nın katılması bu üçüncü şahıslığı iyice belirginleşir. Hümeyra kendisine yakınlık gösteren anlatıcıyı değil, kendisine ilgi göstermemesine rağmen tüm kızların ilgi odağı olan Ali'yi tercih eder. Ali, Hümeyra ile tam anlamıyla bir aşk ilişkisine girmez, cinsellik temelinde bir bağ kurar ve diğer zamanlarda sıradan bir arkadaş gibi davranır. Ama bu davranışı Hümeyra'nın ona bağlanmasını ve bu durumu kabullenmesini engellemez. İlerleyen sayfalarda Mehmet Açar'ın romanı anı anlatır gibi kurmayı bilinçle tercih ettiğini anlıyoruz. Anlatıcı, 'iki binli yıllarda, Beşiktaş'ın arka sokaklarındaki ucuz, güneş görmez bir bodrum katının rutubetli duvarlarının arasında' geçmişini deşip, bir anlamda kendiyle hesaplaşırken hem hüzünlü, kırık aşk üçgenleri kuruyor hem de geçmiş ne kadar doğru ve doğrusal hatırlanabilir sorusunu sorduruyor. Sonuçta anılar herkesin kendi bakış açısına göre anlatılır. Zaman zaman anlatıcının arkadaşlarıyla anılarını paylaşması ve onların ya bu olayları farklı hatırlamaları ya da hiç öyle bir olay hatırlamamaları bunun bir göstergesi. Çok Uzaklarda Bir Yaz'ın kahramanları üniversite çağına girerken ülkede siyasi olaylar da ivme kazanıyor. Romanın anlatıcısı da Türkiye İşçi Partisi olduğunu tahmin ettiğimiz, var olan yaşam biçiminin silahla değil de barışçı yollarla değiştirilebileceğine inanan bir örgütlenmenin içinde yer alıyor. Ama o daha devrimci eylemciliğin ilk adımlarını atarken 12 Eylül Darbesi geliyor. 78 Kuşağının siyasi eylemliliğini yaşayamamış, ama darbe sonrası kuşağının apolitik sorumsuzluğunu da benimseyememiştir. İçinde hep bir umutla devrimci eylemlerin tekrar başlayacağını bekler, ama 90'larda üniversitelerde başlayan sol hareketlerle bir bağlantı kurmaz. Altınoluk'ta yazları buluştuğu arkadaşları üniversiteye girip İstanbul'da yaşamaya başlayınca hayıtnda yeni bir evre başlar. Bazı günlerini Ali ve Mustafa'nın evinde geçirirken Ali'nin Hümeyra ile cinsellikle sınırlı ilişkisine şahit olacak, belki de bu ilişkiye gösterdiği tepkinin de etkisiyle ama daha çok 78 Kuşağı'nın etkisiyle idealize edilmiş, oldukça da ahlakçı bir aşk anlayışı geliştirecektir. Aşırı ahlakçı, muhafazakâr hayat anlayışındaki anlatıcı böyle bir aşkı yaşayabileceği bir partner arayacak sonunda bir kez karşılaşıp vurulduğu Nilüfer'de bu aşkı hayata geçirebileceğini umacaktır. Zengin bir ailenin zeki ve güzel kızı olan Nilüfer'in açık ve rahat davranışlarını doğru yorumlayamaz, ona yeterince içten karşılık veremez. Nilüfer de ilk birkaç aydan sonra onun kendisine mesafeli durduğunu düşünerek aşkına karşılık bulamadığı kanısıyla uzaklaşmaya başlar. Anlatıcı ise Nilüfer'in kimliğinde idealize ettiği aşkı bir türlü doğru yorumlayıp noktalayamaz. Bu arada, yıllar sonra kısa sürede kendisine sırılsıklam âşık olan ve aşkla, tutkuyla dolu üç gün yaşadığı Hümeyra'yı da anlayamaz, onun aşkına karşılık veremez. Belki de sonunda bulduğu gerçek aşkı Nilüfer'le tekrar birlikte olma umuduyla yaşayamaz, reddeder. Mehmet Açar, Çok Uzaklarda Bir Yaz'da yitik aşkların izinde kendini kaybeden kahramanının gözünden 80'li yılları, o yılları yaşayan gençliğin ruh halini akıcı bir anlatımla romanlaştırmış. Çok Uzaklarda Bir Yaz, hızla ve keyifle okunurken bölüm başlarında Proust'tan yapılan alıntıların da ışığında okura geçmişin kişiye göre ne kadar değişken olabildiği, hatıraları gerçeğe uygun olarak, tam anlamıyla anlatabilmek mümkün mü gibi sorular da sorduruyor.

