07 12 2012

2012S Yeşim Ustaoğlu’nun Filmi: ‘Araf’

 

2012S Yeşim Ustaoğlu’nun Filmi: ‘Araf’ Yüzleşmezseniz zalim olmaya devam edersiniz

26EYLÜL2012

GÜLŞEN İŞERİ/BİRGÜN

Hakkında çok yazıldı, çok konuşuldu ve büyük bir ilgiyle de gösterim tarihi beklendi... İşte o günde geldi, geçtiğimiz Cuma Yeşim Ustaoğlu’nun filmi ‘Araf’ gösterime girdi...

Yeşim Ustaoğlu bildiğimiz hayatlara temas ediyor yine. İçinde yaşadığımız sistemin bizi nasıl bir yere sürüklediğine, nasıl bir vakkumun içinde doğru çektiğine tanıklık ettirerek örüyor hikayesini...

Araf bu dünyayı ve sistemi sorgulatırken teknolojinin hayatımızdaki yerini, değişimler karşısında dönüşen insanı anlatıyor... Gençlik filmi olduğu kadar bir kadın filmi de ayrıca...

Ustaoğlu öyle bir yerden bakmış ki, sorunların tam da ortasına yerleştirmiş kendisini, bir benzin istasyonunda çalışan ve oradan gelip geçen hayatlara dokunan iki gencin hikayesini sorgusuz sualsiz anlatmış...

Bu hikayelerin içinde kimlik bunalımı, sıkışmışlık hali, aşkın belirsizliği, yalnızlık ve gitme arzusu da eklenince toplum olarak yaşadığımız bu çıkmazları Yeşim Ustaoğlu kendi yöntemiyle ve içselleştirerek ‘Araf’a dönüşütürüyor.

Yeşim Ustaoğlu yazıp yönettiği 'Araf', 21 Eylül'de gösterime girdi... Özcan Deniz, Barış Hacıhan ve Neslihan Atagül'ün başrollerini paylaştığı film, 69. Venedik Film Festivali'nde yarışma bölümüne davet edilmişti.

İsterseniz sözü Yeşim Ustaoğlu’na bırakalım....

-Araf filminiz vizyona girdi... 69. Venedik Film Festivali'nde yarışma bölümüne davet edilmiştiniz... Araf izleyenler üzerinde büyük bir etki bırakıyor, bir yanıyla da televizyon dünyasının belli bir kuşağı peşinden sürüklediğine tanıklık ediyoruz...
Sadece televizyon değil, aslında Araf, hakikaten bu hayatın bize ne kadar ufuksuzluk, hayallesizlik ve sıkışmışlık içinde kalma halini anlatıyor. İster hayalinizi televizyondan devşirerek yapın, ister sıkışıp kalın o dünya içinde... Olgun’un televizyona bakıp kurduğu hayal sadece televizyona çıkmak değil, o aslında mahallenin delikanlısı olmak istiyor. Hayatı için daha büyük bir hedefi yok, olamazda hayat ona öyle bir şey sunmuyor da ayrıca... Belli bir adaleti yok aslında hayatın.

-Hayatın adaleti nedir sizce?
Eştliği yok, ne eğitim isistemiyle, ne verdiği imkanlarla... Böyle bir sıkışmışlık içinde olan delikanlının nasıl gelecek tasarrufu olabilir ki? Biraz onu anlatıyor, sadece televizyonlar değil. Bu hayat zaten sıkışmış bir çevre, sıkışmış bir gençlik yetiştiriyor.

-Bu belli bir kuşağı mı temsil ediyor? Bu sıkışmışlık dediğimiz şey 90 sonrası kuşağın yarattığı ve onların üzerindeki etki mi?
Şimdi daha vahşi her şey, ben de çok küçük bir şehirde yaşadım, Trabzon’da, hayatımıza daha rahat, daha iyi hedef koyabilmeyi becerebiliyorduk. Eğitim sistemi açısından bile düşündüğümde o dönemde daha eşitlikçi, daha adil bir hal vardı.

Köyden gelen arkadaşımızla aynı sınıfta, devlet okulunda okurduk. Hepimiz böyle büyüdük. Şimdi o kadar vahşi bir sistem var ki, bütün dünya için geçerli, bir yerde çok farklı ‘z’ kuşağı dediğimiz gençlik yetişiyor, bir yerlerde de filmde olduğu gibi, 24 saat vardiyalı hayatını ayakta tutmaya çalışan başka insanlar yaşıyor.

-Arafta olma halini neden benzin istasyonuna taşıdınız?
Başka bir yerde hizmetli yada çalışan biri de olabilirdi. Kayıt dışı çalışan işçi o kadar çok ki... Bu birazda göç olgusuyla ilgili. Bu kayıt dışı çalışanlardan bir tanesi de benim baktığım hayatların içinden geçip gittiği benzin istasyonu.

-Zehra’nın yolculuğunun kamyoncu Mahur’la karşılaşmasıyla alt-üst olduğunu görüyoruz... Araf’ bir anlamda yolculuk filmi gibi...
Ben de yolcu insanıyım, biraz gezgin ruhlu biriyim. Gitmek olgusu bende çok kuvvetli, gitme değiştirmedir. Gitme zaman algısını bile değiştirir insanda aslında. O yüzden hep yolda varolmayı severim, ne olursa olsun. Çok rutin bir hayat beni ürkütür, sıkışmış hissederim kendimi hayatın içinde, dolayısıyla hep böyle yollarda olurum. Genelde de karayoluyla giderim, görmek, bakmak, insanı algılamak, farklı yaşamları algılamak, bu arada kendi içinizle hesaplaşmak sürekli, kendi içinize bakmak ben de çok şey hissettirir... Bir rutinin içinde kalmış olan hayatın zamanı öldürdüğünü düşünürüm.

