Zaman, Enver Gökçe'nin Hakkını Enver Gökçe'ye Verecek
2/4/2009 · Kategori: Inceleme
Zaman, Enver Gökçe'nin hakkını Enver Gökçe'ye verecek
"... Enver Gökçe'nin şiirlerini okuyorum. Müthiş bir şair Enver Gökçe. Nasıl olup da bugüne kadar gizlemişler onu? Akıl alacak şey değil. Orhan Veli'nin etrafında kıyameti koparmışlar. Oysa eski Latin şairlerini okumuş olanlar için, hiçbir tarafı yoktur Orhan Veli'nin. O, Nazım'ın Bugün Pazar şiirinin çizgisinde ama, çok daha sığ bir şairdir. Onda ne Nazım'daki hümanizma, ne de lirizm vardır. Asıl yerel olan, milli olan, asıl bizim olan, Enver Gökçe'nin şiiridir. Toplumcu şiirimizin içinde adının ikinci sırada anılması gerekir. Yürek olmayınca, şimdilerde yayımlanması bile zor. Zaman, Enver Gökçe'nin hakkını Enver Gökçe'ye verecek..."
Günel Altıntaş'tan alıntılayan: Mehmed Kemal, "Acılı Kuşak", DE Yayınevi, 2. basım 1982(?), sf.48.
"... Enver Gökçe'nin şiirlerini okuyorum. Müthiş bir şair Enver Gökçe. Nasıl olup da bugüne kadar gizlemişler onu? Akıl alacak şey değil. Orhan Veli'nin etrafında kıyameti koparmışlar. Oysa eski Latin şairlerini okumuş olanlar için, hiçbir tarafı yoktur Orhan Veli'nin. O, Nazım'ın Bugün Pazar şiirinin çizgisinde ama, çok daha sığ bir şairdir. Onda ne Nazım'daki hümanizma, ne de lirizm vardır. Asıl yerel olan, milli olan, asıl bizim olan, Enver Gökçe'nin şiiridir. Toplumcu şiirimizin içinde adının ikinci sırada anılması gerekir. Yürek olmayınca, şimdilerde yayımlanması bile zor. Zaman, Enver Gökçe'nin hakkını Enver Gökçe'ye verecek..."
Günel Altıntaş'tan alıntılayan: Mehmed Kemal, "Acılı Kuşak", DE Yayınevi, 2. basım 1982(?), sf.48.
Gözden Gezden Arpacıktan
"... İlkokulu beraber okumadık. Orta ve lisede de beraber değildik. Ama bir mahallenin çocuklarıydık. Onu ortaokula başladığı zamandan hatırlıyorum. Ondan önce tanır mıydım, tanımaz mıydım, çıkaramıyorum. Onun "Özel Bizim Okul"da ilki bitirdiğini biliyorum. Özel ilkokul, zengin çocuklarının gittiği yerdi. Enver, zengin çocuğu değildi, yetimdi... Yetim olduğu için "Özel Bizim Okul"a almışlardı.
Ortayı ve liseyi Gazi'de okudu... O zamanki Ankara'nın ikinci lisesiydi. Atatürk sonrası Cumhuriyet aristokrasisi çocuklarının gittiği yer denebilir. Enver'in alınyazısı bunların arasında orta öğrenimini yapmaktan açılmıştı.
...Mahalledeki arkadaşlığımızın süresi uzundur. Mahallemizde iki Enver vardı. Birine gözü sakat olduğu için Kör Enver (Gökçe), ötekine saçları dökük olduğu için Kel Enver derdik. Enver, onurlu, yaşıtlarımızın arasında güçlü, eli ayağı tutar olduğundan, yüzüne karşı Kör Enver denmesine kızardı. Diyenleri hırpaladığı için de, kimse yüzüne karşı Kör Enver diyemezdi...
...Enver'in lisede edebiyat öğretmeni kimdi, şimdi bilemeyeceğim. Yalnız, tarih öğretmeni Enver Behnan Şapolyo idi. Enver Behnan bazı dergilere tarihi öyküler yazardı. Resimli Ay'da ve benzeri dergilerde yazdığı tarih öykülerini okumuştum. Enver, çocukluğunda adaşı öğretmen Enver Behnan'ın çok etkisinde kalmıştır. Daha ortadayken, onun tarihi öykülerine benzeyen karalamalar kaleme alırdı. Baş başa verdiğimizde, bunları çocuksu bir heyecanla bana okurdu...
...Sınıfını iyi dereceyle mi geçmişti ne, ona Kodak marka kutu bir makine almışlardı. İçine filmi kor, her yerde fotoğraflarımızı çekerdi...
...Şiirin yanı başında, futbol, kitap arkadaşlığımız sürüyordu. İkimiz de kitap delisiydik. Ben aldıklarımı ona veriyordum, o aldıklarını bana veriyor, değiş tokuş ediyorduk. O bir yandan üniversiteye giderken Ülkü dergisinde çalışıyor, ben de Nurettin Artam'ın yerleştirdiği Ulus gazetesinde... Üniversite'de Edebiyat bölümüne girmişti. Eski yazı okumadığı, bilmediği için de harıl harıl eski yazıya çalışıyordu. Elinde divanlar, eski yazı şiir kitapları görürdüm. Şiire kendine özgü bir sesle girmesinin nedeni, eski şiirleri çok okumasından gelen birikimi olmalıdır...
