31/10/2009 · Kategori: Elestiri
“KAYIP İKLİMLER”DE HÜSEYİN YURTTAŞ’IN ŞİİR EVRENİ
Bahri KARADUMAN
bahrikaraduman@hotmail.com
“Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz.” demiş Sait Faik Abasıyanık. Usta ozan Hüseyin Yurttaş da o “günün biri” gelmeden son yapıtı Kayıp İklimler’le “körpe kır çiçekleri”nin çığlığını sunuyor okura. Yağmur çiselediğinde toprağın toprak gibi kokmadığı, böceklerin gün ışığına kanat açmadığı, “demirin pasını, bacanın isini” yaşamak zorunda bırakıldığımız güvenden uzak bu dünyada “çöle sür deveni ey bedevi / yakında o da kalmayacak!” diyecek denli kırgın, uyarıcı. “Çığrından çıkmış çağ dönümlerinde” tarihinden çözülerek geçtiği coğrafyayı, toplumcu ozan kimliğiyle irdeliyor ve soruyor: “Bin bilinmeyen buluşuyor tek problemde / ya daha ötesi, ya daha ötesi”
Kayıp İklimler(*), altı bölümden oluşan bir yapıt: Sevdalı Çağrı, Çocukça Sorular, Kayıp İklimler, Taş Avlu Esintileri, İç Sızıları ve Mavi Kan. İlk bölümde aşk ve özlem temalarını şiirleştiriyor ozan. Bin bir acıyla geçiyor zaman. Güz sinsice sokuluyor. Yapraklar dökülmekte. Oysa yürek genç, yaşlanmıyor; hâlâ titriyor. “Son kareye daha çok var.” Güneşten kaçırmalı sevgili gözlerini. Gölgeler sıçramamalı yüzüne. Kirpikleri uzanmalı ufuklara, “o günleri” anımsamalı, gülümsemeli. Mahzun yaprakların kınası bulaşmalı ellerine. Demlenmeli ozan; toprak gibi iç çeke çeke. Oynanmayan, yaşanan sevdalarda savrulmalı. Şiir kıldığı aşkı söylenceye dönüşmeli; çünkü dilin sürçmediği sözdür sevgi. Kumsala yürünmeli akşamlarda. “Arkada hep bir deniz / hep bir deniz”
İkinci bölüm Çocukça Sorular’da siyasal ve toplumsal eleştirilerini, “yorgun kış güneşinin ışıkları altında / içedönük, yalın, tertemiz hüzünleri” dile getiriyor Yurttaş. O hâlâ eski evlerde, içinde “sevecen sözcüklerin buğusu”yla eski kasabalarda, eski şehirlerde, sıcak akşam sofralarındadır. Alışamamıştır sonraki sokaklara, caddelere. Eski hüzünlerin bile arandığı günlerdedir şimdi. Karanlık basmıştır her yanı. Maraş, Çorum, Sivas yaşanmıştır. Yeni zamanlar çağdaş mekânlarda cmuk cmuk öpülmüştür insanlar. “Öç almak şiire sığar mı?” diye düşünür. Yunus Emre nasıl en çok yiğit iken ölenlere üzülürse Hüseyin Yurttaş da çocukların öldürülüşüne üzülür. Katlanamaz bu dünya gerçeğine; dayanamaz bu kötülüğe. “Tabanca bomba saldırı suikast / en çok da çocuklar öldürülüyor” diye evrensel acıyı vurgular. Son soru kanını dondurur okurun: “Ölen çocukların yerine mi doğurdun bizi anne?”
