11 03 2012

Aziz Nesin’in Kaleminden Markopaşa Efsanesi

Aziz Nesin’in kaleminden Markopaşa efsanesi

Posted on Eylül 11, 2009

2


canol_markopasa_002Aşağıdaki yazı, Aziz Nesin’in Medet dergisinde Marko Paşa dergisi (ya da “efsanesi”) ile ilgili yazdığı bir yazıdır. Ali Nesin tarafından Türkçeleştirilmiştir. Okurken gözlerinizde bir şeylerin tomurcuklanmamasına imkan yok.

Aziz Nesin

 

1946 yılı Temmuz ayında Esat Adil Müstecabi, “Gerçek” adlı günlük bir gazete çıkarıyordu. Ben, bu gazetenin sekreteri ve köşeyazarıydım. Gerçek 25 sayı çıkabildi. Bigün, akşam gazeteyi hazırlarken, Emniyet Müdürlüğü Birinci Şubesinden matbuat işlerine bakan polis Hüseyin yönetimevine geldi. Sıkıyönetim Komutanlığının gazeteyi kapatmış olduğunu bildirdi. Kendisinden yazılı emir istedik, yarım saat sonra da yazılı emri getirdi. Bu emirde kapatma nedeni bildirilmiyor, yalnızca Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatılmasına gerek görüldüğü yazıyordu.

Gerçek kapandıktan sonra işsiz kaldım. Gazetelerde düzeltmenlik için bile yaptığım başvurular reddedildi. O zaman üyesi olduğum Türkiye Sosyalist Partisinde parti işlerinde çalışıyordum. Geçimimi sağlar herhangi bir işim yoktu.

Parti de para sıkıntısı çekmekteydi. Esat Adil’e haftalık bir gülmece gazetesi çıkarmayı önerdim. Deneyimlerime göre çıkaracağım gazetenin üçbin satması olasıydı. Bu gazete için de yediyüz lira gerekiyordu. Böyle bir gazete ayda üçyüz lira kâr bırakacaktı. Esat Adil’le uyuştuk. Parti bu parayı sağlayacak, ben emeğime karşılık ayda yüz lira alacaktım. Kârın üst tarafı da partiye kalacaktı.

Parti üyeleri, olanakları kadar beşer onar lira vererek gazetenin sermayesine ortak olacaklardı. Anlatılmayacak biçimde sıkıntı içinde olduğumdan, paraları toplama işini partinin muhasebecisi Alaaddin Hakgüder’e bıraktım. Bu iş iki ay kadar sürdü. Partili arkadaşlar zaten az gelirli işçiler olduklarından, bu iki ayda ancak 260 lira toplanabilmişti.

Gazeteye, halk kitlesi tarafından benimsenmiş ve tutulmuş bir ad vermek gerekiyordu. Gerçek gazetesinde yazdığım köşeyazılarından birinin başlığı “Markopaşa’ya Şikayet” idi. İşte bu köşeyazının adından yola çıkarak Markopaşa adını önerdim. Gerek partiden istifa edişim, gerek yediyüz liranın bir araya getirilemeyişi yüzünden Markopaşa’yı çıkaramadım.

Sabahattin Ali bir gülmece gazetesi çıkaracağımı duymuş. O sıralarda Sabahattin, Devlet Konservatuvarındaki hocalığından çıkarılmış, vekalet emrine alınmış bulunuyordu. Ankara’dan geldiği bir sıra beni buldu, “Markopaşa’yı birlikte çıkaralım, ben sermayesini veririm,” dedi. Önerisini memnuniyetle karşıladım. Yeniden konuşmak üzere ayrıldık. Beyoğlu Balık Pazarı Cumhuriyet Lokantasında buluştuk. Bu konuşmamızda Sabahattin bana karşı çok dostça ve insanca hareket etti. Gazetenin sermayesi olarak bin lira verecekti. Bana şöyle dedi:

­– Senin mali durumun benimkinden çok bozuk. Eğer gazete ayda yüzelli liradan az kâr getirirse, bu para tamamen senin olsun, yüzelliden fazlasına ortağız…

İkinci konuşmamızı Tepebaşı’nda Cumhuriyet Gazinosunda yaptık. Sabahattin gazetenin sahibi olacak, ben de yazı işleri müdürü olacaktım. Başyazıları Sabahattin yazacak, gazetenin öbür yönetim ve yazıişleri benim üzerimde kalacaktı. Sabahattin benim fazla heyecanlı olduğumu söyleyerek, yazdığım yazıları gözden geçirmemi istiyordu. Kendisini haklı buldum ve razı oldum. Buna karşılık ben de onun başyazılarından seçtiklerimi gazeteye koyacaktım. Üçüncü buluşmamızda gazetenin imtiyazını almak için beyanname aldık. Babıâli yokuşundan çıkarken Sabahattin Ali’ye,

– Senin sahip, benim de yayın müdürü olmam doğru değil, sahip ve yayın müdürlüğünün bir kişide bulunması daha doğru olur, dedim.

Sabahattin, hem sahip hem de yayın müdürü kendisinin olmasını istedi. Sabahattin o gün bana bin lira verdi.

Aramızda hiçbir mukavele yoktu. Sonuna değin de böyle bişeye gerek görmedik. Ne o bana hesap ve yönetime değgin tek bişey sordu, ne ben onun ne kadar para çektiğini hesapladım.

Sabahattin’den aldığım bin lira üzerimde taşınması pek zor bir sorumluluk gibiydi. Onun bana güveni, bu parayı ziyan edeceğim korkusunu büsbütün artırıyordu. Vilayet karşısındaki İzzettin hanında yönetimevi olarak bir bir oda tuttum. En ekonomik yoldan bir de afiş yaptırdım.

Üçbin satacağımızı hesaplayarak altıbin gazete bastık. Fazla para harcamamak için, hamallık parasından bile kısmak amacıyla kâğıtları ve basılmış gazeteleri gece karanlığında kendim basımevinden yönetimevine taşıdım.

Markopaşa’ya karikatür gerekiyordu. Çok eski arkadaşım olan[2] Faris Erkman’a rica ettim. Faris “yaparım” dedi, ancak çok işi olduğunu, o sırada bir harita üzerinde geçici olarak ve çok az parayla çalışan Mustafa Uykusuz’un çalışmasının daha doğru olacağını söyleyerek Uykusuz’u önerdi.

Uykusuz’u “Gün” dergisinde çıkan iki üç karikatüründen tanırdım. Akhisarlı tütün işçisi bu halk çocuğunun sanat yeteneği bu bikaç karikatüründe belli olmuştu. Kendisinden daha da büyük gelişmeler beklenebilirdi.

İşte böylece Uykusuz da Markopaşa ailesine katıldı. İlk zamanlar başka karikatürler de alıyorduk, sonraları Uykusuz büyük bir ilerleme göstererek hakettiği değeri kazandı.

