Gizli Belgelerle.. . / UĞUR MUMCU
31/10/2009 · Kategori: Makale
“Kürt Açılımı” mektuplaşma sürecinde, yani flört evresinde.
AlsahBlog

SENNUR SEZER
"Fethi Naci, Türk edebiyat eleştirisinin belki de en dikkatli çalışan eleştirmenidir'' der Yıldız Ecevit. Ben bu saptamayı şöyle değiştirmek istiyorum, ''Fethi Naci, Türk edebiyat eleştirisinin belki de şiiri en çok seven eleştirmenidir.'' Bu yargı, Fethi Naci'nin eleştirilerinde şiire özel bir yer ayırmasından değil. Kendisi de belirtir ''şiir kitapları üzerine çok az'' yazdığını. Şiiri sevişi, şiir eleştirilerinde pek alışılmadık bir yol tutuşundan, edebiyatın genel durumu üzerine saptamalarda şiirin durumundan yola çıkışından, kimi ünlü dizeleri ya da dize kalıplarını eleştirilerinde kullanışından bellidir. Semih Gümüş'ün Fethi Naci'ye Armağan adlı kitap için sorduğu ''En çok sevdiğiniz on şair, on öykücü, on denemeci ve eleştirmen, on romancı'' sorusunun yanıtında da yalnız şairler konusunda konulan sınırı aşar, on üç ad sıralar: ''Yahya Kemal Beyatlı, Nâzım Hikmet, Ahmet Muhip Dranas, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Cevat Çapan, Hilmi Yavuz. Bu on şaire koyduğunuz sınırı aşarak, ''Garip üçlüsü''nü de ekliyorum: ''Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet.'' Şiiri sevişi ya da şiire önem verişi belki ''şiirde kendi geleneğimizin özgün sesinden söz edebilmemizden'' kaynaklanmaktadır.
Fethi Naci, andığım söyleşide ''Aslında yazılarınızda şiirden çok söz ettiğiniz ya da şiir üstüne yazdınız. Sonunda şiir üstüne yazılarınız da yakında bir kitap olarak yayımlanacak. Şiirin yeri sizin için roman ya da öykünün ardı sıra mı geliyor?'' sorusunu da şöyle yanıtlar ''Hayır. Ne var ki günümüzde yazılan şiirlerin çok azını seviyorum. Eskiden çok şiir okurdum, sayısız dize, beyit vardı belleğimde: son zamanlarda fazla şiir okumadığımı itiraf etmeliyim. Okuduğum zaman da eskiden sevdiğim şiirleri okuyorum." Çok fazla şiir okumadığını açıklamasının hemen ardından, bunun günümüz şiirini pek fazla sevmeyişiyle ilgisi olmadığını kanıtlamak istercesine bir ekleme de yapar: ''Bir de kendimi romana çok verdim. Roman, çok fazla zaman isteyen bir eleştiri alanı. Düşünün Ahmet Haşim'in yazdığı bütün dizelerin toplamı, 1436! Ben yalnızca Yaşar Kemal'den 8.000-9.000 sayıya kadar okudum.''
Şiirle ilgili yazılarının bir bölümü Şiir Yazıları (İyi Şeyler Yayıncılık) adıyla kitaplaşan Fethi Naci'nin, şiire bakış açısı öteki kitaplarından da izlenebilir. Yazarın ilk kitabı İnsan Tükenmez'de yer alan ''Çıkmazdaki Edebiyat'' ve ''Yeşeren Otlar'' adlı yazıları hem şiirle ilgili ilk yazılar, hem de şiiri, edebiyatın genel durumunun bir göstergesi sayışını yansıtan yazılar oluşu bakımından önemlidir bence.
Fethi Naci, ilk baskısı 1956 yılında yapılan bu kitabına, Dağlarca'nın bir dizesini ad olarak verdiğini söyler: İnsan tükenmez. Bu dizeyi bir ilke sayarak edebiyatımızın yönelmesi gereken yönü anlatır: ''Edebiyatımızın bugün içinde bulunduğu sıkıntılı, bezgin havadan kurtulması için yazarlarımızın yeni gerçeklere yeni insanlara doğru açılmaları gerek, diyorum. Yalnız sefalet çeken, işsiz, hasta, zavallı, bakımsız, hakkı yenen insanlar değil, niçin yaşadıklarını bilen, dünyanın değiştirilebileceğine inanan, dünyayı ancak insanların bilinçli, sabırlı çalışmalarının değiştirebileceğini gören, 'insanlar için ekmeğin de gülün de bulunacağı' toplumun hayalle, dilekle değil mücadele ile kurulacağını bilen, yani tarihlerini kendileri yapmak isteyen insanlar.'' (İnsan Tükenmez, İnsan Tükenmez, Adam Yayıncılık, s. 11)
Fethi Naci'nin, Melih Cevdet'in şiirine yaptığı gönderme ile 'bir sis çanı' niteliği taşıması gerektiğini belirttiği bu insan tipini önerdiği yazar listesinin önemli bir bölümünü şairler oluşturur: Cahit Irgat, İlhan Berk, Oktay Rifat, Melih Cevdet, A. Kadir, Rıfat Ilgaz, Şükran Kurdakul, Ahmet Arif.
Çıkmazdaki Edebiyat adlı yazıda da edebiyatın o günkü çıkmazından sorumlu tuttuğu kişiler arasında şairler çoğunluktadır: ''(...) Gerçek hayatı, hiçbir ön yargıya kapılmadan, özgürlük içinde yansıttığını sanan yazarlarımızın yaptığı nedir? Günlük gerçeklerden koparak çoçukluğun hayal ülkesine sığınmak (O. Akbal, Z.O. Saba), 'fizyolojik' diyebileceğim bir firarla gerçeklerden uzaklaşmak isteği (N. Tirali), incir çekirdeği doldurmayacak laflarla kitaplar doldurmak (F.H. Dağlarca), çözemediği sorunlar karşısında suçu öbür insanlara yükleyerek, kendi kabuğuna çekilmek (C. Külebi). Gerçeği olduğu gibi yansıttıklarını, yan tutmadıklarını ileri süren bu orta tabaka yazarları olayların yüzeyinde kalmışlardır; gerçek karşısında kendilerini güçsüz hissettikleri için bu gerçeğe sırt çevirmişlerdir. (...) Saydığımız yazarlar, bu düzeni beğenmeyen, ama daha iyi bir hayatın kuruluş yönlerini görmeyen, daha iyi bir yaşayış için bir çaba göstermeyen yazarlardır.'' (Çıkmazdaki Edebiyat, İnsan Tükenmez, s. 60-61)
Fethi Naci'nin ''yalnız bugünkü durumu değil, daha ilerisini de görebilecek bir dünya görüşleri olmayışı'' yüzünden ''dünyanın değiştirilemeyeceği sanısı''nda, kötümser, yılgın, umutsuz olduklarını bildirdiği bu yazar ve şairlerden, Cahit Külebi için daha ayrıntılı bir yazı (Yeşeren Otlar) yazacaktır. Külebi'yi o günkü edebiyatımıza egemen olan ''umutsuzluk, içine kapanmak isteği''nin tipik bir örneği olarak irdelerken, bu tavrın nedenini şöyle açıklar: ''İçinde yaşadıkları gerçeklerden sıyrılıp kopmak isteyen yazarlarımız çok. Bu gerçekleri değiştirmek güç iş; bu güçlüğe katlanmaktansa 'kendi kişiliğindeki zenginlikleri dökmek' daha rahat daha kolay. Ne var ki gerçeklerden kopma isteği yazarın yalnızlığı, umutsuzluğu, kötümserliği demektir.'' (Yeşeren Otlar, İnsan Tükenmez, S. 63) Külebi'yi kimi zaman düzenin suçunu insanlara yüklemesi, kimi zaman kurtuluşu Tanrı'dan bekleyişi ile örnekleyip yine de içtenliğine, halk ve yurt sevgisine inandığını belirttikten sonra, Fethi Naci, ona (ve elbette benzerlerine) şunu öğütler: ''Ne var ki bu sevginin gerçek bir sevgi olabilmesi, aydan saadet getirmek gibi biraz bönce sözleri bırakmakla, bu saadetin bu yurt içinde, bu yurt insanlarının çalışmalarıyla gerçekleşeceğine inanmakla, o insanların arasına katılmakla mümkündür, sanıyorum.'' (Yeşeren Otlar, İnsan Tükenmez, s. 66)
1953-1954 yıllarında yazılan, 1956 yılında kitaplaşan bu yazılarda ''dünya görüşünün'' öne çıktığı açıktır. Ne var ki Fethi Naci, sanatçı için dünya görüşünün yetmezliğini vurgulamaya başlayacaktır bir süre sonra. Edebiyattaki bunaltıyı, 1958'de ''toplum yapısında kendi düşüncelerini dayayacak bir dayanak olmayışının acısını yaşama''ya bağlar: ''Toplumla ilişki kuramamak, toplumsal oluşa katılamamak, olanı biteni 'bir özge temaşa ile' geçmek... Bunaltı buradan geliyor.'' (Bunalan Genç Adamlar, İnsan Tükenmez/ Gerçek Saygısı, s. 120)
1975 yılındaysa, dünya görüşünün, bağlanmanın uygulamadaki aksaklıklarından söz açacaktır:
''Edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani şiirin, hikâyenin, romanın en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına şiirin, hikâyenin, romanın en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. Dahası var: Edebiyata yüklediğiniz göreve de yan çizmiş olursunuz.''
(Hem Dersini Bilmiyor Hem de Şişman Herkesten, Edebiyat Yazıları, Can Yayınları, s. 8-9)
Fethi Naci'nin dünya görüşünün, siyasal eğiliminin edebiyata bakışını etkilemesi ya da kısıtlaması zamanla azalır. Kendisinin 'özgürleşme' diye tanımlayacağı tavır 1983'te belirginleşmeye başlar; 1940 Kuşağı şairlerinden Mehmed Kemal ile tartışır: ''(...) 40 kuşağı şairleri gölgede kalmışlarsa bunun suçunu Garip şairlerine yüklemek gülünç olmuyor mu? Eş dost hatırı dinlemeyip bir gerçeği söylemenin sanırım artık sırası gelmiştir: 40 kuşağı şairleri gölgede kalmışlardır, çünkü yeteneksiz şairlerdi.(...) Sonra, bir şairin, başka şairlerin 'resmi görüşçe engellenmemesi' üzerine üzülmesi, doğrusu anlaşılacak şey değil. ('Engellenmek'ten Mehmed Kemal ne anlıyor, belli değil; ama biz, 1956-57'lerde, Melih Cevdet Anday'la, Büyük Postane'nin üzerindeki İkinci Ağır Ceza'da kitaplarımızdan ötürü yargılanıyorduk.) (...) Mehmed Kemal de sayın Kerim Korcan'ın düzeyinden bakıyor şiire: Adını andığı şairler ya hapiste ya sürgünde, ama Garip şairleri ne hapiste ne sürgünde. Ee? Şair için, şiir için değerlendirme ölçütü nedir? Ortaya konan eser mi, hapiste ya da sürgünde olup olmamak mı? Eş dost hatırı dinlemeyip bir gerçeği daha söylemenin artık sırası gelmiştir: Siyasal ve toplumsal bir savaşa katılmakla, bu savaş uğruna hapislere girmekle, sürgünlere gitmekle övünmek, hiçbir devrimciye yakışmayacak çirkin bir davranıştır.'' (Garip Hareketi, 40 Kuşağı, Mehmed Kemal ve 'Hangi' Ekrem, Şiir Yazıları, İyi Şeyler, s. 24-25)
Fethi Naci, Semih Gümüş ile yaptığı söyleşide, bu yazıyı, ''bugünkü (1997) edebiyat anlayışıyla 1970'lerin başlarındaki edebiyat anlayışı arasındaki farklar''ı açıklarken anar. 1972'de Moskova ve Tiflis'te rahatsız olduğu gerçekleri 25 yıl yazmayıp, kendini sansür ettiğini de anlattığı satırlara katılan edebiyat yargıları, Fethi Naci'nin sosyalist edebiyat konusunda da bir iç sansür yaşadığının kanıtı gibidir.
Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet
Fethi Naci'nin 1983 yılında yazdığı yazılar içinde dikkati çeken ve şiirimize ''alışılmışın dışında'' bir bakış açısı getiren yazıları, bence, Tevfik Fikret, Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet'le ilgili olanlardır.
Tevfik Fikret'in siyasal tavrını beğense de, çelişkilerini ve şiirinin dil zevki taşımadığını vurgular, Fethi Naci. Bu irdelemede, şiir dili bakımından Yahya Kemal'i Tevfik Fikret'e yeğlediğini de yazar. Tevfik Fikret'le ilgili eleştiriler "şairin şiiri, şairin kişiliği" sorununu da kapsamakta, kuramsal iyimserlik, soyut umutlar Fethi Naci'ye yetmemektedir artık. Şiir Yazıları'nda yer alan, Umut, Fikret'in Şiiri, Eski Şiirimizden Yararlanmak ya da Çoktan Çözülmüş Bir Sorunu Yeniden Tartışmak başlıklı yazılar Fethi Naci'nin "dil, şekil, içerik" ilişkisine özgür bakışının yansıdığı yazılardır: "(...) Namık Kemal'den sonra iktidara kafa tutan şair, Tevfik Fikret. (Halk şairlerini saymazsak) (...) Fikret, 1901'den sonra yazdığı şiirlerde, öldüğü yıl doğan bir şairin, Melih Cevdet Anday'ın deyişiyle 'Bir sis çanı gibi gecenin içinde,/ Ta gün ışıyıncaya kadar/ Vakur, metin sade/ Çal'maya çalışmıştır. Ama bir şey hemen gözleniyor: Umudunu ne zaman gerçekleşeceği belirsiz bir kurtuluşa bağlamıştır, 'kuramsal' denebilecek bir umuttur, bir iyimserliktir Fikret'inki: 'Dünya dönecek cennete insanla, inandım.'
Fikret'ten sonra iktidara kafa tutan şair görülmez artık edebiyatımızda. Tâ Nâzım Hikmet'e kadar. Ama o da, hemen hemen, Fikret'in söylediğini söyler sonunda: 'Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri.' Şairlerin, sonunda soyut umutlara sığınmaları, gerçekte, ülkemizdeki düşünce üretiminin yetersizliğiyle ilintili. İnsanların tarihlerini, ancak devraldıkları koşullar içinde, veri koşullar içinde yapabilecekleri bilimsel bir gerçektir; ama bu bilimsel gerçeğin Türkiye'nin somut tarihsel koşulları içindeki görünümünü ortaya koymadıkça 'Sabah olur geceler' demekten ötesini şairlerden beklemek haksızlık olur." (Umut)
"(...) Yahya Kemal de, Cevdet Perin'le 1946'da yaptığı bir konuşmada, şunları söylemiş: "Fikret, muhakkak ki her hususta muasırlarına faikti (çağdaşlarından üstündü). Lâkin bütün Servet-i Fünuncuların şiirleri, (...) nihayet mektep talebeleri için kaleme alınmış manzumelerdir. Daha ileri gidememişlerdir. Hele kullandıkları lisan Manakyan Türkçesi'nin tesiri altında kalmışa benziyor.' (Edebiyata Dair, 290) İyi bir şair değildi Fikret." (Fikret'in Şiiri)
"Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide şairleri, şiirin her şeyden önce bir dil sorunu olduğunun bilincine varamadıkları için, üç dilden seçtikleri sözcüklerle gönüllerince yaptıkları bir sözlüğün (Osmanlıcanın) diliyle yazmışlardı; bunlar, elbette yenilikler getirmişlerdi edebiyatımıza, ama bu yeniliklerle yeni bir şiir kuramamışlar, sadece eski şiiri yıkmışlardı: Divan şiiri tarihe karışmıştı. Bu arada, şiiri bir toplumsal kavga aracı gibi kullanmak isteği 'şiiri artık kendisi için değil ihtiva ettiği fikirler için' sevilir duruma getirmişti. (...) Tevfik Fikret'in 1912'de yazdığı 'Doksan Beşe Doğru'dan bir beşlik (...) Yıllardır övülen bu şiirin gerçekte ne ilgisi var şiirle? Şiir kendisi için değil 'ihtiva ettiği fikirler için' sevilir olunca sonuç bu oluyor; Bay A. Kadir gibi söylersek 'şekil mekil, dil mil' kalmayınca öz möz de kalmıyor, 'şiir miir' de kalmıyor, bunların birbirinden ayrılması olanaksız olduğu için. Tevfik Fikret 1912'de 'Doksan Beşe Doğru'yu bu 'dil'le yazarken bir başka şair de, 1910'da şöyle dizeler yazıyordu bir başka 'dil'de: '...Gittim o son diyara ki serhaddir yerim/ Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin.../ ...Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi'. Tevfik Fikret, kırk beş yaşında, o dille öyle bir şiir yazarken, Yahya Kemal, yirmi altı yaşında (...) nasıl böyle bir dil yaratıyor, nasıl böyle dizeler yazıyordu? Önünde tek örnek yokken? (...) Yahya Kemal, içinde yaşadığı dönemin (...) dilinin üzerinden atlayarak, eski şiirimizin bu birkaç yüz dizelik şiir birikiminden yararlanmasını bilmiş, böylece hem bir yeni şiir dili kurmuş, hem de 'geleneksel şiirimizin sesi'ni bulmuştur. (...) Ben de Yahya Kemal'in gelecek kuşaklar hesabına kapılar açtığına inanıyorum, uluslaşma sürecinden önce şiirimize ulusal dili getirdiğine inanıyorum. Bunun için Nâzım Hikmet'in bir şiirinde Yahya Kemal için "son Osmanlı şairi' dediğini anımsayınca ya da Turgut Uyar'ın Bir Şiirden adlı kitabında Yahya Kemal'e "Osmanlı şairi" dediğini okuyunca (...) Türk şiirini Türkçe'ye kavuşturan bir şaire, yarattığı dille Nâzım Hikmet'e de Turgut Uyar'a da 'kapılar açmış' bir şaire, bu iki şairin nasıl bu kadar haksızlık edebildiğini anlamıyorum." (Eski Şiirimizden Yararlanmak) Fethi Naci'den uzun uzun alıntı yapmam, onun bakış açısındaki öz aleyhine değişimi göstermek için. Edebiyatımızın boğuntulu, umutsuz olduğunu söylediği yıllarda umutsuzluk örneği diye andığı ozanların "dil bilinci" olup olmadığı sorusu geliyor akla. Ancak, böyle bir karşılaştırma benim işim değil.
Dil Gurbeti
Fethi Naci, usta bir denemecidir. 1983'lerde, daha önce kendini sansür ettiği konulara değinmek için uygun girişler bulur. Örneğin "Nâzım'ın yabancı ülkelerde yazdığı şiirlerden söz açılınca niçin hemen aklımıza Türkçe yaşadıkça yaşayacak olan o unutulmaz 'Saman Sarısı' geliyor, niçin 'Saman Sarısı' güzelliğinde ikinci bir şiir adı söylemekte güçlük çekiyoruz" gibi, çözümlenmesi zor bir soruyu (bu sorunun sorulması da pek akla gelmez) Abdülhak Hamit'in dil gurbetindeki durumundan yola çıkarak açıklamaya giriştir. Bu girişim, Nâzımla ilgili olumlu yorumları olumsuzlamakla sonuçlanır: "Turgut Uyar (...) Nâzım Hikmet'in 'dil'inden söz ederken: 'Çünkü çıkışını büyük bir kaynaktan, dilden halkın kolay ve özentisiz yaşamaya bağlı dilinden almaktadır' diyerek çok doğru bir saptamadan sonra, şöyle bir değerlendirme yapıyor: 'Nitekim son şiirlerinde akıl almaz bir isabetle Türk şiir dilinin oluşup gelişme grafiğine uymaktadır. Turgut Uyar'ın 'Türk şiir dilinin oluşup geliişme grafiğine uymaktadır' dediği gelişme, gerçekte, Nâzım Hikmet'in şiirindeki 'kendine özgü geleneksel ses'in yok olması, bu 'ses'in yerine şiirimizin geleneksel sesinden kopan şairlerin 'ses'in geçmesi değil mi? Nâzım Hikmet, 'dil gurbeti' yüzünden değiştirmemiş midir dilini?" (Dil Gurbeti, Şiir Yazıları, s. 31-32)
Fethi Naci'nin şiirin işlevi olarak "insanın doğaya bakışının değişmesi" ile yetinmeye başladığı bir bakış açısıyla karşı karşıyadır artık okur. Şiirsel bir yapıtın estetik işleve indirgenemeyeceği, vb. yazılarında eski, sorgulayan bakış açısı görülür Fethi Naci'de. Ancak şiirde karşı çıktığı özensizlikler hep dille sınırlıdır. Ahmet Muhip'te de, İlhan Berk'te de. İçerikte "hüznün" "bize yakıştığı" kanısındadır. "Cumhuriyet'ten bu yana tarihinin en kokuşmuş, en gayrı insani dönemini yaşayan günümüz Türkiyesi'nde yaşayanların" "mutluluğun resmini yapmaya" güçlerinin yetmeyeceğini kabullenmiştir. Cevat Çapan'ı hüzne uyan sesi bulmaktan ötürü överken, "toplumsal içerikli şiir girişiminde çuvalladığını" bildirmekten de alttan alta mutlu gibidir. Örneklemez bile bu "çuvallama örneğini". Ustadır denemecilikte. Sevdiği şiirlerden söz açtığında hüznün ağır bastığını görürsünüz örneklerde. Açık etkiler, dil yanlışları bağışlanıyor Fethi Naci'nin bu yeni ve özgür bakış açısında. Onun son eleştirilerini okurken, hüzünleniyorum. Yurtdışında yaşayan bir genç şairin "yurtdışına giderken kendini de beraber götürdüğünü" okuduğumda da... Nedenini sezsem de, söylemek gereksiz.
Fethi Naci, eleştiriye bu nankör uğraşa en çok emek verenlerden biridir. Şiir de nankör bir uğraştır. Onun şiir için harcadığı çaba daha önemli ve saygın. Başlangıçtan bu yana değişen bakış açısına gelince, insanın bir özelliği de değişmektedir, tükenmezliği biraz da buna bağlıdır. Sevecen bir tanımı var eleştiri için, sevecen bir bakış açısı yoksa da: "Biz de sevdiğimiz bir şiirin, bir romanın, bir resmin, bir müziğin 'bütün halk-ı cihan' tarafından sevilmesini istemez miyiz, sözü hemen sevdiğimiz sanat eserine getirmez miyiz? Böyle olmasa 'Eleştiri' diye bir şey olur muydu?"
Özeleştirisini kırk yıl önce yazmayı denemiş bir eleştirmen Fethi Naci. Özeleştirisini yaparak, yazarın özgürleşeceğine inanan bir yanı var, düşünce ve ifade özgürlüğünün gerçekleşemediği bir ülkede bir eleştirmen için başka bir özgürlük yolu var mı?
Fethi Naci'nin şiire bakış açısındaki değişimi örneklemeye çalıştığım bu yazı, aslında bir kutlama yazısı. Yetmiş yaşın kutlu olsun Fethi Naci. Eleştiriye verdiğin emek için sağol.
Cumhuriyet Kitap; 05 KASIM 1998
Nikâhsız eşin hakları ve hukuk
Türk Medeni Yasası (MY), öngördüğü kural ve kamusal işlemlerle oluşan evlilik birliğinde; eşlere hak ve sorumluluklar yükleyerek, toplumsal yapının çekirdeği aile kurumunu güvenceye almıştır. Ne var ki; yasalar, kamusal evlilik dışında kadın ve erkeğin birlikte yaşamalarını (kuma-metres) da yasaklamamıştır. Hukukun tanıdığı bu özgürlük alanının, sosyal ve ekonomik güvencelerden yoksun kadınlar açısından kötüye kullanılması olasıdır.
Çetin Aşçıoğlu Yargıtay onursal üyesi, cetinascioglu@gmail.com
Sosyal bir olgu olan nikâhsız birleşmelerde mağdur duruma düşen kadını koruyacak özel nitelikte yasal düzenlemeler söz konusu değildir. Sosyal olgunun (pratik yarar) dışlanması, olması gereken hukuk açısından eleştirilebilir.
Ancak; yasal düzen, sosyal beklenti ve gereksinimi hukukun diğer amaç ve görevleri “adalet” ve “düzen” ile birlikte değerlendirerek amaçlar arasında dengeyi sağlamayı yeğlemiştir: Adaletin özünü eşitlik oluşturur; hukuksal eşitlik matematik ve mantıksal düşüncenin değil hukuk duygusunun ürünüdür. Hukuk, “aynı durumda bulunanlar arasındaki eşitliği” onaylar. Oysa MY’ye göre, evli kadın ile nikâhsız eş aynı konum ve durumda değildir.
Çağdaş hukuk ve medeni yasa; evlilik kurumunu aile ve toplum düzeni açısından da değerlendirmiştir. “Nikâhsız eşe” de aynı hakların tanınması, bu nitelikteki birleşmeleri özendirir ve çok yönlü sorunlar toplum düzenini olumsuz etkileyebilir.
Yasal düzenlemelere karşın; sosyal olgu nikâhsız eşlere de yasal evli eşe tanınan haklar yargısal inançlarla tanınabilir mi? Bu bağlamda, geçen ay bir yargı kararı (Çorlu 2 A. Hukuk 29 Ocak 2008-11), olumlu bir örnek olarak gündemle getirildi:
Olay (1): Davacı kadın ile davalının evlilikleri boşanma davasıyla sona erer. Bir süre sonra, davalının evlenme sözü ile kamusal nitelikte bir evlilik olmadan 16 yıl birlikte yaşadıktan sonra: Davalı, “birlikteliğimiz sona erdi” (boş ol) sözü ile aile dağılır.
Dava: Davacı kadın, ev işlerini gördüğünü ve ayrıca işçi olarak çalışarak aile bütçesine katkıda bulunduğunu; bu nedenle davalının yaptırdığı evde hakkı olduğunu ileri sürerek: Maddi ve dövme eylemi nedeniyle de manevi ödence istemiyle dava açar.
Yargılama: Yargı, sorunun incelenmesi için birisi hukukçu üç bilirkişi görevlendirir ve onların görüşleri doğrultusunda (2): 21.667 Tl maddi tazminata hükmeder. Manevi tazminat istemi ise yerinde görülmez.
Yargıtay: Kalıplaşmış karar örneğiyle (sözde gerekçe), yerel yargı kararını onaylar (3.HD 19.02.2009 – 2008/21434 E. 20092367K.)
İLKE KARARI
Davacı avukatının açıklamalarına ve basında yapılan yorumlara göre bir ilke kararı söz konusudur: Nikâhsız yaşayan eşler de tıpkı MY’nin onayladığı evliler gibi “edinilmiş mallara katılma rejiminden kıyasen yararlanacak”tır. Gerçekten bu gerekçeyle karar verilmiş ve onanmış ise yorumlarda bir yanlışlık olup olmadığı tartışılmalıdır: MY’nin (m 218-219) düzenlediği “edinilmiş mallara katılma rejimi”: Yasanın onayladığı evlilik birliğindeki eşler için geçerlidir; nikâhsız eşlere kıyas (bir tutma) yoluyla uygulanması olanaksızdır. Çünkü kıyasın uygulanması, özde, “somut olaya uygulanacak bir kuralın bulunmaması” ve “bu boşluğun -bilinçli bir boşluk- olmamasına” bağlıdır:
Yasa koyucu, “edinilmiş mallara katılma rejimini” yasal evli eşlerin yararını gözeterek düzenlemiş; nikâhsız birleşmeleri bilinçli olarak bunun dışında bırakmıştır. Bu nedenle sorunun “kıyas ilkesi ile çözümlenmesi” hukukun yerleşik yorum ilkeleriyle bağdaşmaz ve erkler ayrılığı ilkesine de aykırıdır. Kaldı ki; karar, ilke niteliğinde de olamaz. Zaman zaman duygusallık yargı kararlarına da egemen olabilmektedir. Yargıtay kararı da gerekçesizdir.
Ancak; maddi ödence davası, MY’ye göre değil de “Borçlar Yasası”nın özel olarak düzenlediği “bağışlama ve bağıştan dönme kuralarına göre” açılıp kanıtlansaydı (örtülü bağış): Davacı eş yararına, “geniş bir yorumla”, sonuç alınma olasılığı söz konusu olabilirdi!
Avukat manevi ödence davasını, kendi açıklamasına göre, davacı kadının dövülmesi olgusunu dayanarak açmış ve kanıtlanmadığı için reddedilmiştir. Oysa dava, MK 24 ve 49. maddelerine göre kişilik hakkına hukuka aykırı (hakkın kötüye kullanılması) dayanarak açılmalıydı. Bu bağlamda; sorun, kişilik hakkının koruduğu “manevi değerin” belirlenmesinde yoğunlaşır.
MY, kişilik hakkının koruduğu “değerleri” sayarak sınırlamamış ve yaşamın akışı içinde ortaya çıkan gereksinimlere göre, belirlenmesini yargıya bırakmıştır. Davacı ve davalının “16 yıl birlikte çalışarak gelirlerini, emeklerini, duygularını paylaşarak evlilik birliği (aile) oluşturdukları” anlaşılmaktadır.
Yasal bir evlilik birliği kurulmamış olsa bile: Eylemli olarak kurulmuş 16 yıl devam etmiş evliliğin oluşturduğu “bir aile içinde yaşama” olgusu bir manevi değer olarak korunmalıdır. Davalı erkek, haklı bir neden olmaksızın bu birliğe son vermiş ise: Davacı kadının “bir aile içinde yaşamanın sağladığı yarar ve çıkarı çiğnenmiş” olacağından, BY 49. maddesine göre manevi tazminat hakkı olmalıdır. Bu çözüm, nikâhsız yaşama sosyal olgusunun yarattığı sorunu, hukukun amaçları (adalet– düzen–yarar) arasındaki dengeyi bozmadan bir ölçüde sağlayacaktır.
Hukukçu okurlarım, Yargıtay’ın “nikâhsız evlenmelerin bozulmasında manevi tazminat istemlerine” onay vermediğini söyleyebilirler; doğrudur da (3). Ancak; her somut olayın kendine özgü özelliği gözetilmeli ve hukuka uygun gerekçeli yorumların da yargısal inançları değiştirdiği yeni ilkeleri oluşturduğu da unutulmamalı.
Ele aldığımız örnek olayda üzerinde durulması gereken örtülü temel sorun; ülkemizde hukuk öğrenimi ve eğitimi olmalıdır. Hukukçu (avukat–yargıç), yorum kurallarını (kıyas vd) ve somut olaya uygulanacak nesnel hukuk kuralları, kurumları bilemiyor ve yasanın yasaklanmasına karşın hukuk sorunlarında bilirkişi öyle dediği için yargı oluşturuluyorsa:
Yargı’daki asıl tehlikenin ayırdında olmalıyız. Bireyleri ilgilendiren uyuşmazlıklardan Ergenekon soruşturma ve kovuşturması gibi toplumca izlenen sosyal, siyasal nitelikli davalara kadar; hukuktan sapmaların ve güven duygusunun yitirilmesinin başat gerçek nedeni budur.
Çağdaş bir yargı düzeni kurmuş ülkelerde, diploma, göstermelik sınav ve sözde eğitimle yetkin hukukçu kimliğinin kazanılması olanaksızdır.
(1) Olayla ilgili tüm bilgiler iletişim alanından , özellikle davacı avukatının TV’ de yaptığı açıklamalarda elde edilmiştir. (2) Bilirkişilerin yargıçlaştığı; yargıç ve avukatların izleyici olduğu yaygın uygulama. (3) Yargıtay 4.HD. 10.04.2008-9965/5095 YKD Temmuz 2008 sh 1302)
Cumhuriyet Bilim Teknik; 03.04.2009
NİÇİN DARWIN?
Papa Benedict, 1952 Haziranı’nda, dünyanın tüm Katolik kardinallerini, Cenevre’de topladı. “Bilimin tüm gelişmelerinden, Tanrı’nın varlığını kanıtlayacak sonuçlar çıkarıyorum ve yararlanıyorum. Bu gelişmelere karşı çıkmayınız. Ancak, Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden çıktığını unutmayın. Bunun karşıtını kabul edemeyiz” dedi.Çünkü, Müslüman imam da böyle söylüyor. Dinciler, Tanrı’nın bilinçli yaratışından söz ederek, Darwin’in evrim kuramına karşı çıkıyorlar. Daha başlangıçta söyleyeyim, Darwin, hiçbir yapıtında, insanın maymundan geldiğini söylememiştir.
Dincilerin anlama sorunu var. Başpiskopos Ussher ve Cambridge Üniversitesi’nden Prof. John Lightfoot, bir dizi gizemli hesaplamalardan sonra, dünyanın MÖ 4004 yılının 23 Ekim Pazar günü, sabah saat dokuzda yaratıldığını yayımladılar. Darwin, “Türlerin Kökeni” ve “İnsanın Ortaya Çıkışı” adlı yapıtlarında, dünyanın aklımızın almayacağı değin çok uzun zaman önce yaratıldığını, insanın ve başka canlıların ortaya çıkışlarının da çok çok uzun yıllar önce olduğunu ortaya koydu. Oysa, bütün kutsal kitaplar, dünyanın altı günde yaratıldığını yazıyordu.
Ortak atalarımız
Ayrıca, Tevrat’ın yaratılış bölümünde, Tanrı, insanı kendi suretinde yarattığını söylüyordu. Oysa Darwin, Tierra del Fuego’da yaşayan insanları gördükten sonra, ablasına “Bunları Tanrı yaratmış olamaz” diye yazmıştı. O zaman, Tanrı’nın maymuna benzediğini söylemeliydik!
Beagle’ın kaptanı FitzRoy, Tufan’dan sonra, bu insanların kutsal topraklardan buralara savrulduklarını ve böyle değiştiklerini ileri sürüyordu. Darwin, hiçbir zaman, “insan, maymundan türedi” demedi. O, insanla maymunların, tarihöncesi bir dönemde, ortak bir atadan geldiklerini söylüyor. Dünya da aklımızın alamayacağı değin eski zamanlarda oluştu. Sandığımızdan çok daha yaşlıdır.
Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı yapıtı üçüncü baskısını yaptığında, İngiltere’de, din adamları harekete geçtiler. “Yağcı Sam” diye tanınan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce, hemen bir tartışma düzenledi. 1860 Haziranı’nda, Oxford Üniversitesi’nde yapıldı toplantı. Samuel’in bilim destekçisi, Richard Owen idi. Beagle’in kaptanı Robert FitzRoy da dinleyiciler arasındaydı.
Yalancının soyundan gelmektense...
Darwin, dört yıl süren gezide, bir böceğin ısırması sonucu, tanısı yapılamayan bir hastalığa tutulmuştu. Evden çıkmıyor, ama çalışıyordu. Toplantıya, onun yerine, T.H. Huxley ve bitkibilimci Hooker katıldılar. Salon, üniversite öğrencilerince doldurulmuştu. Basın ve bilim çevreleri de ilgiliydi.
Yağcı Sam, din adamlarıyla birlikte, gösterişli bir alayla girdi salona. Toplantıyı, Darwin’in öğretmeni Prof. Henslow yönetiyordu. Samuel’e söz verdi. Ağdalı bir üslupla, Darwin’i küfürle suçluyor, bütün bilim dünyasına saldırıyordu. Huxley’e dönerek “Deden tarafından mı, ninen tarafından mı maymundan geliyorsun” diye sordu. Huxley, “Maymun soyundan gelmeyi, bilgisini ve hitabet yeteneğini, önyargının ve yalanın hizmetine vermiş birinin soyundan gelmeye yeğlerim” diye yanıtladı. Öğrenciler, Huxley’i çılgınca alkışladılar. Bu görüntü, FitzRoy’u çok sarstı. İngiliz gençliği, nereye gidiyordu?
Ayağa kalktı, elindeki İncil’i sallayarak, “Bütün gerçek buradadır. Burada söylenen gerçekten başka gerçek yoktur” diyerek bağırdı. Öğrenciler yuhaladılar. 30 Nisan 1865’te, boğazını keserek intihar etti FitzRoy. Darwin, on yedi yıl daha yaşadı. Şimdi 200 yaşında. Evrim kuramı, bilimsel gelişme ilerledikçe daha sağlam kanıtlara ulaşıyor.
Darwin’e saldırının kökeninde, Cumhuriyetin bilimsel devrimine karşı olmak yatıyor. Mustafa Kemal’e karşı bir davranıştır bu. Çünkü, Mustafa Kemal, dinsel düşüncenin karşısına bilimsel düşünceyi koymuştu. TÜBİTAK, kaynağında Atatürk’e karşı savaşımın gereğini yapmıştır. Peki, kutsal kitaplar nasıl anlatıyor dünyanın yaratılışını ve insanın ortaya çıkışını? Hicr Suresi’nin 26-34. ayetleri, insanın kuru, kara ve değişken çamurdan yaratıldığını buyurmuş. Biçimlendirip ortaya çıkardıktan sonra da ona ruhundan üflemiş. Öyleyse, Hallacı Mansur haklı. Bütün melekler secde etmiş, ama İblis (Şeytan) secde etmemiş. Tanrı da, onu sonsuza değin kovmuş. Mü’minûn Suresi’nin 12. ayetinde, Tanrı, yeminle, insanı “çamur sülalesinden” yarattığını söylüyor. Sülale, Arapça addır. Bir nesneden oluşan başka nesne anlamındadır. Dilimize “soy” diye geçmiş. Bir nesnenin “öz”ü anlamını da içerir. Nahl Suresi’nin 4. ayetinde, “Tanrı, insanı bir damla sudan (nufte) yarattı, bir de bakarsın, karşında apaçık düşman olmuş” diyor. İnsanın insanlaşması, böyle başlamış oluyor. Tarık Suresi’nin 5-7. ayetleri iyice çelişkili. “Şimdi, insan, hangi şeyden yaratıldığına bir bakıversin; atılarak dökülen sudan yaratılmıştır. O su, sulb (erkeğin omurgası, sırtı) ile kadının kaburgaları (el terraib) arasından çıkar” (*) deniyor. Erkeğin omurgasından çıkan su nedir? Açıkça, “meni” denmek isteniyor. Yarattığı insanın anatomisini bilmemek olur mu?
Bilim Kurumu-Bilimsel Dinci
Kadının kaburgaları arasından su çıkar mı? Kaldı ki, erkeğin omurgasından çıkan su, nasıl dölleyecek kadının kaburgaları arasındaki suyu? Kadının çıkardığı suyu değil, yumurtladığı yumurtayı döller erkeğin spermi.
Her insan, bu çelişkili bilgilere inanmak hakkına sahiptir, ama hiçbir bilim kurumu, Atatürk Devrimi’ni hedef alan bir eylemin içinde olamaz.
Bilimsel düşünceyi kabul etmeyen bir kurum da bilim kurumu olamaz. Darwin’le TÜBİTAK, hedef şaşırtıyor. Amaç Atatürk Devrimi’dir. Bilim adamının Atatürk düşmanı olması değin sapık bir durum düşünemiyorum doğrusu.
(*) Halk, “sulb”ü, daha doğru Türkçeleştirmiş: Bel. Orgazmı, “belim geldi” diye ifade ediyor.
Vecihi TİMUROĞLU, Cumhuriyet, 17 Mart 2009