Taş Avlu Esintileri, anılar demetinden sunulan, geri gelmeyeceğini bildiğimiz o güzel günlerin ipek işi gibi işlendiği şiirlerden oluşuyor. Bunlar sımsıcak ilişkilerin, dupduru yaşam sevinçlerinin içe işleyen şiirleri. Güz yağmurlarının bol bol yağdığı, kuru ot, saman ve toprak kokularının üzerimize sindiği, taşlıklarda türkülerin gezindiği dönemdir o günler. “Kapı önünde teyzeler / kahve önünde amcalar” selamsız geçenin gölgesiz kaldığı günler. Yokluğun, yoksulluğun, hüznün paylaşıldığı erdemli günler. Ozanın dünyası suyun dibindeki çakıl kadar parıltılı, aydınlıktır. Dupdurudur sevinçler. “Rüzgâr karşılar seni / denize açılan sokakta / ince ince gülümser / gül oya pencereler”
İç Sızıları’nda Üç Ege Ağıdı öne çıkıyor. Cuma namazına inen yiğidin pusuya düşürülüşü, Gediz boyunda Adil’in vuruluşu ve denizlerin yuttuğu Balıkçı Musa’nın yürek burkan ölümü, halk ezgileri gücünde yalın, çarpıcı, etkili bir anlatımla şiirleşiyor. Keleşoğlu Mustafa Ağıdı, Çanakkale üzerine yazılmış en dokunaklı şiirlerden biri. Şehitliği gezen torunun şehit dedesine örselenmiş, incinmiş bir yürekle seslenişi: “dedem benim / şehidim, gencölenim / bilirim / ölümün ölümsüzlüğündür / şimdi üzerinde nankör, unutkan gölgeler / utanırım yaşamaktan / yanar içim / kahırla kavrulur bedenim”
Son bölüm Mavi Kan’da çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği günümüzde, teknolojinin robotlaştırdığı insanın dramı vurgulanıyor. Son mektupları postacılar tarihe taşımaktadır. Defterler kapanmıştır. Artık “hokkalar hokkabazların elinde”dir. “Bir tuşla / önünde dünya / iki satırlık içtenlik mi arıyorsun / boşuna!” der Yurttaş. Her yanda kimliksizlik, yalnızlık, “çete çet sanal sevgiler.”
“Fay kırığı, yakamoz parıltısı” tamlamalarını bir yana bırakırsak, dili özenle kullanan çok yetkin bir ozan Hüseyin Yurttaş. "tomuran sevinç, yağmur geçiği, tarazlanan saç, düşlerin tülü, yalıncak sevgi, koygun ağıtlar, kayraklarda günışığı” örneklerinde görüldüğü gibi özel bir şiir dili var. Sözcükleri ve söz öbeklerini kullanırken yalnız anlamı değil, sözlerin çağrışım güçlerini ve ses özelliklerini de çok iyi değerlendiriyor. Bu nedenle her okuyuşta yeni anlam katmanlarına ulaşıyor, düşünüyor ve “şiir en etkili sanat” diyorsunuz. Bilineni yineleyen bir ozan değil Yurttaş. Dinamik bir öngörüsü var. Sanatına saygılı. Tarih bilinciyle günü sorguluyor. Sanırım şiirin bireyi etkileyen yaptırım gücü olmalı, diye düşünüyor.
Çocuk, çocuklukta yaşananlar, çocuğa bakış, halkın günlük kaygıları, dostluk, paylaşım çok önemli ozanda. İnsan olabilmenin temeli o ilk yıllarımızda oluşuyor. Yaşam ve ülke gerçeklerine bir çocuk içtenliğiyle bakabilmek, içimizdeki çocuğu yitirmemekle ve halktan kopmamakla olası. Hüseyin Yurttaş, bu düşünceyle birçok şiirinde, yetişme yıllarında özümsediği halk deyimlerinden, Halk edebiyatından ve Tasavvuf şiirinden yararlanıyor. “Kısır kasıklarda sızı / soy soylamadı / boy boylamadı / türler tükendi / ıssızlığa büründü avlaklar” , “defterler dürülür hesap görülür”, “taş duvarın önünde / siyah-beyaz çocuklar / gözlerinde gölge / ne hırka / ne lokma” v.b dizeler, bu etkilerin izlerini taşıyor.
Söz ve anlam sanatlarını da başarıyla kullanıyor Yurttaş. “Suyun ısınıyor insanım / ısınıyor suyun” tevriye’nin; “özlerim, gitme / gidişin gözyaşı” sehl-i mümteni’nin; “çağdan çağa yürüdük / ine bine, ine bine” tezat’ın; “ay kızlar / aykırı kızlar / ne hıdır ne ilyas / gelince hıdrellez bir başka yeşerir / çitlembiğin dalları” telmih’in, “tütmüyor tütünüm” aliterasyon ve asonans’ın güzel örnekleri. Doğaldır ki ozan bunları sanat olsun diye şiirine katmamış; ama bu söyleyişlerin şiirine güç verdiği de yadsınılmaz bir gerçek.
Sözün özü, Kayıp İklimler, her şiir sevdalısının kitaplığında bulunması gereken, önemli bir yapıt. Ozan, ustalık sorumluluğunun bilinciyle toplumsalı bireyselle iç içe veren, eleştiri yönü ağır basan, “iletisi” olan bu kitabıyla “Şiir, her zaman şiir” diyor. Son söz yine Yurttaş’ın: “Kendi masalını yazıp oynayan / acemi oyuncu / dünya seni bekliyor / aç kapını / kapının önünde günışığı
(*) Kayıp İklimler, Sel Yayıncılık, Aralık 2007, İstanbul
23/4/2009 · Kategori: Elestiri
Vedat Türkali'nin yeni romanı 'Yalancı Tanıklar Kahvesi'
Nerede yapıyoruz yanlışı?
Doksanıncı yaşını yeni bir kitapla taçlandıran Vedat Türkali bugünü anlamak için dünü bilmek gerektiğinin altını çizerek bizi yakın geçmişin sorgulamasına davet ediyor. Yalancı Tanıklar Kahvesi, bugünün yalnızlaşan, apolitik tutumun öne çıktığı ve bireyselciliğin egemen olduğu gençliğine solculuğun sadece sloganlardan ibaret olmadığına dair bir kapı açıyor. Kitaptaki sorgulamalar bugünü anlamak ve devam eden gerginlikleri çözümleme konusunda da zihin açıcı bir işlev görüyor.
Yelda DÖNMEZ
1970'lerin Ankara'sındayız. Ege'nin varlıklı ailelerinden birinin oğlu Muhsin Tulukçu. Dil Tarih'te felsefe okuyor. Muhafazakâr yapıda bir aileden gelse de sol eğilime yakın duruyor. Hatta ailesinden yalan dolanla para sızdırarak devrimci arkadaşlarına destek bile oluyor. Ama bundan ileriye gitme konusunda kararsız, sol örgütlerle bir yakınlık kurmak istemiyor. Üniversiteden İngiliz edebiyatında okuyan Salih en büyük dava arkadaşı. Muhsin ne kadar çekimserse Salih bir o kadar kararlı. İkisinin de okula pek uğradığı yok. Türkiye'de devrimi nasıl gerçekleştireceklerinin telaşlı arayışı peşine düşmüş gençler olarak sürekli okuyor, düşünüyor, tartışıyorlar. 'Ülke ne durumda, bir şeyler yapmalıyız!' endişesi ve uğrunda acılara katlanılması gereken koca bir dünya görüşü var zihinlerinde. Bir de derste 'Kendinize güvenin, Allah'a değil' dediği için okulda adı gâvur hocaya çıkan Nedim Hoca var Muhsin'in akıl danıştığı. FİDE isminde bir kitap ve kırtasiye dükkânı işleten eski felsefe hocası: 'Ben bu ülkede korkuyorum oğlum demişti sonunda. Gözüm her şeyin üstünde, biliyorsun sağ sol hiçbir ayrım yapmadan izliyorum. Gülünecek kadar iğreti yalan geliyor hepsi bana, sağ'ından korkuyorum solundan korkuyorum. Ortasından kıyısından korkuyorum. ...Pırıl pırıl