Gazete daha basılmadan iki gün önce, gazete bayilerinden Fazıl’a gittim. Markopaşa’nın dağıtma işini kendisine önerdim, kabul etti. Gazete basılıp yönetimevine gelmişti. Katlanması gerekiyordu. Hiçbir çıkar beklemeden büyük iyilik ve yardımlarını gördüğüm Halûk Yetiş benimleydi. Birlikte gazete kırdık. Gece saat 1’den sonra Halûk evine gitti. Sabahın dörtbuçuğuna dek gazeteleri ellişer ellişer paketledim. İkibin Anadolu’ya ayırıp dörtbin tanesini omzuma aldım, bayi Fazıl’ın dükkânına götürdüm. Fazıl gazetelere şöyle bir bakıp,

– Kusura bakma, ben bu gazeteyi dağıtamayacağım, dedi.

Nedenini söylemiyordu. Fazıl ricalarıma kulak bile asmıyor, o saatlerde pek fazla meşgul olan her bayi gibi öbür gazeteleri dağıtmakla uğraşıyordu.

Markopaşa’nın o gün çıkacağı afişlerle ilan edilmişti. Ve hepsinden beteri de, Sabahattin’in bin lirası, altıbin tane işe yaramaz iade kâğıdı haline gelmişti. Bunları kiloya versek elli lira bile tutmazdı. Fazıl’ın dükkânının kapısında beynimden vurulmuşa döndüm. Gazeteleri yeniden kucaklayıp başka bir bayiye götürdüm. O da bu gazeteleri satamayacağını, kendisine boşuna yük olacağını söyledi, almadı. Dört bayiye daha gittim. Onlar da, “satılmaz” yada “geç kaldı, dağılmaz” diye reddettiler. Gazeteleri yönetimevine geri getirdim, başına oturup düşünmeye başladım. Sabahattin, bana güvenerek bin lira vermiş, işte ben de o parayı bu hale getirmiştim. Saat onda Sabahattin otomobille geldi. Hiçbir gazeteci ve tütüncüde Markopaşa’yı arayıp bulamayınca “Niye dağıtmadın” diye sordu. Haklı olarak pekçok hiddetlendi. Ben her kabahatli insan gibi alttan aldım.

– Merak etme, biraz burada otur, şimdi satarım, dedim.

Birdenbire o anda aklıma bir düşünce gelmişti. Kolumun altına ikibin gazeteyi alıp sokağa çıktım. Markopaşa’yı kendim satacaktım. Ancak bütün çabama karşın “Markopaşa” diye bağırmaya utandım. Eminönü meydanına gelince gözümü kapayıp “Markopaşa” diye avazım çıktığınca bağırmaya başladım. Gazete adeta kapışılıyordu. Köprüde, partiden tanıdığım işçi arkadaşlara rasladım, beni ayıplıyorlar gibi geldi. Beyoğlu’na doğru çıktım, her gazeteci, tütüncü dükkânına beşer onar bırakıyordum. Bir bölümü, “satılmaz, sekiz sayfalık gazeteler bile satılmıyor,” diye almak istemiyordu. Onlara rica ediyordum:

– Zararı yok, siz alın şöyle bir asıverin, diyordum, satılmazsa istemem…

Taksim’e geldiğimde, dükkânlara bıraka bıraka, biyandan sata sata, ikibine yakın gazeteyi bitirdim. Yönetimevine dönüp ikibin gazete daha aldım. Bunları da Beyazıt, Fatih, Edirnekapı taraflarına dağıttım. Böylece dörtbin gazeteyi bütün Istanbul’a dağıttım, ikibin gazeteyi de taşraya yolladım.

Gazetenin çıktığından iki gün sonra hiçbir gazetecide Markopaşa kalmamıştı, hepsi satılmıştı. Taşradan, il ve ilçelerden, “100 daha gönderin”, “200 daha gönderin” diye mektup ve telgraflar yağıyordu.

Satış durumuna göre, ikinci sayıyı 15 bin basacaktım. Ancak Sabahattin Ali, “Satılmaz, elimizde kalır” diye ısrar etti, 10 bin bastık.

İkinci sayının başarısı daha da büyük oldu. Üçüncüyü 15 bin, dördüncü sayıyı 25 bin bastık… Bundan sonra her hafta arttırarak baskıyı 80 bine, satışı da 60-70 bine kadar çıkarttık ki, o sıralarda en fazla satış yapan gazetenin tirajı 50 bini geçmiyordu.

Markopaşa’daki başarımızın biçok nedenleri arasında en önemlileri şunlardır:

1 – Markopaşa, o zamana değin bilinmeyen bir gülmece ve hiciv yeniliği getirmiştir.

2 – O zaman ve daha önce çıkan gülmece gazetelerinin bütün amacı – çok öncekiler arasında istisnaları vardır – hoşça zaman geçirtmekti. Markopaşa’ysa, halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka yararlı olmak için gülmeceyi bir araç olarak kullanırdı.

3 – Markopaşa’nın kullandığı dil, halkın dilinin ta kendisiydi.

4 – Markopaşa’nın çıkış zamanı, siyasi olayların en civcivli zamanına raslamıştı.

5 – O dönemde muhalefet şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en yürekli eleştirileri yapmıştır.

6 – Gazetede çalışan arkadaşlar arasında ahenkli bir çalışma birliği kurulabilmiştir.

Gazeteyi Tan matbaasında bastırıyorduk. Dördüncü sayı baskı makinasına verildi, ancak makinadan çıkardılar, basmadılar. Halil Lütfi’ye, hem Sabahattin, hem de ben çok rica ettik, ama kabul ettiremedik. Tan matbaasının bilinen biçimde yıktırılmasından sonra, Halil Lütfi’nin haklı olarak gözü korkmuştu. Bu korkusunun bir nedeni de gazetelerde Markopaşa’ya yapılan hücumlardı. Hüseyin Cahit, başyazısında ilk hücum işaretini vermişti. Arkadan öbürleri saldırmaya başladı.

Çaresiz, makinadan sayfaları aldım. Bütün basımevlerini dolaştım, hemen çoğu işsiz olmasına karşın, Markopaşa’yı basmak istemiyorlardı.

Tan matbaasının yıktırılışı hepsinin gözünü korkutmuştu. Afişlerimiz yırttırılmıştı. Biçok kentte aleyhimize mitingler yaptırılıyor, resimleri gazetelere konuyordu.

Sonradan öğrendik ki, polis de basımevlerine gazetemizin basılmaması için tembihte bulunmuş. Zaman da geçiyordu, gazeteyi basamayacaktık.

En sonunda kendisini önceden tanıdığım Nâzım Berksoy, basımevinde basmaya razı oldu.

Gazeteye her gün iki üç korkutma mektubu geliyordu. Hatta telgraflar geliyordu. İçlerinde sehpa, tabanca, bıçak resimleri olan bu mektuplarda (bizi) öldürüleceklerinden, asıp biçeceklerinden sözediyorlardı.

15 Aralık 1946 günü basımevine bikaç arkadaş geldi. Ertesi günü aleyhimize miting yapacaklarını, yönetimevini kırıp geçireceklerini haber verdiler. Bunlar olmayan şeyler değildi. Emniyet Müdürlüğüne ve Vali’ye önlem almaları için durumu bildiren bir dilekçe verdik.

Arkadaşlar yönetimevinde bulunmanın doğru olmayacağını söylüyorlardı. Ancak gazetenin zamanında çıkması için de yönetimevinden ayrılmamıza olanak yoktu.