...Dil Tarih'in öğrenci derneği elimizdeydi. İkinci Dünya Savaşı modasına uyarak faşizmden yana olanlara karşı, derneği bırakmıyor, bütün seçimleri kazanıyorduk. Öğretmenlerimizi "Bakanlık emrine" aldıklarında, bütün öğrenciler birlikte direnmesini biliyorduk. 108 imzalı bir dilekçe hazırlamıştık... Bir de türkümüz vardı: "Yüzsekizlerdeniz, meydanlarda merdiz..."...Enver, çok güzel türkü söylerdi. Yanık bir sesi vardı. Şarap içerken, ona türkü çağırtırdık. Elinin avuç ayasını sakat gözüne kapar, bir türkü tutturur, sonra yavaş yavaş açılırdı. Ondan sonra, biz "Çağırma..." desek de, hızını alana dek söylerdi. En içli söyledikleri Eğin türküleriydi. "Tez gel ağam, tez gel, eğlenmeyesin... Elde güzel çoktur, bağlanmayasın." Bir uzun havadan sonra, bir oynak türküye geçerdi. "Askere gidişimdir, hoy nanam... Gonca gül derişimdir, hoy nanam..."
...Irkçılar ve turancılar fakülteyi basmışlar, rektörü hırpalamışlar, elinden istifasını almışlardı. Böyle bir cesaret örneği göstermelerinde, zamanın siyasi şube müdürü Ekrem'in büyük payı vardı. Hem fakülteyi basmışlar, hem rektörü hırpalamışlar, hem de karşı koyan arkadaşlarımızı polisin desteği altında dövmüşlerdi. Dövenler, dövülenler arasında o da var mıydı, nereden bileceğim şimdi... Kafası kızdı mı, beş altı kişiye karşı koyacak yaradılışta ve güçteydi. Kolay kolay dövülmezdi...
Bu olaylardan sonra fakültede bizi barındırmadılar. Öğrenci Derneğinin karşısına, başka bir dernek çıkardılar. Enver ve birkaç arkadaşı, antifaşist Türkiye Gençler Derneği'ni kurdular. Hareket fakülte dışına taştı. Denizciler Caddesinde bir bodrum katı tutuldu ve merkez oldu. Sadece öğrenciler değil, her türlü genç, okuyan, okumayan herkes bu derneğe üye olabilirdi. Gittikçe gelişme başladı. Geceleri polis basmasın diye, Enver'le Şevki'nin (Akşit) çok nöbet tuttuğunu bilirim. Derneği de rahat komadılar. Ünlü Ankara mitinginde (27 Aralık 1947) birçok yerle birlikte, Derneği de bastılar, kitapları yırttılar, eşyalarını yaktılar, talan ettiler. Dernek yöneticilerinden bazılarını tutukladılar. Ben yöneticiler arasında olmadığım halde "faal aza" sayılarak tutuklandım. Tutuklananlar, ikisi kız, üçü erkek olmak üzere beş kişiydi. Enver, Şevki, ben, Melahat, Nuran... Cebeci'de Ankara Cezaevi'nde 95 gün tutuklu kaldık...
...Hapisanede, bizden önce tutuklanmış, eski solcular bulunuyordu. Enver onlarla konuşur, ahbaplık ederdi. Kendini, işçi sınıfı ideolojisinin çetin savaşmasına adamıştı...
...Bu tutuklamadan sonra ben askere gittim. Uzun askerlik yıllarını, çeşitli kışlalarda geçirdim. Bir gün bir gazeteyi açtım ki, Enver, yeniden tutuklanmış... Bu kez, gizli bir partinin, gizlenmiş üyesi olarak yargılanıyordu (1951 TKP Tevkifatı)...
...On yıla hüküm giydi, sürgünü de caba...
On yılın yedi yılını yattı, çıktı. Artık onu, arada sırada görebiliyordum. Ekmek, aş derdine düşmüştü. Anacığı ölmüş, ablacığının ve enişteciğinin yanına sığınmıştı... Her olayda polis rahatını kaçırıyordu.. Alıyorlar, götürüyorlar, bırakıyorlar, yeniden alıyorlardı. Dayanılır gibi değildi çilesi... Bir süre, kurtulmak için Eğin'e, doğduğu yere gitti. Orada da rahat komadıklarını sanıyorum. İstanbul'a gelip yerleşmek istedi, bırakmadılar. Fransızcası, ustaca kullandığı Türkçesiyle çeviriler yaparak geçinmek istedi. İş bulamıyordu. Hapislikte aldığı hastalık da aman vermiyordu. Ne geçimini sağlayacak parası, ne de hastalığını iyileştirecek elinden tutanı vardı. Amansız hastalığın altında eziliyordu. Dilimizin en güzel Neruda çevirisi onundur...
...Şiirimize yeni bir anlatım olanağı, yeni bir dil, yeni güç getirmişti...