gençlersiniz boğulup gitmeyin bu kirli havada.'Kafası karışık olan Muhsin hiçbir yerde kök salamamanın verdiği gerginliğe aşkla çözüm bulmaya çalışıyor. Diş doktoru Reyhan aklını başından alıyor Muhsin'in. Bu gelgitli ilişki günden güne ele geçiriyor onu. Devrimci konulara ilgi duymayan ve 'bir şey yapacağınız yok, başınız beladan belaya girecek' diyen Reyhan'a karşı savunamıyor siyasi yanını: 'Kadehleri boşalmıştı. Kalktılar. Çıkarlarken durgundu ikisi de. Ortada bir doyumsuzluk, bir yarım kalmışlık vardı sanki. Yaklaşan otobüse koşarken 'hadi iyi geceler' dedi Reyhan. 'Yarın erken çıkacağım sanırım, telefonlaşalım.' Kız uzaklaşıyordu ki, dimdik biraz da soğuk bir sesle 'seni seviyorum, biliyor musun' dedi Muhsin. Gene gülümsedi Reyhan. 'Onu da yarın konuşuruz.''Reyhan'ın bir yaklaşıp bir uzaklaşan hali ilişkiyi zorluyor. 'Çok iyi biliyorsun kendini sevdirdiğini piç' diyor, Muhsin mutluluktan uçuyor. Günün birindeyse 'Bundan böyle yaşamımda sen olmayacaksın. Senin yaşamında da ben yokum artık bu işi burada kapatıyoruz' diyerek çekip gidiyor Almanya'ya.
SOLUN BAŞARISIZLIĞI
Bu sancılı aşk hikâyesinin fonunda 12 Eylül 1980 darbesine götüren nedenleri ilmik ilmik örerken, bir yandan da sol hareketin neden başarılı olmadığının nedenlerini sorguluyor Vedat Türkali. 'Salih: Biz bu kafayla bu işi kıvırabilir miyiz, bilmiyorum. Göründüğü kadar basit değil temelden kavramak. Kitaptan bellemişiz olmuyor oğlum. Kitap yanlış yazmıyor belki de biz yalnış anlıyoruz. Kitap gerçeğe bak beni oku diyor. Biz kitaba bakıp gerçeği mi yanlış okuyoruz nedir? Sessizlik çöktü. Muhsin'in kafasında da böyle şeyler çoktandır kımıldamıştı aslında ya, diyeceğini tam bulamamıştı bir türlü, alayından aldı kışkırtır gibi. 'İşi edebiyata döktün, ne yapacağız yani şimdi sen onu söyle.'Öylece baktı Salih. Namazlıya oruçluya tepeden bakanı Allah yok deyip Muhammed'e söveni devrimci bir bok saymayalım. Üç beş devrimci terim attırarak dünya değişmiyor. Müslüman Arap, Allah için nasıl savaşıyor emperyalizme karşı, git de gör. Biz dipsiz tencereye kapak yapıyoruz. Soygun, yağma, hırsızlık, baskı. Halk nasıl acı çekiyor biliyorsun. Şöyle bir geçtim oralardan ben, Güneydoğu'yu Kürtlerin durumunu görsen bir de ararsın burayı. Amerika'nın köpeği olduk. Halk yok, biz genç subaylarla el ele verip devrim yapacağız. İşçilerden başlayacağız o da tamam da. Arayı o kadar açmışız ki. Nasıl kapatacağız bakalım. Adam umarsız kalmış camiye sığınmış. Sen onun dilinden anlamıyorsun o senin dilinden anlamıyor. Herifi kurtaracaksın, aptalca küskünlük.'En yakın arkadaşı Salih, devrim yolunda aktif rol alıp yaşamını ortaya koyarken, bir türlü eyleme geçemeyen Muhsin düşünceler sarmalında takılıp kalıyor... Devrim yolunda ödediği tek bedelse hapse girmek ve afla çıkmak.Etraftan sürekli baskın, işkence, öldürme haberleri gelirken ve gerilim tırmanırken, Nedim Hoca da eşiyle Antakya'nın yolunu tutuyor: 'Biz üzüldük hocam nerden çıktı şimdi bu?' Daha ağır bir sessizlik çökmüştü. 