15 Aralık 1946 akşamı yine arkadaşlar evlerine gitmişlerdi. Ben, yönetimevinde, basımevine gelen gazeteleri kırıp sayıyordum. Ertesi sabah miting yapacaklarını haber aldığım için, işimi bitirip erkenden gitmek istiyordum. Ama o sayıda gazeet 25 bine yükselmiş olduğu için, kırıp sayması kolay kolay bitmiyordu. Bir gece öncesinden de uykusuzdum. Gazeteleri sayarken başım düşüyor, uyuyakalıyordum. Uyumamak için su içiyor, yüzümü yıkıyor, yine işimi sürdürüyordum.

Saat 4,30 olmuştu. Yani 16 Aralık 1946 günü, sabahın saat 4,30’u. Nerdeyse bayi gelip gazeteleri alacaktı.

Sokakta bir gürültü oldu. Koşuşma sesleri geldi. Pencereden baktım. Daha gün ışımamıştı. Lüks lambasının ışığında, yirmi otuz adamın han kapısına doğru koşuştuklarını gördüm. Ve o anda şöyle düşündüm: Herhalde mitingi çok erken saatte yapıyorlardı ki, gazete hiç piyasaya çıkmasın. Koca handa, en üst katta “Associated Press” ajansının adamı, han kapıcısı, bir de ben vardım. İlk işim, gazeteleri yırttırmamak, korumak için gazeteleri oraya buraya saklamak oldu. O sırada hanın kapısı gümbür gümbür vurulmaya başladı. Ben, bu gelenleri, Tan matbaasına yaptıkları gibi, kırıp yıkmaya geliyorlar sanmıştım. Gelenlere, “Buyrun, oturun iki dakika, beni dinleyin” diye ricada bulunacak, ondan sonra Markopaşa’nın amacını, halka hizmet arzusunu, görüşlerimiz ayrı da olsa, ülkeye ve halka hizmetten başka bir amacımız olmadığını, halk ve ülkeseverliğin tekele alınmasının doğru olmayacağını tüm içtrnliğimle anlatmaya çalışacaktım. Elbet bunlar da insandı, beni dinleyecekler, kandırılmış olduklarını anlayacaklardı…

Hanın kapısı açılmıştı. Gürültüyle yukarı çıktılar. Gelenler arasında yaşlı başlı adamlar da vardı. İlk anda, “bu kez, profesörleri geldi galiba!” diye düşündüm. Hana girenlerin herbiri bir odaya dağıldı. Üç kişi de bizim odaya girdi. İçlerinden biri,

– Kimsin? diye sordu.

O kadan kılıksızdım, sakallı, bitik ve perişandım ki, “Gazetenin yazarıyım,” demeye utandım. Meğer onlar beni tanıyorlarmış.

– Soyun! dediler.

Soyundum. Her tarafımı aradılar. Üstümden çıkan defter, not ve kâğıtları bir paket yaptılar. Başları olduğunu sandığım biri,

– Bunu alıp evine götürün, evini arayın! dedi.

Bu gelenlerin polis olduklarını o zaman anladım. Aynı hanın içinde parti ve sendikaların da odaları varmış. Ben o zamana kadar bilmiyordum. Öbür polisler o odalara dağılmışlardı.

Evimi aradılar. Bu, evimin ilk aranışıydı. Yatakların, şiltelerin içine kadar, her tarafı aradılar.

– Aradığınız neyse, ben vereyim, zahmet etmeyin, dedim, ama ne aradıklarını söylemiyorlardı. Yine, not, defter ve kitaplarımı bir çuvala koydular. Bir de zabıt tuttular. Karıma ve bana imzalattılar.

Karım ve çocuklarım şaşırmışlardı. Giderken, memura sordum:

– Ne zaman döneceğiz, nereye gidiyoruz?

– Akşama dönersiniz sanırım, dedi.

O gün bayiyle hesaplaşıp para alacaktım. Ne evde ne de bende para vardı. Cebimdeki bikaç kuruş bozuk parayı masaya koydum,

– Merak etmeyin, akşama gelirim! diye evden ayrıldım.

Yine arabayla hana geldik. Sabahattin Ali’ye, “Beni götürüyorlar, evde hiç para yok, para gönder!” diye han kapıcısına not bıraktım. Önce bu kartı yazıp bırakmama izin veren polisler sonradan bu kartı da almışlar. Herhalde ne yazacağımı merak etmişler.

O güne dek daha Emniyet Müdürlüğünün nerede olduğunu bile bilmiyordum. Emniyet Müdürlüğüne iki sivil polisle birlikte girdik. İkinciş katta bir odaya girdik. Bu odada on kadar memur, masaya yığılmış evrak ve kitaplar üstünde harıl harıl çalışıyordu. Bu odadan, ikinci geniş bir odaya geçtik. Karşımda iki adam vardı. Biri meşin ceketli, iri yarı, kabak kafalı, ablak suratlı, arkasındaki şişkinlikten kıç cebinde tabanca olduğu anlaşılıyor. Ayakta ve bir ayağı sandalyenin üstündeydi.

Sonradan öğrendim ki, bu, Istanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir’miş!!

Öbürü kısa boylu, şaşı gözlü biri. O da muavini Kemal Aygün’müş, ki hâlâ bu görevdedir.

Ahmet Demir, odasına girer girmez,

– Sen misin Aziz Nesin? diye sordu.

Genellikle, tanımayanlar beni iri yarı sanarlar da, sonra ufak tefek olduğumu görünce şaşırırlar… Ahmet Demir de onun için böyle soruyor sandım! Açık bulunan ceketimin önünü ilikleyerek, Ahmet Demir’e yaklaştım ve,

– Evet, benim! dedim.

Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümde müthiş bir şamar şakladı. Ne olduğumu, neye uğradığımı şaşırdım. Bu tokadın arkasından, Ahmet Demir,

– Ulan it, sen misin o, vatanı satacak olan! diye bağırdı.

Ne oluyorduk, ne satıyorduk, kime satıyorduk? Senin “memleket” dediğin pırasa değil ki ona buna satasın! Ben bu şaşkınlıkla kimbilir suratlarına nasıl bakmışım bilmiyorum. Yine bağırdı:

– Ulan, ne bakıyorsun muavin beyin suratına!

Ondan sonra sille, tokat, tekme girişti. Demek ki ben, Emniyet Müdürlüğüne gelmiştim ve bu zat da Emniyet Müdürü (!) idi…

Kolu mu yoruldu, sakinleşti mi, bilmiyorum, yaşamımda duymadığım küfürleri de savurduktan sonra,

– Götürün! diye bağırdı.