VAKIF

Lara Berkes, babasından miras kalan para ile kurduğu Yaşamı Sürdürebilme Vakfı aracılığıyla, yine babasının vasiyetine uyarak dünyadaki kötülük ve haksızlıklara karşı mücadele vermektedir. Lara'nın yakın arkadaşı Selin insan ticareti ile ilgili bir çalışma sürdürürken Meksikalı insan tacirlerinin eline düşmüştür. Zapatistalar, FBI ve bir Amerikan gizli servisinin (NSA) işbirliği ile Selin kurtarılır. İnsan ticaretinin kurbanlarından Bingöllü Ali, Selin'e ilginç bilgiler aktarmıştır. Bu ticaretin içinde Hares adını kullanan zengin bir Türk de vardır. Hares'in izini süren Lara ve arkadaşlarının yolu Irak'ta Erbil'e düşene kadar gerilim dolu bir takip izleriz. Selim Yalçıner'in ikinci romanı Vakıf (Şubat 2009, Özgür yay.), 'Ceset Dökmek Yasaktır' alt başlığını taşıyor. Bu Meksika'da duvarlarda görülebilen bir yazı. Tahmin edebileceğiniz gibi roman boyunca ortalığa bolca ceset saçılıyor. Yalçıner'in ilk romanı Vasiyet'te tanıttığı kahramanı Lara, 68 kuşağından Avusturyalı anne ile büyük bir holdingde üst düzeyde çalışan Türk babanın kızı, genç, güzel, alımlı ve zeki. Üniversitede felsefe master'ı yapıyor. İnsani yardım vakfının başkanlığı ona dünya sorunları ile ilgilenme, deşme, soruşturma fırsatını tanıyor. Böylelikle okurlar onun ve vakfının aracılığıyla olayların görünmeyen yönlerine bakma olanağı buluyor. Bestseller tarzında yazılan roman dünya siyasetinin sorgulanmasında iyi bir araç haline geliyor. Örneğin insan tacirlerinin izini sürerken, organ ticaretini, polis örgütlerindeki çürümeleri, polis-mafya ilişkilerini, Zapatistalar'ı sorgulayabiliyor. Zaman zaman anlatılanlar, yorumlar uzayıp okuru romandan uzaklaştırsa da bu konularda ilginç, bilinmedik bilgilerin sahibi olabiliyorsunuz. Tek sorun Lara'nın konumlanmasında. Lara, Vakıf'ta isminin de esinlediği gibi iyice Lara Croft halini almış. Lara, gizli servis ajanları ile operasyonlara katılıyor. FBI'ın cesetlerin sokaklara döküldüğü bir yerde bir yardım vakfının başkanını operasyona dahil etmesi pek inandırıcı değil. Lara, olayları otel odasından izleyebilirdi. Lara'nın James Bond'vari bir kahraman olması isteniyorsa da o zaman, yardım örgütlerinin istihbarat teşkilatları ile olduğu söylenen ilişkiler deşilebilir, Lara örneğin yakın ilişkide olduğu NSA tarafından ajan eğitiminden geçirilip yarı sivil bir ajan haline getirilebilirdi. O zaman gizli operasyonlarda Lara'nın varlığını garipsemezdik. Lara'nın olağanüstü güçlere sahip olması, medyumluk yeteneğinin keşfi ise bana pek gerekli gelmedi. Lara'yı yarı sivil bir ajan olarak benimsersek babasının eski arkadaşı NSA'dan Jack'in Hares'in izini sürmesi de daha çok anlam kazanıyor. Hares, hem legal hem de illegal işler yapan biri. Dünyanın her yerinde iş yapıyor. Doğrudan ya da dolaylı yönettiği birçok şirket var. Bir yandan da silah, uyuşturucu, insan kaçakçılığı yapıyor. Büyük silah kaçakçılarının Roma'da yaptığı gizli toplantının ele geçirilmiş görüntüleri Lara'yı iyice Hares'e doğru yönlendiriyor. İnsan kaçakçılığının izini sürerken silah kaçakçılığına, kara mayınlarının izine ulaşıyor. Roma'daki toplantının görüntülerinden edinilen bilgiler onları İskenderun'a, Mersin'e, Mardin Kızıltepe'ye oradan da Erbil'e yönlendirecektir. Burada devreye önceki romandan tanıdığımız Türk ajanlar devreye giriyor. Lara da onlarla birlikte silah kaçakçılarının peşine düşüyor. Hem de yanına Meksika'da tecavüz kurbanı olmuş Selin'i ve Bingöllü Ali'nin ağabeyini de alarak' Hares'in silah kaçakçılığı rotasını bulup, işlerini bozuyorlar ama kaçakçıları yakalayamıyorlar. Hares'in yakalanması bir yana kimliği bile çözülememiştir. Finalde, romanın temposunu düşürme pahasına Hares'in yakalanmasının bir sonuç olmayacağı, bu işlerin hep süreceği uzun uzun izah edilse de okur olarak bizim aklımız Hares'te kalıyor.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »