Handan Öztürk: Sırtımda bir sürü bıçak taşıyorum
21/4/2009 · Kategori: Sinema
Handan Öztürk: Sırtımda bir sürü bıçak taşıyorum
“Benim ve Roz’un Sonbaharı”, Handan Öztürk’ün ilk uzun metrajlı filmi. Ana karakteri bir kent: Hasankeyf. Film, kentine sahip çıkan bir halkın hikâyesi...
ZUHAL AYTOLUN
Kızıl, kahve bir mevsim sonbahar. Yeni bir mevsimin geleceğine işaret etse de bir anlamda çürümeyi de hatırlatıyor insana. Handan Öztürk’le 1 Mayıs’ta vizyona girecek filmi “Benim ve Roz’un Sonbaharı” vesilesiyle bir araya geldiğimizde zihnimdeki çağrışımlar tam da bunlardı. Öztürk filmiyle Hasankeyf’in sular altında kalma tehlikesini anlatırken, bir kasaba halkının mücadelesini de gözler önüne seriyor. Tüm bereketi ve ihtişamı arasında ölümü de barındıran doğu topraklarında, sonbahara doğmuş insanların hikâyelerini anlatıyor...
- Sizi bu filmi çekmeye iten neydi?
- Batının çok popüler olduğu böyle bir dönemde, doğu beni çeken bir kavram. Sadece Doğu Anadolu değil, Asya da. Doğuya sık sık gidip geliyorum. İntihar eden kadınlarla ilgili bir belgesel çalışması için Batman’a gittiğimde, Hasankeyf’i gördüm; müthiş bir Mezopotamya görüntüsü, Dicle, güçlü bir tarih... Çok etkilendim. O zamana kadar doğuyla kurduğum ilişki, doğuda hâkim olan ölüm kültünün hızla yayılması ve bunların iç dünyamdaki kırılması “Benim ve Roz’un Sonbaharı”nın ilk nüvelerini oluşturdu.
- Film, konusu itibarıyla neye dokunuyor?
- Film, kasabasına sahip çıkan, müthiş güzel ve zengin tarihi olan bir halkı anlatıyor. Bu biraz da yenilgi hikâyesi. Çok haklı olmalarına rağmen kaybeden bu kasaba halkının savaşını gazeteci Metin’in hikâyesi üzerinden izliyoruz.
- Neden yenilgi?
- Çünkü dünya da biraz yenilgi dönemine girdi. Her yere kaos hâkim. Bu kaotik ortamda, haklı mücadeleler eskisi kadar kolay zaferle sonuçlanmıyor; güçlü olanın “doğru”su dayatılıyor. Bir geçiş ve çöküş dönemi yaşadığımızı düşünüyorum. Bu bakış açımı da mikro düzeyde Hasankeyf örneği ile anlatmaya çalıştım.
- Peki siz bu karakterlere dokundunuz mu? Tanıştınız mı onlarla?
- Gazeteci Metin, hakikaten oradaki gözlemlerim sonucunda doğdu. Yerel gazeteciler beni çok etkiledi, henüz kirlenmemişler. İnanılmaz donanımlılar; felsefe, siyaset, müzik... Metin karakteriyle doğuya geleneksel bakışı kırmak istedim. Çocuk karakterler ise zaten Hasankeyf’in gözlerinden ışık saçan, özgür, zeki ve sağlıklı çocuklarının yansıması.
- O çocuklar ki sonbahara doğmuşlar...
- Evet, baharı tanımadan sonbaharı yaşıyorlar. Ama umarım ilkbahara geçme şansları olur. Filmin, bizlerin kahramanı, o çocuklar.
HASANKEYF YANIMDA
- Filmde görsel efektler de kullanılmış.
- Filmdeki görsel zenginlik, Hasankeyf’ten kaynaklanıyor. Yani ana karakterlerden biriydi. Ona, yaşayan bir karakter olarak yaklaştım. Hiç olmasını istemediğimiz şeyleri yaptık filmde; Hasankeyf’i sular altında bıraktık. Bunun için ciddi görsel efektler hazırlandı.
- Anlaşılan ilk uzun metraj çalışmanız çok ayrı tatlar bırakmış sizde...
- Şu an acı bir tat var, ama umarım tatlıya döner. Filmi bitirmek için ciddi bir savaş verdim. Birlikte yola çıktığım insanlar vaatlerini tutmadılar. Projeyi tamamlayabilmek için evimi sattım. Artık bu benim meselem oldu. Bitirene kadar ne yapmam gerekiyorsa yaptım. Sırtımda bir sürü bıçak taşıyorum. Sanırım o bıçaklar atılacak, yaralar sarılacak ve ben yeniden güç kazandığımda ikinci senaryoma yoğunlaşacağım. Bir de belgesel ve kitap projem var.
- Filmi bitirmek için verdiğiniz savaşta yalnız mıydınız?
- Hasankeyf yanımdaydı. Gördüğüm hayatlar, duyduğum hikâyeler, dokunduğum insanlar... Diğer yandan, Mezopotamya’nın geçmiş ruhu bir tokat gibi yüzüne çarpıyor insanın ve orada kendinizi doğal olarak çok yalnız hissediyorsunuz. l
Fotoğraf: Vedat Arık
Şaman çadırında popstar...
- Bu denli şiirsel güzelliği olan yerlerde insanlar ölümle burun buruna yaşıyor.
- Dünyanın ve ülkemizin durumuyla ilgili bir altüst oluş var. Bunun merkezine de ölüm kültü hâkim. Bu, özellikle oralarda gözüne çarpıyor insanın. Zaten oraları da öldürmek kolay bir bakıma. Her batı, kendi doğusunu daha kolay öldürüyor artık. Amerika, doğuda kolay öldürüyor. Cinayetlerin sorumlusu görece olarak bir adım öndeki batı. Hasankeyf’te de koca bir medeniyet öldürülmek üzere.
- Sinemanın doğusunu öldüren bir batısı var mı?
- Doğu hep birtakım şablonlarla anlatıldı. Ancak yavaş yavaş doğuya daha içten bakmaya başladık, artık canlı bir bağ kuruluyor. Türk Sineması’nda da, Asya ve Çin Sineması’nda da bir hareket var.
- Popüler kültürden uzak durmaya çalışıyorsunuz, ancak bir ahtapot gibi her yanı sardığı düşünülürse bunu başarmak mümkün mü?
- Tümüyle reddedemezsin onu, ancak dışarda kalmayı seçebilirsin. Ben dışındayım. Bir belgesel için Asya’yı gezerken, günlerce bir Şaman aradım. Şelalelerin altından geçtik, donma tehlikesiyle karşılaştık, gece yarısı yollarda kaldık. Sonunda bir Şaman çadırına ulaştık. İçeri girdik, tanıdık bir ses duyduk. Biraz daha kulak kabarttığımda gördüm ki tanıdık bir program: Popstar. Zorla bulduğum bir şaman çadırında karşıma Popstar çıkıyorsa, orada bir dakika demek zorundayım. Tek merkezden düğmeye basılmış gibi dünyanın her yerinde aynı şeyi görmek benim kalbimi acıtıyor. Döner dönmez evden attığım ilk şey televizyondu. Popüler kültür, eğer benim yaşam alanımı daraltıyorsa, orada bir tehlike var, diye düşünüyorum.
Dergi 19.04.2009