Getiren iki memur beni aldı. Oda kapısından çıkınca başka iki memur da önüme arkama geldiler. Sanki oradan kaçacakmışım, yahut kaçabilirmişim gibi, dirseklerimden tutup en üst kata, Birinci Şubeye çıkardılar. Bitakım kapı ve koridorlardan geçtik. Beni birbirlerine teslim ettiler. Yüzüme öyle bakıyorlardı ki, kendi kendimden korkmaya başladım. Üstümü bikez daha aradılar. Sonra tuhaf bir yere geldik. Kümes kapısı gibi bir kapıyı açıp beni içeri ittiler. Üstüme kapı kapandı. Burası kapkaranlık bir yerdi. Hiçbişey görmüyordum. Elimle etrafı yokladım. İki adım kadar eni, üç adım kadar da boyu… Yerde topak topak bişeyler vardı. Elimle yokladım. Islak, sert bir şey… Sonradan kapı bir aralık açılınca anladım, maden kömürüymüş. Uykusuzdum, açtım ve yorgundum. Kömürlerin üzerine oturup düşünmeye başladım.

Neden oluyordu bütün bunlar? Böyle bir muameleyle karşılaşacak, suç diye bişey yapmamıştım. Uyumaya çalıştım, uyuyamadım.

Bu konuyu daha fazla uzatmayalım. Tam 17 gün, bu ve daha ağır koşullar altında kaldım. Altı gün ne ekmek ne su verdiler. Bizzat Ahmet Demir geceyarılarına dek, kimileyin geceyarısından sonra tehdit ederek sorular sordu. Önündeki dosyadaki kâğıtlara bakıp bakıp soruyordu. Bitakım isimler soruyordu, hiçbirini tanımıyordum. Zaten bende isim belleği azdır. Bu isimleri düşünüyor, acaba şunun ismi miydi, bunun ismi miydi diye düşünüyor, bitürlü bulamıyordum. Yanlış birisini söyleyip onu da bu ne olduğunu bilmediğim belaya sokmaktan korkuyordum. Sonra üsteleyerek, Üsküdar’da bir kahvede konferans verdiğimi söylüyorlardı. Bir paket kaçırdığımı yeri ve saatiyle söylüyorlardı ki, bütün bunlar, tamamen uydurma, aslı astarı olmayan düzme şeylerdi. Ben, “bilmiyorum” dedikçe, tehditleri artıyordu. Onyedi gün sonra salıverdiler. hâlâ niçin tuttuklarını bilmiyorum, galiba onlar da bilmiyor…

O tarihten sonra iflah olmadım. Sürekli takip, baskı, şiddet, mahkeme, hapis, sürgün…

Bu anlattığım ünlü 16 Aralık tevkifatıdır ki, 200 kişi kadardık. Benim hemen arkamdan Sabahattin Ali’yi tutmuşlar, benden bikaç gün önce salıvermişlerdi.

Ordan saç sakal birbirine karışmış çıktım. Herkes bana bakıyordu. Hemen bir arabaya atlayıp yönetimevine geldim. Bütün arkadaşlar oradaydı, kucaklaştım. O anda bütün acılar unutuluverdi. Hemen gazeteyi çıkarmalıydık. Arkadaşlara yapılacak işleri anlattım. Yanıma para aldım. Aynı arabayla eve gittim. Evde ancak bir saat kadar oturdum oturmadım, yönetimevine dönüp yazıları yazmaya başladım.

O günden sonra Ahmet Demir gazetemin başlıca konusu oldu. Ahmet Demir şahsen bana karşı fena hareket ettiği için değil. Onun başkalarına yaptıklarının yanında, bana yaptıkları solda sıfır kalır. Ahmet Demir’i mahkemeye verdim. Bu olayın üstünden tam üç yıl geçti. Bu zaman zarfında belki on kez evimi aradılar, yedi sekiz kez tutukladılar, ondan fazla mahkemeye verdiler, üç kez mahkûm ettiler, hâlâ Ahmet Demir’le adalet huzurunda hesaplaşacağım. İnşallah…

Markopaşa’yı bastırabilmek için ne sıkıntılar çektiğimiz anlatmakla biter gibi değildir. Herkes, gazetenin en önemli işinin yazı yazmak olduğunu sanır. Oysa yazı yazmak haftanın ancak bir gününü aldığı halde, işler haftanın öbür günlerine zor sığıyordu. En önce basımevi bulmak çok zordu. Örneğin, Nâzım Berksoy büyük bir iyilik yaparak gazeteyi basıyordu ama, normal baskı fiyatından iki katı parayı, hatta daha fazlasını alıyordu. Üstelik, parayı peşin almadan iş görmüyordu. Bunca para verildiğine göre, gazete hiç olmazsa iyi ve zamanında çıksa… Ne mümkün! (Zorluklardan sözediyor)

Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira tazminat ödemeye mahkûm oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Falih Rıfkı’yı aleyhimize dava açmaya sevkeden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Falih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.

Markopaşa aleyhine sürekli yayın ve mitingler devam ediyordu. İki kez gazetenin adı Büyük Millet Meclisinde geçti. Bunlardan birinde, Cemil Sait Barlas, kürsüden “Markopaşa’nın kökü dışardadır,” dedi. Bu sözler bizi son derecede sinirlendirdi. Dokunulmazlığının arkasına gizlenen ve Meclis kürsüsünden söylediği sözlerden sorumlu olmayan Cemil Sait Barlas’ı mahkemeye de veremiyorduk. O zaman, Sabahattin Ali,

– Cemil Sait Barlas’ın bütün arkadaşları bakan oldu, o olamadı. Bütün bunları bakan olmak için yapıyor, demişti.

Sonradan gerçekten Barlas da bakan oldu.

Barlas’a karşı duyulan acı hisle “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazı yazıldı. Gerçekten bu yazıda yalnız Barlas’ı ve onun gibi sakat düşünenleri kastetmiştik. Ama bu yazıdan dolayı açılan davada, yazı, milletvekillerinin heyeti umumiyesine şamil görülerek, Sabahattin Ali galiba üç aya mahkûm edildi.

Aleyhimize o denli kişisel ve kamu davası açıldı ki, bunların biçoğu aklımda kalmadı, fazlasına da gerek yok, en önemlilerini yazmayı yeter buluyorum.

ALEYHİMİZE AÇILAN DAVALAR

İstanbul, Ankara ve taşra gazete ve dergileri aleyhimize dolu dizgin hakaretle dolu idi. Evvela bunlara aldırış etmedik. Fakat, işi o kadar azıttılar ki, yaptıkları tenkid, hiciv değildi.Düpe düz küfür ve iftira idi. Hele taşra gazete ve dergilerden bir kısmı, utanmadan yabancı ajanı olduğumuzu, yabancılrdan para aldığımızı, yabancı emellerine hizmet ettiğimizi söylüyor, hamalları utandıracak şekilde küfür ediyorlardı. Bütün bu neşriyatı bir dosya halinde topluyordum. Evimin muhtelif zamanlarda aranmaları sırasında bunlar da gitti, bir daha geriye alamadım.

Bütün bu neşriyatı bir dosya halinde topluyordum. Evimin muhtelif zamanlarda aranmaları sırasında alınan evrakım arasında bunlar da gitti, bir daha da geriye alamadım.

Umumiyetle bunlara cevap veremiyorduk, mahkemeye de veremeyecektik. Fakat, aleyhimize açılan davalara bir cevap olarak bunlardan bir kısmını mahkemeye vermek üzere, Basın Savcılığına müraat ettik. O zaman, Basın Savcısı, şimdi İstanbul Savcı Baş Muavini olan Hicabi Dinç idi. Açtığımız davaları reddetti. Bu yazılarda hakaret görmedi.