...Neruda'nın Nobel kazanmasından sonra (1971), yıllarca önce yaptığı çevirileri yeniden yayınladılar. Edebiyat ve sanat çevrelerinin, "Kim bu çevirmen?" diye sormaya başladıkları günlerde, acılı kuşağın içinde ezik düşmüş dostum için oturup şunları yazdım: Ama Enver'in çok sonra değeri bilindi. Şuraya buraya dağılmış şiirleri toplandı, bir kitap yapıldı. Adı: Dost Dost İlle Kavga. Panzerler Üstümüze Kalkar diye yeni yazdıklarını bir kitap yaptı. Yazarlar Sendikası hastalığını iyileştirmek için Bulgaristan'a yolladı. Şair, ne kadar holansa, yaşadıkça çok şeyler görebiliyor. Yatkınsızlığın böylesine gürültü patırdı etmesinden sonra da hâlâ senden çekinirler mi?... Biz korkardık. Anlıyorum ki, bizi korku altında tutanlar bizden çok korkarlarmış... Bugün de nasıl belli oluyor yoksulluğumuza karşı korkuları... Biz onlardan korkuyoruz sanırken, onların bizden korkuları daha çokmuş... Basımevlerinde dizicilerin dostuydun... Onlar seni sever, sen onları severdin... Onlar da yazılarını dizmek, makinelerde basmak, halkımızın gözlerinin önüne koymak isterlerdi... Ne yapsınlar, yazıların ellerine geçmedi ki... Kimse Neruda'nın ününü bilmezken ilk şiirlerini çevirdin... Türkçemizin lezzetli kıvraklığıyla... Adını bile koymaya dayanamadılar... Göbek adın Mustafa öne çıktı (Çağımızın Büyük Şairlerinden Pablo Neruda'nın Şiirlerinden Seçmeler, Türkçesi: Mustafa Gökçe, Düşün Yayınevi, 1961)... Neruda üstüne saldıranlar... Ticaretini eline geçirenler, geciken kitabının, çok önceden çıkarılmış olduğunu bilirler mi? Ticaretle senin hiç ilgin olmadı ki... Senin farkında olmayanlar, çağlarından utanacaklardır. Bu utanç, yaşam içinde olmasa bile, tarihte yansıyacaktır...
Mehmed Kemal, "Acılı Kuşak", DE Yayınevi, 2. basım 1982(?), sf. 38-48.
"... İlkokulu beraber okumadık. Orta ve lisede de beraber değildik. Ama bir mahallenin çocuklarıydık. Onu ortaokula başladığı zamandan hatırlıyorum. Ondan önce tanır mıydım, tanımaz mıydım, çıkaramıyorum. Onun "Özel Bizim Okul"da ilki bitirdiğini biliyorum. Özel ilkokul, zengin çocuklarının gittiği yerdi. Enver, zengin çocuğu değildi, yetimdi... Yetim olduğu için "Özel Bizim Okul"a almışlardı.
Ortayı ve liseyi Gazi'de okudu... O zamanki Ankara'nın ikinci lisesiydi. Atatürk sonrası Cumhuriyet aristokrasisi çocuklarının gittiği yer denebilir. Enver'in alınyazısı bunların arasında orta öğrenimini yapmaktan açılmıştı.
...Mahalledeki arkadaşlığımızın süresi uzundur. Mahallemizde iki Enver vardı. Birine gözü sakat olduğu için Kör Enver (Gökçe), ötekine saçları dökük olduğu için Kel Enver derdik. Enver, onurlu, yaşıtlarımızın arasında güçlü, eli ayağı tutar olduğundan, yüzüne karşı Kör Enver denmesine kızardı. Diyenleri hırpaladığı için de, kimse yüzüne karşı Kör Enver diyemezdi...
...Enver'in lisede edebiyat öğretmeni kimdi, şimdi bilemeyeceğim. Yalnız, tarih öğretmeni Enver Behnan Şapolyo idi. Enver Behnan bazı dergilere tarihi öyküler yazardı. Resimli Ay'da ve benzeri dergilerde yazdığı tarih öykülerini okumuştum. Enver, çocukluğunda adaşı öğretmen Enver Behnan'ın çok etkisinde kalmıştır. Daha ortadayken, onun tarihi öykülerine benzeyen karalamalar kaleme alırdı. Baş başa verdiğimizde, bunları çocuksu bir heyecanla bana okurdu...
...Sınıfını iyi dereceyle mi geçmişti ne, ona Kodak marka kutu bir makine almışlardı. İçine filmi kor, her yerde fotoğraflarımızı çekerdi...
...Şiirin yanı başında, futbol, kitap arkadaşlığımız sürüyordu. İkimiz de kitap delisiydik. Ben aldıklarımı ona veriyordum, o aldıklarını bana veriyor, değiş tokuş ediyorduk. O bir yandan üniversiteye giderken Ülkü dergisinde çalışıyor, ben de Nurettin Artam'ın yerleştirdiği Ulus gazetesinde... Üniversite'de Edebiyat bölümüne girmişti. Eski yazı okumadığı, bilmediği için de harıl harıl eski yazıya çalışıyordu. Elinde divanlar, eski yazı şiir kitapları görürdüm. Şiire kendine özgü bir sesle girmesinin nedeni, eski şiirleri çok okumasından gelen birikimi olmalıdır...
...Dil Tarih'in öğrenci derneği elimizdeydi. İkinci Dünya Savaşı modasına uyarak faşizmden yana olanlara karşı, derneği bırakmıyor, bütün seçimleri kazanıyorduk. Öğretmenlerimizi "Bakanlık emrine" aldıklarında, bütün öğrenciler birlikte direnmesini biliyorduk. 108 imzalı bir dilekçe hazırlamıştık... Bir de türkümüz vardı: "Yüzsekizlerdeniz, meydanlarda merdiz..."...Enver, çok güzel türkü söylerdi. Yanık bir sesi vardı. Şarap içerken, ona türkü çağırtırdık. Elinin avuç ayasını sakat gözüne kapar, bir türkü tutturur, sonra yavaş yavaş açılırdı. Ondan sonra, biz "Çağırma..." desek de, hızını alana dek söylerdi. En içli söyledikleri Eğin türküleriydi. "Tez gel ağam, tez gel, eğlenmeyesin... Elde güzel çoktur, bağlanmayasın." Bir uzun havadan sonra, bir oynak türküye geçerdi. "Askere gidişimdir, hoy nanam... Gonca gül derişimdir, hoy nanam..."
...Irkçılar ve turancılar fakülteyi basmışlar, rektörü hırpalamışlar, elinden istifasını almışlardı. Böyle bir cesaret örneği göstermelerinde, zamanın siyasi şube müdürü Ekrem'in büyük payı vardı. Hem fakülteyi basmışlar, hem rektörü hırpalamışlar, hem de karşı koyan arkadaşlarımızı polisin desteği altında dövmüşlerdi. Dövenler, dövülenler arasında o da var mıydı, nereden bileceğim şimdi... Kafası kızdı mı, beş altı kişiye karşı koyacak yaradılışta ve güçteydi. Kolay kolay dövülmezdi...
Bu olaylardan sonra fakültede bizi barındırmadılar. Öğrenci Derneğinin karşısına, başka bir dernek çıkardılar. Enver ve birkaç arkadaşı, antifaşist Türkiye Gençler Derneği'ni kurdular. Hareket fakülte dışına taştı. Denizciler Caddesinde bir bodrum katı tutuldu ve merkez oldu. Sadece öğrenciler değil, her türlü genç, okuyan, okumayan herkes bu derneğe üye olabilirdi. Gittikçe gelişme başladı. Geceleri polis basmasın diye, Enver'le Şevki'nin (Akşit) çok nöbet tuttuğunu bilirim. Derneği de rahat komadılar. Ünlü Ankara mitinginde (27 Aralık 1947) birçok yerle birlikte, Derneği de bastılar, kitapları yırttılar, eşyalarını yaktılar, talan ettiler. Dernek yöneticilerinden bazılarını tutukladılar. Ben yöneticiler arasında olmadığım halde "faal aza" sayılarak tutuklandım. Tutuklananlar, ikisi kız, üçü erkek olmak üzere beş kişiydi. Enver, Şevki, ben, Melahat, Nuran... Cebeci'de Ankara Cezaevi'nde 95 gün tutuklu kaldık...
...Hapisanede, bizden önce tutuklanmış, eski solcular bulunuyordu. Enver onlarla konuşur, ahbaplık ederdi. Kendini, işçi sınıfı ideolojisinin çetin savaşmasına adamıştı...
...Bu tutuklamadan sonra ben askere gittim. Uzun askerlik yıllarını, çeşitli kışlalarda geçirdim. Bir gün bir gazeteyi açtım ki, Enver, yeniden tutuklanmış... Bu kez, gizli bir partinin, gizlenmiş üyesi olarak yargılanıyordu (1951 TKP Tevkifatı)...
...On yıla hüküm giydi, sürgünü de caba...
On yılın yedi yılını yattı, çıktı. Artık onu, arada sırada görebiliyordum. Ekmek, aş derdine düşmüştü. Anacığı ölmüş, ablacığının ve enişteciğinin yanına sığınmıştı... Her olayda polis rahatını kaçırıyordu.. Alıyorlar, götürüyorlar, bırakıyorlar, yeniden alıyorlardı. Dayanılır gibi değildi çilesi... Bir süre, kurtulmak için Eğin'e, doğduğu yere gitti. Orada da rahat komadıklarını sanıyorum. İstanbul'a gelip yerleşmek istedi, bırakmadılar. Fransızcası, ustaca kullandığı Türkçesiyle çeviriler yaparak geçinmek istedi. İş bulamıyordu. Hapislikte aldığı hastalık da aman vermiyordu. Ne geçimini sağlayacak parası, ne de hastalığını iyileştirecek elinden tutanı vardı. Amansız hastalığın altında eziliyordu. Dilimizin en güzel Neruda çevirisi onundur...
...Şiirimize yeni bir anlatım olanağı, yeni bir dil, yeni güç getirmişti...
...Neruda'nın Nobel kazanmasından sonra (1971), yıllarca önce yaptığı çevirileri yeniden yayınladılar. Edebiyat ve sanat çevrelerinin, "Kim bu çevirmen?" diye sormaya başladıkları günlerde, acılı kuşağın içinde ezik düşmüş dostum için oturup şunları yazdım: Ama Enver'in çok sonra değeri bilindi. Şuraya buraya dağılmış şiirleri toplandı, bir kitap yapıldı. Adı: Dost Dost İlle Kavga. Panzerler Üstümüze Kalkar diye yeni yazdıklarını bir kitap yaptı. Yazarlar Sendikası hastalığını iyileştirmek için Bulgaristan'a yolladı. Şair, ne kadar holansa, yaşadıkça çok şeyler görebiliyor. Yatkınsızlığın böylesine gürültü patırdı etmesinden sonra da hâlâ senden çekinirler mi?... Biz korkardık. Anlıyorum ki, bizi korku altında tutanlar bizden çok korkarlarmış... Bugün de nasıl belli oluyor yoksulluğumuza karşı korkuları... Biz onlardan korkuyoruz sanırken, onların bizden korkuları daha çokmuş... Basımevlerinde dizicilerin dostuydun... Onlar seni sever, sen onları severdin... Onlar da yazılarını dizmek, makinelerde basmak, halkımızın gözlerinin önüne koymak isterlerdi... Ne yapsınlar, yazıların ellerine geçmedi ki... Kimse Neruda'nın ününü bilmezken ilk şiirlerini çevirdin... Türkçemizin lezzetli kıvraklığıyla... Adını bile koymaya dayanamadılar... Göbek adın Mustafa öne çıktı (Çağımızın Büyük Şairlerinden Pablo Neruda'nın Şiirlerinden Seçmeler, Türkçesi: Mustafa Gökçe, Düşün Yayınevi, 1961)... Neruda üstüne saldıranlar... Ticaretini eline geçirenler, geciken kitabının, çok önceden çıkarılmış olduğunu bilirler mi? Ticaretle senin hiç ilgin olmadı ki... Senin farkında olmayanlar, çağlarından utanacaklardır. Bu utanç, yaşam içinde olmasa bile, tarihte yansıyacaktır...
Mehmed Kemal, "Acılı Kuşak", DE Yayınevi, 2. basım 1982(?), sf. 38-48.
***
Şiirin Işığa Dönüştüğü Yerde
Cezaevlerinden sesler kaynıyor. Küçük gözelerden kaynayan sular gibi. Derecikler oluşturuyorlar. Irmaklaşacaklar. Taşacak, büyüyecek, durgunlaşacak, olgunlaşacaklar.
Enver Gökçe şiir yarışmasına katılan şiirlerin çoğu cezaevinden. Birincilik ve üçüncülük alan ozanlar da cezaevi sürgünü. Şu anda açlık direnişindeler. 1 Ağustos Genelgesi'nde "anarşist ve terörist" olarak nitelenenlerden.
Cezaevleri, son yıllarda, bu "anarşist ve terörist" olarak nitelenen insanlarımızın ürünlerini döktüğü bahçeler oldu. Şiirde, öyküde, romanda, resimde, fotoğrafta, karikatürde. Ya da olanak bulduysa, bir iğne, biraz iplik, bir avuç boncuk edinebildiyse, küçük bir çantanın üstüne oyalanmış çiçekte. Onlar, duyguda, düşüncede, seste, yeni estetikler üretiyor. İnsanın insanlaştığı değerleri üretiyorlar. İnsanı yücelten değerleri üretiyorlar. Özlerine uygun olarak. Ama onlar, insanın insanlaştığı, insanı yücelten değerleri yokeden, kırıp parçalayan, hiç bir değer tanımayan kişiler olarak niteleniyor resmi ideolojide. Kuşkusuz değiştirmek istedikleri koca bir dünya var, kuşkusuz değiştirmek isteyecekleri nice köhne değer yargısı var. Şimdi onlar, ürettikleri ürünlerde, gündüzün ve gecenin duvarlarla çevrili aralığından, bir ışık hüzmesi gibi, dışarıya nice güzel değer sızdırmakta duraksamıyorlar. Bu yapıtlar, bu ürünler, onların, kendilerine yönelen nitelemelere, yalnızca bir yanıt oluşturmuyor; umudun tükenmezliğini, özgürlüğün sürekliliğini de vurguluyor. Bu ürünleri üretenlere selam olsun.
Burada kesişen bir şey de var. İhsan Atar dostumuz Enver Gökçe'nin yaşamını biraz önce dile getirirken, cezaevlerinden geçişini ve şiirinin cezaevlerinde olgunlaştığını da ekledi. Enver Gökçe'nin anısında, onun şiirinin süregelen halkaları olarak gene bu şiirlerin birçoğunun cezaevlerinden çıktığı, çıkmaya devam ettiği de dolaylı olarak dile getirilmiş oluyor. Yani özgürlük düşüncesi, özgürlük savaşımı, daha da büyüyerek devam ediyor.
Atar, aynı zamanda, 1951 tutuklamasını, "Büyük Tevkifat" olarak dile getirdi. Aranızda o yıllarda yaşama gelmemiş nice genç var. "Büyük Tevkifat" denince, bunun, bugün böyle "büyük" nitelemesi kullanıldığına göre, nasıl bir sayı olduğu aklınızdan bir soru olarak geçebilir. Aklımda kaldığına göre, ya 168 kişidir, ya 183. Ya da öyle bir sayı. Küçümsemiyorum bu sayıyı. Ama başka bir şeyi vurgulamak istiyorum. 12 Eylülle birlikte 650 bin insanımız gözaltına alındı. Bu, halkın özgürleşme bilincinin büyüdüğünün, arttığının dabir anlatımıdır. Aynı zamanda, bu, halkın, özgürlüğün kendi ellerinde olduğunun, kendi elleriyle özgürlüğünü yaratacağının sayısal anlatımıdır da. Bu, özgürlük bilincinin derinliğine ve genişliğine yayılıp yoğunlaşmasının elle tutulur anlatımı olduğu gibi, büyüyen özgürleşme bilincine karşı, baskının da o denli genişliğine yayıldığının ve derinliğine yoğunlaştığının da anlatımıdır. Bu, halkın büyüyen, güçlenen bilincinin anlatımı olduğu kadar, halkın özgürlük istencinin öldürülemez, yokedilemez, engellenemez olduğunun da anlatımıdır.
Ödül vermeye çağrıldığımda, ödüle ilişkin biriki şey söylemek gereğini duyduğum gibi, ayaküstü de olsa, Enver Gökçe'nin şiiri üzerine de birkaç söz söylemek gereğini duyuyorum.
Enver Gökçe'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte, eriyen karın altından filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Kurağa dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar, ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip dökülmez boy verir, başak verir. Böyle dayanıklıdır, Enver Gökçe'nin şiiri. Enver Gökçe'nin şiiri harman olur, tığ olur. Savrulur. Tohumdan ürüne, buğdaydan ekmeğe var olur gider. Enver Gökçe'nin şiiri, bir yandan bizim bilincimizi ve direncimizi pekiştirirken, bir yandan da devrimci şiirimizde özgün bir tohum olarak yineler kendini.
Bilinir Enver Gökçe'nin cezaevlerinden aldığı, cezaevlerinin ağır koşullarının bedenine sızdırdığı sayrılıklar, Onun gövdesini saran sayrılıklar, kuşkusuz bedeninin özünü, beynini de kuşatır. Bu nedenledir ki, destansı uzun şiirler, uzun dizeler, gövdesinde yürüyen hastalıklarla birlikte, boyundan ve eninden daralır. Yani giderek kısalır dizeler, tek sözcüklere dönüşür. Ama süt filizi ekinin taneleşmesi gibi, daha yoğunlaşır, daha sertleşir. Çünkü, dünkü cezaevi gerçeğinden bugünkü cezaevi gerçeğine uzanır gibi, açlık direnişlerinin bağrında tohumlanır gibi, devrimci düşünce, devrimci inanç, onun bedeniyle bütünleşir, tüm varlığı bilince dönüşür, şiiri de, bilincin ışığa dönüştüğü şiir olur. Bu ışıktır, yeniden cezaevlerinde doğan, onunla büyüyen.
Hepsine kucak dolusu sevgi. Gönül dolusu selam.
Muzaffer İlhan Erdost
Ayko tarafından düzenlenen Enver Gökçe
Şiir Yarışması ödül töreninde yapılan sözlü konuşma.
18 Kasım 1988, Kızılırmak Sineması/Ankara
Diyalog, Aralık 1988, sayı: 1
Kaynak: Muzaffer İlhan Erdost, "Onu Anlat İşte", Onur Yayınları, Kasım 1989, Ankara, sf. 43-46.
*********
"Meyve sevilmez mi ağabey ?" : Hâlâ Sıcak Bir Anı
Oldukça sıcak geçmekte olan 1977'nin yaz günlerinden birinde, bir akşamüstü, ellerimizde kendimize göre meyve, baklava filân, Özgen (Seçkin), İbram (Erdem), ben, Enver Gökçe'nin Ankara'da adresini şimdi anımsayamadığım yeğeninin evinin kapısını çalmıştık.
Açan olmadı. Ayıp olmasın diye aralıkları uzun tutarak bir kaç kez daha zile bastık. Ama evde kimse yoktu o gün. Randevuyu alan İbram'a biraz bozuluyorduk fakat apartman koridorunun serinliğinde, elimiz boş gitmeyelim diye alıp getirdiğimiz baklavalara artık kimsenin ortak olmayacağı düşüncesi, İbram'ın disiplin anlayışını tartışmayı bir başka zamana ertelettiriyordu. Evde Enver Gökçe ve yeğeninden başka kimi bulacağımızı bilemediğimizden, yalnızca onlara müteşekkir kalarak, sahanlık merdivenlerine oturup bir kutu fıstıklı baklavayı afiyetle yedik.
Enver Gökçe'nin o yıllarda elden ele dolaşan, Dost Dost İlle Kavga adlı şiir kitabı, bizi oldukça etkilemişti. Şiirleri mitinglerde, üniversite forumlarında, dernek gecelerinde okunuyor, pankartlarda, afişlerde bu şiirlerden alınma dizeler sıkça kullanılıyordu.
İbram, şairin o günlerde Ankara'ya, sağlık nedenleriyle geldiğini, yeğeninin evinde kalmakta olduğunu duymuştu. Bu haber derneğe bir bomba gibi düştü. Bizleri her okuyuşumuzda coşturan, yer yer duygulandıran, aşık olup da bir türlü açılamadığımız kız arkadaşlarımız için defter köşelerine kopyaladığımız dizelerin efsanevi şairini tanıma fırsatı ayağımıza gelmişti. Ayrıca, partisiyle uzunca bir süredir ilişiği kesilmiş, adeta izole olmuş bir kavga adamının anlatacakları da son derece kıymetliydi bizim için.
İkinci girişimimizi İbram sağlama almıştı. Fakat bu kez baklava götürmeye Özgen'in de gücü yetmemişti; meyveyi biraz bol tutmuştu buna karşın. Kapıyı yeğeni açtı. Kısa saçlı, hafif toplu bir bayandı. İçeriye buyur edildik. Kapıdan salona doğru geçerken heyecanımız son haddini bulmuştu. Birazdan gökler gürleyecek, ırmaklar seller çağlayacaktı. Şiirleri her ne kadar, mitinglerde, toplantılarda bu konuda yetenekli konservatuvar öğrencisi arkadaşlarca okunuyor olsa da, birazdan kendi şairinden, "gümbür gümbür" dinleyecektik.
Heyhat ! İlk izlenim oldukça hayal kırıcıydı. Kendi adıma, son derece şaşırmış, orada salonun ortasında, ayakta bizi beklemekte olan kişiyi görmezden gelerek salonun köşe bucağında gözlerimle "hakiki" Enver Gökçe'yi araştırmaya başlamıştım. Özgen ve İbram'ın büyük bir saygıyla elini sıktıkları, küçücük kalmış bu adam olamazdı o. Sanki kocaman bir salona girmiştik, adam da en uzak köşede olduğundan bu kadar küçük görünüyordu. Omuzları çökmüş, hafif kamburu çıkmış, koyu renk camlı gözlüklerinin traşı uzamış yüzündeki yorgun ifadeyi tamamladığı adam, sanki ayakta durabilmekte zorlanıyordu. Sanki mırıldanır gibi, "Hoşgeldiniz", demişti. Belki gerçekten öyle olduğundan, belki de ilk izlenimin şokundan öyle anımsıyorum. Gümbür gümbür şiir dinleme hayalim uçup gitmişti bir anda. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı şaşırmıştım.
Lafa nasıl başlandı? İlk nelerden söz edildi? O şaşkınlık içerisinde hiç dikkat etmemiştim. Çay ikram edildiğini, meyvelerin yıkanıp önümüze konulduğunu anımsıyorum. Galiba Özgen demişti, "Size meyve getirdik, kusura bakmayın. Meyve sever misiniz hocam?". Ve ardından beni silkeleyip o güne sokan, bugün bile hâlâ kulağımda olan cümlesi dökülüverdi ağzından Enver Gökçe'nin : "Meyve sevilmez mi ağabey?"
Bu son derece içten, tam halk ağzıyla, ne rahatsız eden ne de aşağıdan alan bir üslupla söylenmiş sözler, sevgi ve hayat doluydu. İşte o zaman bir kez daha, "görüntü"nün ne denli yanıltıcı olduğu, benimse buna aldanmaya daha hâlâ ne kadar teşne olduğumu düşünüp kendi kendime kızmıştım.
Konuşmalar edebiyata, şiire ve nihayet tarihe, Türkiye'ye doğru yöneldi. Karşımızdaki o bitik, yıkıntı gibi görünen insan sanki birden doğrulmaya, sesi evin içini doldurmaya başladı. Zamanımızdan kopup yirmi yıl, otuz yıl öncesine gitmiştik. Gözlerimizin önünde olanca cesareti, özverileri, yenilgileri, yılgınlıkları, ikiyüzlülükleri, provokasyonları, çekilen tüm acıları ve işkenceleriyle Türkiye solu tarihinin bizler için kitap sayfalarından ibaret olan bir bölümü canlanıyordu adeta.
Kendisiyle konuştuğumuzda, henüz 57 yaşındaydı Enver Gökçe. Fakat henüz biz yaşlardayken yaşamına bir kâbus gibi çöken 1951 Tevkifatı, vücuduna armağan ettiği kalıcı işkence izleriyle, bilincinin bir köşesine kazınmış ihanetler, provokasyonlarla, yüreğinin derinliklerine bir evlat acısı gibi çöken kaybedilmiş onlarca sayfalık kitapların, binbir göznuru döküp Türkçe'ye kazandırdığı çevirilerin zehir gibi anısıyla hâlâ bir gölge gibi tepesindeydi şairin.
Kendisinden bu anıları, bu konuşmalarını banda almak için izin istedik. Önce pek yanaşmadı. Kimbilir neler vardı kafasında. Fakat şairde, bize karşı da bir güven oluşmaya başladığını hissediyorduk. İsrar ettik. Sonunda razı oldu. Ama dilediği anda teybi kapattıracak, istemediği şeylerin teypten silinmesini kabul edecektik. Canımıza minnet, heyecanla, "Tamam" dedik. Dayısını yorduğumuzu düşünüp bize ikide birde, "Daha çay içer misiniz?" diye sormaya başlayan yeğeninin kızgın bakışları altında, kayıt gününü belirleyerek vedalaştık.
Band kaydını İbram'la birlikte gerçekleştirdik. İki günde tamamladık yanlış anımsamıyorsam. Enver Gökçe'nin sağlık problemleri yaşadığı her halinden belliydi. Bu nedenle yormak istememiştik. Ama gençlik işte, bir yandan da herşeyi bir an önce yapıp bitirelim, Enver Gökçe'nin kendi ağzından yaşamını, mücadelesini tüm dünyaya ilan edelim diye sabırsızlanıyorduk.