'İçimde sürekli bir bulantı gibi bir şey. Hastalığıma bağlamayın küt diye gidersin sonunda biter. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz derler. Bu koşullarda savaşı göze alamıyorum demek. Gününde korkmasını bilmeyen sonunda rezil olur. Bu yalancı tanıklar dünyasında rezil olmayı göze alamam.' 'Çekip gidince yalancı tanıklardan kurtulmuş mu olacaksınız?' 'İyi yakaladın Muhsin' dedi. 'Kolay arınamayız. Daha kötüsünden kaçıyorum belki de. Dedim ya korkuyorum. Kendime güvenemiyorum demek.'Devrim umutları darbeyle sonlanırken Muhsin'de kasabasında avukatı Nahide ile evlenmeye karar veriyor. 'Bak Nahide dedi. Gerçekten çok sevdim çok seviyorum seni. Acımda oradan geliyor. Bir gün nasıl olsa vermek zorunda kalacağım açıkça belli olan sınavda beni yıkmandan korkuyorum. Seni mutsuz ederim. Benim yaşadığım cezaevi olayı uğradığımız saldırı geçmiş gitmiş rastlantı şeyler değil canım. Kardeşimden yakın bir devrimci arkadaşımı yanımda vurdular. Şimdi kıyıdayım süt liman gibi. Ne Türkiye burada kalır ne ben. Binlerce insan öldürüldü. Gençler gitti. Bitti mi bu iş? Bu ülke bu dünya değişmedikçe bu kan bitmez. Hem bunun bilincinde olacağım hem de salt bireysel bencil mutluluğum için köşeme çekileceğim. Böyle birini taşıyabilir misin? Avukatımsan böyle birini, ölümü göze almış, sonuna kadar özverili yiğit onurlu arkadaşlarına karşı savunabilir misin? Duraksayıp ekledi Muhsin, sevebilir misin böyle birini?'
BUGÜNÜ ANLAMAK
Yalancı Tanıklar Kahvesi bugünün yalnızlaşan, apolitik tutumun öne çıktığı ve bireyselciliğin egemen olduğu gençliğine solculuğun sadece sloganlardan ibaret olmadığına dair bir kapı açıyor. Kitaptaki sorgulamalar bugünü anlamak ve devam eden gerginlikleri çözümleme konusunda da zihin açıcı bir işlev görüyor. Kitaba başlarken Emekli yargıç Gıyasettin Alımlı, 'Biz hep bir şeyi yanlış yaptık bu ülkede. Neyi yanlış yaptığımızı da bir türlü bilemedik' diyor. 'Peki biz bugün neyi yanlış yapıyoruz bu ülkede?' sorusunu akla getirirken, dünden söz ederek aslında günümüz Türkiye'sinde sol hareketin muhafazakâr sağ karşısında yenilgiye mahkûm kalmasının nedenlerini sorguluyor. Oysaki Türkiye, gelir düzeyinin düşük, ezilenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke. Fakirleştikçe insan mücadeleci sola mı yaklaşmalı, kaderci muhafazakârlığa mı? Muhafazakârlığın alternatifi başka bir muhafazakârlık mı olmalı? Liberal kapitalizmin dünyayı getirdiği bu kriz ortamında, bu soru daha da anlam kazanıyor. Vedat Türkali'nin kaleminden Yalancı Tanıklar Kahvesi işte bu soruları bırakıyor geride. Ne var ki bu soruların yanıtlarını bugün de bulabildiğimiz söylenemez. Yalancı Tanıklar Kahvesi/ Vedat Türkali/ Turkuvaz Kitap/ 408 s.
Cumhuriyet Kitap, 16.04.2009; Sayı: 1000