Bizim yazılarımız, bunların yanında zemzemle yıkanmıştı. Başka bir vilâyet Savcılığında dâva açmak için vaktimiz yoktu.Açtığımız dâvalardan bir kısmı görüldü, hepsi de mahkûm oldular.

BİZİ TAKLİD EDENLER

Gazetenin satışı durmadan yükseliyordu. Bu satış, piyasada gazeteci diye geçinenleri imrendiriyordu. Gazetelerde,hatta günlük gazetelerde, Markopaşa’daki yazıları taklid eden yazılar çıkıyordu. Bu ara, yine Markopaşa’yı taklid eden haftalık gazeteler piyasayı doldurdu.Bunların içinde, isimleri aklımda kalanlar şunlardır:

Alay, Lalapaşa, Mazete, Bekri Mustafa ve isimleri aklımda kalmayan bir kaçtane daha…Bütün bunlar bir müddet çıkıyor, satışsızlıktan ölüyordu.

Meşrutiyet devrinde de tıpkı böyle mizah gazeteleri piyasayı doldurmuştu.

Gazetenin galiba onuncu sayılarında idi.Şemsettin Yeşil’in akrabası olan Salih Yeşil ismindeki eski milletvekillerinden birinden gazeteye bir mektup geldi.Bu mektupta İsmail Habib’in (Avrupa edebiyatı ve biz) isimli kitabındaki bir noktanın yanlışlığından bahsediyordu. Bu mevzuu enteresan buldum. Fakat bu çeşitten gelen mektupları, okuyucu dileklerini incelemeden, delil ve vesikaya dayanmadan neşretmek adetim olmadığı için hemen kitabın iki cildini aldım, o bahsi okudum. Ondan sonra da neşrettim. Laf arasında hemen hatırlatayım ki, bu vakadan iki buçuk sene sonra İngiliz, İran ve Mısır krallarının aleyhime açtığı davada 7. asliye mahkemesi, benim uslûbumun tayini için İsmail Habib’i bilir kişi heyeti arasına seçmişti. Vazifesi, yalnız bu yazıların bana ait olup olmadığını bildirmek olan İsmail Habip verdiği raporda, vazifesi dışına çıkarak, esasen yazılarımın hiç bir kıymeti olmayan bayağı şeyler olduğunu da söylüyerek, bir eski hatıranın acısını çıkarmış ve ne derece bitaraf bir münekkit olduğunu da bu suretle göstermiş oldu.

Salih Yeşil’den gelen mektubu da, İsmail Habib’in kitabının ait olduğu sayfaları arasına koymuş, rafa kaldırtmıştım. İşte bu sıralarda 16 aralıkta beraber tevkif edildiğim arkadaşlarım halâ Emniyet Müdürlüğünde nezaret altında tutuluyor kendilerine işkence ediliyordu.
(..)

Yeni Dünya'nın Babası: Marko Paşa
 

 

 

Bir dergi neden çıkartılır? Dergi “deneyimi”nden geçenler iyi bilir, cefalı bir iştir. Faturaları mı yatırmalı, matbaaya peşinat mı ödenmeli? Bir sonraki sayı, ev kirası mı ödenmeli, matbaaya geçmiş sayıdan kalan borcun bir kısmımı verilmeli? Liste uzar gider. Sonra, yayın kurulunda süregiden tartışmalar da cabası. Bazen yollar ayrılır, dostluklar bitirilir. Şimdi burada saymakla bitiremeyeceğimiz bütün bu olumsuzluklara rağmen bir dergi neden çıkarılır? Lafı fazla uzatmadan söyleyelim, dergi çıkartmak bir amaç değildir. Zaten durum da gösteriyor ki olmamalıdır. Kendine acı vermekten hoşlanan insan için normal karşılayabileceğimiz bir durum söz konusudur keza. Dergi çıkartmak, dergi çıkarmış olan bu kardeşinizin sözüne güvenecek olursanız eğer, zamanla amaca dönüşen bir araçtır.  Ve her amaçlaşmış araç gibi tasfiye olacaktır.

Şimdi dergicilikle ilgili bu kadar bilmişlikten sonra, asıl konumuza gelelim; Sabahattin Ali neden dergi çıkartmıştır? Örneğin Marko Paşa’yı?

Marko Paşa’yı sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için “Yeni Dünya” gazetesine bakmak gerekiyor. “Yeni Dünya”nın ilk sayısı 1 Aralık 1945 tarihini taşıyor, son sayısı ise 4 aralık 1945. Hepi topu dört sayı. Peki ne oluyor da 4 Aralık’tan sonra gazete yayın hayatına devam edemiyor? Devam edemeyen sadece “Yeni Dünya” olmuyor. Serteller’in yönetiminde çıkan Tan gazetesi ve her iki gazetenin basıldığı La Turquie matbaası yıkılıyor. Üniversite bahçesinde başlayan nümayiş, dışarı taşıyor ve ülkenin ilerici demokrat yayınlarının basıldığı sokakta görevini tamamlıyor.

Bu hadisenin cereyan edeceği, günler öncesinden biliniyor. Serteller, Vali Lütfi Kırdar’a telefon ediyor, duyumlarını aktarıyor ve tertip alınmasını istiyor. Lütfi Kırdar durumdan haberdar olduklarını, gerekli tedbirleri aldıklarını bildiriyor. Nümayiş gününde, La Turquie matbaasının sahibi Halil Lütfi Dördüncü telefona sarılarak Vali Lütfi Kırdar’ı ve dönemin ünlü Emniyet Müdürü “Demir” Ahmet’i arıyor. Verilen cevaplar aynı “Telaşa mahal yok, gerekli tertibat alınmıştır”. Polis olay yerine “nümayişçiler”le birlikte geliyor. Matbaa yıkılıp yerle bir edilirken seyrediyor. Soranlara “biz, sadece burada bulunmak ve hiçbir şeye karışmamak emrini aldık” diyorlar. Sonuç: “Bazı kâğıt bobinleri halı gibi sokağa serilmiş Sirkeci’den denize kadar uzanmıştı.”[1]

Peki ilerici basın üstündeki bu devlet terörü neden estirildi? Dönem “Tek parti” rejiminden “İki Parti” sistemine geçiş dönemiydi. İlerici hareket, Serteller’in başını çektiği, tek parti rejimine karşı Demokratlarla işbirliği taktiğini seçti. Komünist hareket bu süreci bir legalleşme olanağı olarak gördü. Demokratlar da siyaseten güçlenmek ve hükümeti ele geçirebilmek için bir süreliğine ilerici hareketle işbirliği taktiğini benimsedi ve:

“ TAN olayından bir yıl kadar sonra, Adana’nın tanınmış ailelerinden, arkadaşım Rauf  Meto bana ilginç bir anısını anlatmıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bir sabah kendisine bir görev vermiş: ‘Derhal Celal Bayar’a git, kendisini kahvaltıya beklediğimi söyle, arabayla buraya getir.’ Celal Bayar, derhal resmi elbiselerini giymiş, gitmişler, İsmet Paşa kendilerini pijamasıyla karşılamış, gülerek ‘Kahvaltıya bu kıyafetle mi gelinir’ diye takılmış, sofraya oturmuşlar, uzatmalı kahvaltı sırasında İstanbul’dan durmadan telefonlar geliyormuş. Paşa ‘Gençler üniversitede toplanıyor’, ‘yürüyüşe geçtiler’, ‘sizinkilerin gazetesine vardılar’, ‘gazeteyi tahrip ediyorlar’, ‘hâlâ bunlarla beraber misin’ diye bilgi veriyor ve Celal Bayar’a takılıyormuş”. [2]

İlerici gazeteler ve basıldıkları matbaa yıkılıyor. Vali Kırdar seyrediyor, Demir Ahmet seyrediyor ve İsmet Paşa kahvaltısını ediyor. Celal Bayar’ı ayağına getiriyor, “tatlı” bir gözdağı veriyor; “Sol”la işbirliği cısss. Demek ki Muhalefetin solla ilişkisini baştan bitirmeye karar vermişler. İkinci bir nokta da legal alana uzanmak isteyen solun önünün kesilmesi oluyor. Sınıf temelli partilerin kurulmasına ilişkin bir yasa meclisten geçiriliyor. İki farklı sosyalist parti kuruluyor. Birisi Esat Adil’in diğeri Şefik Hüsnü’nün. Hemen peşi sıra da kapatma kararı alınıyor.

Yeni Dünya bu denklemde nereye düşüyor? Yeni Dünya’nın kurucuları Cami Baykurt, Sabahattin Ali ve Esat Adil Müstecaplıoğlu’dur. Yani Türkiye Sosyalist Partisi Başkanı Esat Adil’in katılımıyla çıkartılıyor gazete. Sabahattin Ali ile Esat Adil’in dostluğu 22 yıla varıyor. Sabahattin Ali, Esat Adil’i “dürüstlüğü, vatanseverliği, ileri fikirleri, tok yazıları ile tanınan[3]” diye niteliyor. Dostları da Sabahattin Ali için “Esat Adil’i sever, sözüne itimat eder” diyor.

Sabahattin Ali kendisini sosyalist olarak niteliyor. Dünyanın dev adımlarla sosyalist bir iktisadi nizama gittiğini düşünüyor. Türkiye gibi geri kalmış bir ülkenin ancak ve ancak sosyalizm aracılığıyla “yüksek medeniyet” seviyesine çıkabileceğine inanıyor. Sosyalizme giden yolun ise her memleketin kendi bünyesinden filizleneceğine, ancak o ülkenin kendi koşulları içerisinden çıkartılabileceğine inanıyor. Kendisinin bağımsız bir yazar olduğunu söylüyor, mizacının herhangi bir örgüte üye olmaya uygun olmadığını belirtiyor.

Özetlersek, Sabahattin Ali sosyalisttir. Bir ülkedeki sosyalizm mücadelesinin başka bir ülke ya da örgüt tarafından tayin edilmesine karşıdır. Bağımsız bir yazar kimliğiyle, sosyalist örgütlerle işbirliği içinde olmayı kendi mizacına daha uygun görmektedir.

Bütün bu düşünceleri kafasında olgunlaştıran Sabahattin Ali, Halide Edip Adıvar’ın evinde Cami Baykurt’la tanışır. Bir çok noktada Cami Baykurt’la ortaklaştıklarını fark eder. Tanışmadan birkaç ay sonra Cami Bey’le tekrar karşılaşır. Baykurt, oğlunun gündelik bir siyasi gazete çıkaracağını, Sabahattin Ali’nin de gazetede olmasını istediklerini söyler. Uzun uzadıya tartışırlar. Gazetenin ilkelerini belirlerler. Hazırlıklara başlanır. Cami Baykurt Gazetenin çıkabilmesi için bankadan yüksek faizle kredi çekmeye karar vermiştir. Sabahattin Ali bu fikirden onu vazgeçirir ve beş bin liralık bir sermaye sağlar. Gazete hazırlıkları devam ederken, Sabahattin Ali bir taraftan da Cami Baykurt’la mektuplaşır. Bu mektuplarda gazetenin ilkeleri kesinleştirilir ve isim arayışına girilir. Sabahattin Ali on ana ilke tespit eder ve hepsi de kabul görür. Bu ilkeleri gözden geçirmeden önce şunu aktaralım:

“Pek muhterem Cami Beyefendi, gazetenin nasıl bir mücadele organı olacağı ve hangi nihai gaye için mücadele edeceği hususlarında, kanaatimce anlaşmıştık[4].”

Sabahattin Ali “Marko paşa”yı da açıklayan çok önemli iki sözcük kullanıyor “mücadele organı” ve “nihai gaye”. Sabahattin Ali’li “Yeni Dünya”, “Marko Paşa”, “Ali Baba” hep bir mücadele organı olarak kullanılıyor ve “nihai gaye”ye odaklanıyor. İlki haricinde “araç” amaca hizmet edemez hale gelince de kapanıp yerini yenisine bırakıyor. Velhasıl, Sabahattin Ali mücadele etmeyi biliyor.

 Yayın organı çıkartmak isteyenlerin önündeki en önemli sorunlardan biri de isimdir. İsim önemlidir. İsim “mücadele”yi niteler ve “nihai amaç”ı işaret eder. “Yeni Dünya” ismine varmak da kolay olmuyor. Önce “Ulak” ya da “Savaş” isimleri ortaya atılıyor. Sabahattin Ali ikisine de taraftar olmuyor. İlki garip kaçıyor, ikincisiyse militarist bir derginin ismini tekrarlıyor. Sabahattin Ali “Türkiye”, “Dünya” gibi isimler olabilir diyor eğer bunlar kabul görmezse “meşrebimize” daha uygun düşen “Barış”, “Hürriyet”, “Demokrat” türünden bir isim koyalım diyor. Vedat Baykurt, Cami Baykurt’un oğlu, “benim bulduğum en iyi isim Dikkat” diyor eğer bu kabul görmezse diye başlıyor ve bir dizi isim sayıyor. Netice:

“Teklif etmiş olduğunuz YENİ DÜNYA ismini ittifakla kabul ettik.”

Sabahattin Ali “mücadele” organının fikir ve isim babası oluyor. Savaş ismini militarist bir derginin adı olmasında ötürü kabul etmiyor. Ancak Mustafa Suphi’nin başında bulunduğu “Yeni Dünya” gazetesinin adını, katlinden yıllar sonra almakta bir sakınca görmüyor. “Yeni Dünya” sosyalizmi imliyor ve “Eski Dünya”nın demir pençesi dört sayı sonra matbaa bobinleriyle birlikte “Yeni Dünya”nın basılı sayılarını da Sirke’den denize kadar yuvarlıyor.

Şimdi, Sabahattin Ali’nin gazete için ortaya koyduğu ilkelerden bazılarını gözden geçirelim.   

1-Demokratik ana hürriyetlerin, ezcümle söz, yazı, toplanma ve teşkilatlanma hürriyetlerinin tam, riyasız tahakkuku.

Bundan murat edilenin açık olduğunu sanıyorum. Legale açılmak isteyen komünist hareketin üstündeki baskının kaldırılması için mücadele etmeli diyor Sabahattin Ali.

2-Köylünün yeter derecede toprağa bedelsiz sahip kılınması…

Toprak reformu için kamuoyu oluşturmak ve feodal sistemin tasfiyesi için hükümet üzerinde baskı oluşturmak gerektiğini söylüyor.

3-Büyük sanayinin, münakalat vasıtalarının, madenler ve akarsular gibi toprak hazinelerinin, umumi hizmet ve zaruri ihtiyaç müesseselerinin ve bankaların devletleştirilmesi veya devlet kontrolüne alınması.

Kamulaştırmadan propagandası yapılmasını istiyor. Sabahattin Ali çapındaki bir adamın mevcut sistem içinde buna imkan olmadığını bilmemesine imkan yok. Sosyalist siyasetin hangi temel esaslar üzerinden yükseleceğine işaret ediyor.

4-Türkiye’nin emniyet ve selameti etrafını çeviren devletlerle iyi komşuluk münasebetlerine bağlı olduğu için, bütün hür ve demokrat komşu devletlerle samimi ve anlayışlı bir dostluk siyaseti kurulması ve bu devletlerin siyasi, kültürel ve ekonomik bünyelerinin ve inkişaflarının yakından ve yalansız takibedilerek milletin bilgisine sunulması.

Burada komşu devletlerden kast edilenin Sovyetler Birliği olduğuna kuşku duymamak gerekiyor. Sovyetler’in her yönüyle, yakından ve yalansız, halka anlatılması gerektiğini söylüyor. Dünya’daki tek sosyalist ülkeyle dayanışmanın bu biçimle yürütülmesini doğru buluyor.

Sabahattin Ali on madde sıralıyor. Bunların arasında faşist ve dinci ideolojilerin kanunen yasaklanması için uğraşmak, azınlıkların eşit birer vatandaş olarak görülmesi ve kendi kültürlerini ve dillerini geliştirebilecekleri bir ortam hazırlamak için mücadele etmek de var.

Ayrıca kendisinin fiilen bulunamayacağı durumlarda, gazetenin siyasi kontrolünün Esat Adil tarafından yapılacağı da karar altına alınıyor. Yani Sabahattin Ali, TSP çizgisine yakın bir siyasi düşünceye sahiptir. Bu partinin kurucusunun yirmi iki yıllık dostudur, mizacını uygun bulmadığı için bu partiye üye olmamıştır, yayıncılık yoluyla sosyalist siyasete enerji akıtmak fikrindedir.

Ancak “Yeni Dünya” dört sayı sonra çıkma imkanını yitirmiştir. Sabahattin Ali’nin beş bin liralık sermayesi de matbaayla birlikte yok olmuştur. Bu olay Sabahattin Ali’ye “ciddi” bir gazete yoluyla mücadele etmenin imkansızlığını göstermiş ve bir arayış içerisine sokmuştur.

Marko paşa     

Marko Paşa’nın fikir babasının kim olduğuna dair çeşitli rivayetler var. Rıfat Ilgaz’a göre, Esat Adil’in başkanlık ettiği sendikadaki işçiler ortaya atmıştır bu fikri. Aziz Nesin’e göre fikir kendisinden çıkmıştır sendika da kabul etmiştir. Sendika işçileri kendi aralarında para toplamaya başlamışlar gazetenin çıkması için. Ama yeterli miktarda para toplanamadığı için ilk girişim başarısızlıkla sonuçlanır. Tahminime göre Esat Adil bu işin peşini bırakmamış, konuyu Sabahattin Ali’ye açmış. Aziz Nesin’le Sabahattin Ali buluşturulmuş. Sabahattin Ali sermaye koymayı teklif etmiş. İlkeler üzerinde anlaşılmış ve gazete çıkarılmış.

Marko paşa çıkmadan önce Aziz Nesin adı pek duyulmuş değil. Nesin’in tanınmaya başlaması Marko paşa’lardan da sonra “Akbaba” sürecine dayanır. Aziz Nesin sürgünden dönmüştür. Akbaba’ya yazı götürür. Yazı işleri müdür çok beğenir. Falih Rıfkı’ya yazıların muharririnin çok yetenekli olduğundan bahseder.Falih Rıfkı yazarın adını sorar “Aziz Nesin” cevabını alır. “Hiç duymadım” der. Buna rağmen, Marko paşa kuruluşunda, Sabahattin Ali, üç romanı, altı öykü kitabı, bir şiir kitabı yayımlanmış bir yazar olarak, Aziz Nesin’e eşitiymiş gibi muamele eder. Aziz Nesin’e “mizah yazılarını kontrol ederim” der Aziz Nesin de “Öyleyse ben de senin baş yazılarını kontrol ederim,” der. Sabahattin Ali kabul eder. Sabahattin Ali on bin lira gibi bir sermaye koyar ve Aziz Nesin’e “1500 liradan yukarı kazanca ortağız, daha aşağısı gelirse senin” der. Kısacası “bizden” iki yazara yakışır bir ortaklık kurulur.

Ancak Aziz Nesin henüz bildiğimiz Aziz Nesin değildir. Dolayısıyla Sabahattin Ali’nin yapmak istediğini kavrayabildiğini düşünmüyorum. Marko paşa, Sabahattin Ali için bir mücadele organıdır ve nihai bir hedefi vardır. Aziz Nesin içinse Marko Paşa bir araçtan çok bir amaçtır. Bunu sonraki süreçte yaptıklarını bildiğim için söylüyorum. Şöyle ki: Marko paşa hiç beklenmedik bir başarı elde eder. Altmış bin ila yüz bin arasında bir tiraja ulaşır. Bu süreçte hükümet dergiyi etkisiz hale getirmek için bir provakasyon gerçekleştirir. Orhan Erkip adında bir adam Marko paşacıların arasına sızdırılır. Erkip başlangıçta canla başla çalışır ve çalışma arkadaşlarına güven verir. Bir gece habersizce idarehaneye gelir ve Marko paşa’nın imtiyaz belgesiyle birlikte yazı arşivini çalar. İlerleyen günlerde Marko paşa tam tersi bir yayın organı olarak basılmaya başlanır: “Komünist şarlatanları ifşa ediyoruz.” Sorumlu yazı işleri müdürü olarak da Orhan Erkip adı görünmektedir. Bu provokasyondan altı ay sonra Sabahattin Ali öldürülür. Aziz Nesin sürgündedir. Bir gün bir mektup alır “Orhan pişman olmuş. İmtiyazı bize geri vermek istiyor. Ne dersin?” Cevap şöyle “Pişman olduysa tamam. Gazetenin bizim kontrolümüzde olması şartıyla evet”.

Gazetelerini ellerinden alan, kendileri için “Komünist şarlatanlar, vatan hainleri, memleketi moskofa satanlar” diye yazı yazan bir adamla anlaşma yapmak başka nasıl açıklanabilir? Aziz Nesin henüz bildiğimiz Aziz Nesin değildir. İyi satan bir gazete istemektedir ve bunun için de Orhan Erkip’le işbirliği yapmayı kabul etmiştir.

Peki bir hükümeti bu kadar rahatsız eden ne olabilir bir mizah gazetesinde?