Soruları İbram hazırladı ve sordu. Bant kaydında yer yer onun sesi de duyuluyor zaten. Ben, derneğin "teknik donanımı" eksik olduğundan, daha doğrusu hiç olmadığından, ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi'nin en kıymetli malvarlıklarından birisi olan kocaman eski bir teybi, oradaki arkadaşların -kıskançlıktan olacak- itirazlarına aldırmadan kapıp getirmiştim. Kaydı bu antika teypte yaptık. Fakat teyp o kadar -o zaman bile- antikaydı ki, onda kaydettiğimiz bandları daha sonra başka bir teypte dinleyemedik uzunca bir süre. O teybi de bir daha alıp götürmeyeyim diye kilit altına almışlardı okulda. O günlerde sıkça yapılan forumlarda, toplantılarda kullanılıyordu. Zaten bir gün, jandarma baskınında alıp götürdüler "suç unsuru" teybi.
Sonunda İbram, zannederim 1980 ya da 81 yılında, şair ölmeden kısa bir süre önce, uygun bir teyp bulup bandı "deşifre" edebildi. Yine o dönemde kurduğumuz -galiba 1978'deydi- Ankara Yayın Üretim Kooperatifi (AYKO)'nin 4., Sanat ve Kültür Dizisi'nin ise 2. kitabı olarak, Enver Gökçe'nin kendi izniyle tüm şiirleri ile birlikte bu kaydın tamamına yakınını yayımladık. İbram, kitaba koyalım diye, şairi tanıyanlardan birer yazı, birer anı, bir fotoğraf toplamak için çok uğraşmıştı o zaman. Bu yüzden de basımı gecikmişti kitabın. İbram'ın bu amaçla mektup yazdığı onsekiz kişiden yalnızca ikisi, İlhan Başgöz ve Hilmi Artan cevap verdiler bu çabaya. Kitap ancak şairin, 19 Kasım 1981'deki ölümünden sonra, Aralık 1981'de basılabildi. Kitap üzerinde kendisi bizzat düzeltmeler yapıp son şeklinin ortaya çıkmasında çaba göstermesine rağmen, basılmış halini görmeye sağlığı elvermedi.
Konuşma kaydının tamamlanması sırası ve sonrasında, Enver Gökçe'nin sağlık sorunlarıyla ilgili tüm arkadaşları alarma geçirmiştik. Ecevit, hükümeti kurmuştu. Ülkede görece bir iyimserlik havası hakimdi. Çeşitli devlet dairelerinde çalışan arkadaşları seferber etmiştik. Enver Gökçe, her ne kadar kendi evinde gibi rahat hissettiriliyorsa da, yeğenine yük olmayı hiç istemiyordu. Köyünde son derece ağır şartlar altında yaşamakta olduğunu duymuştuk. Yıllardır hiç kimseden hiç birşey istemeden, yüzüne kapanan dost bildiği kapıların sarsıntısını yüreğine gömerek kendi köyündeki yıkık, neredeyse enkaz halindeki evine çekilmiş, direniyordu. Ama burada bir kış daha geçirebilmesinin mümkün olamayacağını hepimiz gözlerimizle görüyorduk. Sonunda Ankara'da, Emekli Sandığı'na ait bir huzurevinde bir "odacık" ayarlanabildi. Şair, son yıllarını, günlerini burada doldurdu. Bizim, o günkü imkanlarımız bu kadarına elvermişti. Zaten gelmekte olduğunu herkese duyuran 12 Eylül darbesinin ayak sesleri, diğer pek çok şeyin önüne geçiyordu.
Huzurevine taşınmadan önce bir kez, benim de orada olmama denk gelen bir zamanda İstanbul'a gittiğini, orada kendisini bir yazar arkadaşla birlikte (sanıyorum, Tahir Abacı'ydı) aradığımızı, bulamadığımızı anımsıyorum. Galiba Sultanahmet, Cağaloğlu arası bir yerde, büyük mal depolarının olduğu, sokaklarında sırtlarında dünyanın yükü hammalların "altında kalmamak" için sakınılarak yüründüğü bir yerdeydi aradığımız otel. Orada yoktu. Kocaman bir incirin gölgesine masalarını ve sandalyelerini atmış, yüksek bir taş duvarın dibindeki derme çatma kulübeden ibaret ahşap zeminli çayevine de bakmıştık, şairin devam ettiği. İriyarı, pos bıyıklı babacan çaycı, "Enver Baba", demişti onu tanımanın gururuyla, "hep gelir. Ama bugün görünmedi her nedense !".
Enver Gökçe'yi Ankara'da daha sonraları sıkça ziyaret ettik. Kendimize göre ona biraz olsun yalnızlığını unutturmaya çalışıyorduk. Fakat onun kalbi hâlâ 40'larda, 50'lerde, partisinde atıyordu. Anlamaya çalışıyorduk fakat anlayamıyorduk!
Bu anılarda ve bugüne kadar getirmeyi becerebildiğimiz ses kaydında olmayan, eksik kalan şeylerin de yazılması, ortaya çıkartılması en büyük dileğim. O yıllarda, o zor koşullarda basımı gerçekleşen kitabımızın girişine yazıldığı gibi Enver Gökçe, "Bu toplumun insanlarına bir yüreğin nasıl sevgiyle çarptığını göstererek, bu işin ölümsüzlüğünü belgeleyerek" yaşadı. Şimdi sıra bizde, bizim çocuklarımızda.
Celil Denktaş / Hamburg, 17 Mart 2005
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!