“Ali Baba Kırk Haramilere Karşı adlı dergideki bir yazıyı Tokat Kütüphane Müdürüne okuduğumda adamcağız ağladı: ‘Allahaşkına okuma, çoluğum çocuğum var, bu kadar baskı altında kalmış bir toplum olduğumuzu bu yazı ile anlıyorum. Çoluk çocuğum olmasa ben de sizin gibi olur, rejime karşı çıkardım’ demiştir”[5]

Sabahattin Ali’li Marko paşa serisinden dergiler çok geniş bir toplumsal kesim tarafından okunuyordu: memurlar, aydınlar, öğretmenler, öğrenciler, işçileri seyyar satıcılar, işsizler…

Ve Marko paşa, Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’da belirlediği ilkeler üzerine kurulmuştu. Ancak bu ilkeler çok sağlam bir anti-emperyalist omurga üzerine oturtulmuştu. Anti-emperyalist nitelik Sabahattin Ali’nin baş yazılarından geliyordu. Sabahattin Ali baş yazılarında Marshall yardımından tutun da yapılan ikili anlaşmalara kadar. Alınan yardımın hangi kesim için harcanacağından, borcun kimin omuzlarına yükleneceğine kadar bir çok konuyu gözler önüne seriyor, ve gazetenin elden ele okunduğunu hesap edersek en aşağı beş yüz bin kişilik bir kitlenin kafasına kazınıyordu. Sabahattin Ali’nin ölümü de bu süreç sonunda vukuu buldu.

 

Temel bazı yanılgılara dair düzeltme  

           

Geçen sayıda kaldığımız düzeltmelere devam edelim. Bunlardan bir tanesi de Sabahattin Ali’nin soyadı meselesidir; Ali mi Âli mi? Bu konu tam bir keşmekeşe dönüşmüş durumda, aynı metin içinde bile bazen Ali bazen Âli yazılıyor.  Sabahattin Ali hakkında kitap hazırlayan yazarlar bile bu konuda hataya düşebiliyor, Kemal Sülker’in “Sabahattin Âli Dosyası” gibi. Bu konuyla ilgili “doğru”yu da Sabahattin Ali’nin geride bıraktığı belgelerden çıkarabiliyoruz:

“Esat benim adımı bilir ama, dalgındır, sakın Ali yerine Âli yazdırmasın, bu Âli adı kadar sinirlendiğim kelime azdır.”[6]

Bir de gevezelik meselesi vardır. Evet, Sabahattin Ali “konuşkan” bir adamdır. Hele de dost meclisinde susmak bilmez, sürekli anlatır. Ama yine dostlarının deyişiyle tatlı bir gevezeliktir bu. Bir çok mesele hakkındaki derinlemesine bilgisinden kaynaklanır. İsteyenler, söylediklerimi tartmak için araştırma yapabilir, yeterince kaynak vardır. Ancak Sabahattin Ali’ye atıfta bulunulan “gevezelik”te çubuğun büküldüğü yer başkadır. Aslında anlatılmak istenen Sabahattin Ali’nin “gevşek ağızlı” olduğudur. Bundan da kasıt “sol”cular arasında kalması gereken bilgilerin Sabahattin Ali tarafından ulu orta dillendirildiğidir. Oysa yaşanan olgular bunun tam tersini işaret etmektedir. Sabahattin Ali nerede konuşacağını, nerede susacağını, neyi ne kadar anlatacağını bilen bir yazar ve eylem adamıdır. Şöyle ki; Marko paşa’da “Topunuzun köküne kibrit suyu” isimli bir yazı yayımlanır. Yazı’dan ötürü derginin yasal sorumlusuna, yani Ali’ye, dava açılır. Sorgu süresince yazının kime ait olduğu sorulur. Sabahattin Ali sıkıştırılır. Yazı Aziz Nesin’e aittir, ancak Sabahattin Ali bunu açıklamaz. Yazıyı kendisi yazmış gibi davranır, yargılanır, hapis ve para cezasına çarptırılır. Polis yazının Aziz Nesin tarafından yazıldığını elbet bilmektedir. Niyet, zaten ceza alacak olan Sabahattin Ali’yle birlikte Nesin’i de içeri atmaktır. Böylece derginin devamının önüne geçilmiş olacaktır. Ancak Sabahattin Ali buna izin vermez. Yeri geldiğinde Aziz Nesin de aynı şekilde davranır.

Sabahattin Ali yalnızca dostlarına karşı ikirciksizdir. Gönlünden ve aklından geçeni duraksamadan söyler. Peki dostları kimdir? Esat Adil, Pertev Nail Boratav, Şair Sütüven, Niyazi Berkes, Muvaffak Şeref, Niyazi Ağırnaslı, Serteller, Nazım Hikmet, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi, Melih Cevdet…Şimdi Sabahattin Ali’nin bütün bu isimlerle gizli kapaklı konuşacak neyi olabilir?

Sosyalist olduğunu herkesin önünde söylediği belirtiliyor. Cümle alem sosyalist olduğunu biliyormuş. Bakanı, milletvekili, Valisi, Emniyet Müdürü ve cümle halk. Memleketinde bunca sevilen bir yazarın sosyalist kimliğinin bilinmesinden hicap mı duymalıyız, gurur mu?

Sabahattin Ali özellikle de gençler arasında çok sevilen bir yazardı. Kuyucaklı Yusuf’u okumayan hemen hemen hiç yoktu. Ve Sabahattin Ali Sosyalist kimliğini ön plana çıkararak, mücadelenin meşrulaşmasına zemin yaratıyordu. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi, ülkedeki sosyalist mücadelenin meşruiyet arayışına vurulan bir darbedir. Bakın ünlü savcı Kazım Alöç’ün “Neşriyatınızda sol fikirler fazlaca hakim görünüyor…?” sorusuna ne yanıt vermiş Sabahattin Ali:

“Evet efendim. Ben, samimi bir sosyalist mefkuriyeliyim.”

Ne kadar açık ve net, üstelik de bir savcının karşısındayken. Utanacak ya da saklanacak bir şeyi yoktu ki!    

Bir dahaki yazımızda Sabahattin Ali’nin “burjuva yaşamı”na ve “öldürülüşüne” daha yakından eğilelim. Ve 2007’de yüz yaşına basacak olan Sosyalist yazar ve eylem adamımıza “iyi ki doğdun” diyelim “asırlık inat”.    

 


[1] Kırklı Yıllar-5 içinde Halil Lütfi Dördüncü’nün açıklaması, Tüstav Yayınları Eylül 2006

[2] Kırklı Yıllar-5 içinde Rasih Nuri İleri aktarıyor, Tüstav Yayınları Eylül 2006

[3] Mahkemelerde, Sabahattin Ali, YKY Nisan 2004

[4] Mahkemelerde, Sabahattin Ali, YKY Nisan 2004

[5] Sabahattin Ali Olayı, Kemal Bayram çukurkavaklı, syf 336, YENİGÜN YAYINLARI, EYLÜL 1978

 

[6] Mahkemelerde, Sabahattin Ali, YKY Nisan 2004

 

657
0
0
Yorum Yaz