-Araf o halde yolda karşılaştığınız bir durum mu?
Pandoranın Kutusu’unu da yaparken o kadar çok oralarda mola verdik, gidişlerde, dönüşlerde, çok dikkatimi çekmeye başladı... Çocukluğumda daha küçük mütevazi benzin istasyonundan farklı bir şey oluşmaya başlamış. Devesal yerler, bütün çevre yerleşimlerden çalışanlar, 24 saat vardiyalı farklı mekanlara dönüşmüş ve aslında, gelirken de baktım, biz neden böyle şeyler üretiyoruz, enteresan bir modernlik anlayışımız var.

Dikkat çekici bir taraftan, bir yandan da algı meselesi, öyle anlar yaşıyorsunuz ki gözünüzü açıp baktığınızda küçük küçük hikayeler, bakmazsanız oradan geçip gidiyorsunuz, sanki o insanlar yok, kimliksiz, robot gibi... Gelip çayınızı içip gidiyorsunuz. Fakat biraz dokunduğunuzda, bir temas ettiğinizde durum o kadar değişiyor ki, arkasından derya gibi bir hayat akıyor.

-Sizin filmlerde kentin arka tarafları var, yoksulluğu anlatırken onları idealize etmiyorsunuz, o gerçekliğin içine başka bir hikaye yerleştirmeden yapıyorsunuz...
Çünkü bizim sinemamızda şöyle bir şey vardır, biz hep imaje ederiz, insan hikayelerini anlatmaya başladığımızda bile onu imaje ederek anlatırız aslında. Biraz üstten bakışçı bir durumdur bu... Rahatsız olurum bundan. Mesela oraya daha kentli birinin ziyareti gibi... Bense onun tamamen dışında durarak, içeriye kendimi yerleştirip, karaketrelerimi anlamaya çalıştım.

Bir arafta kalmışlık halini anlatırken de aslında kamyoncu Mahur da o kadara arafta kalmış bir karaketer ki, o işin de geleceği yok, kelle koltukta bir hayat.. Ama filmde Zehra ve Mahur’un karşılaşmaları gibi, bu tür kesişimleri gözlemledim, gördüm...

-Mahur çok suskun bir karakter... Neden?
Sessiz bir adam... Bunu ilk yazmaya başladığımda kamyon şoförünün oğluyla çok konuştum. Altan Bal’ın kamyoncular diye bir kitabı var, Altan’ı ekibimize kattık, ilk konuştuğumuz şeylerden bir buydu... Evlerine az gelen, aylarca gelemeyen, yollarda bekleyen, kamyonlarını ev yapmış hayatlarını sürdüren, saatlerce yollarda ömür tüketen insanların zaten çok söyleyeceği bir şeyde olmuyor. Söylediği zamanda son noktayı koyuyor. Birazda derviş gibiler. Bunu gözlemledim. Böyle olunca da Altan okur okumaz senaryoyu “Yeşim işte bu, babamı, ya da kamyoncuları bu kadar anlayarak anlatan bir senaryo okudum” dedi.

Mahur sessiz, Zehra ona beni götür buralaradan dediğinde, “gidecek yerimiz yok” dese ne olur demese ne olur, söyleyecek bir şeyi yok... Bu anlamda Mahur ne diyebilir ki.

-Karakterler filmde çok iyi oturmuş, her bir karaketerin yaşadığı acı izleyiciye geçiyor, bu zor karakterleri nasıl yoğurdunuz?
Görüşmelerden sonra tabii ki bir süreç bu, bir teslimiyet süreci, olmazsa olmaz bir koşulum vardır oyuncularla çalışırken: Bana teslim olmalı... Zaman olarakda, akıl, fikir olarakda bunu istiyorum.

Yönetmen karakteri yaratır; oyuncu bir şeyi okur algılar, kendine göre yorum yapabilir ama sonuçta siz onu alır başka bir insan yaparsınız. Ben de bu teslimiyeti isteyen oyuncuyla çalışmak isterim. Oyunculuğun biraz iskeletsiz olması lazım..

-Zehra karaketerine baktığımızda aslında Araf bir yanıyla da bir kadın filmi değil mi?
Evet, şüphesiz... Gençlik ama bir kadın filmi. Ana karaketrimiz öncelikli olarak Zehra...

-Belki burada Olgun’dan da konuşmak gerekir... Olgun Zehra’ya aşık, mahalle kültürü ve adabıyla da yetişmiş bir genç... Ama babayla olan ilişkisinde kötü bir süreç yaşıyor, burada da olgun üzerinden aile sorgulaması mı yaptınız?
Sevmeyi talep eden bir baba var, oğlunun sevmesini, saymasını talep eden baba var ama onursuz bir işi de yapıyor. Aradaki esas denklem bir türlü birbirlerine yaklaşamayan baba- oğlu ilişkisi, nedir baba? Oğul için modeldir, o modeli kırdığınız zamanda büyürsünüz... Ona benzemek veya benzememek, kendi kimliğinizle olduğunuzda da büyürsünüz... Bir türlü o ilişkiyi kuramıyorlar, nefreti ya da saygıyı yerleştiremedikleri bir durum var.

Öyle bir an geliyor ki bunun üzerine, sevgi dolu çok mert delikanlı, Zehra’nın hamileliğini öğrendiğinde, onuru, gururu paramparça oluyor. Yine de sevdiceğine zarar vermiyor.

Babasının sembolündeki o barakadan alıyor intikamını, bir patlama yaşıyor.

-Buradan genel bir soru sorarsam toplumsal olarak şiddet eğilimli bir dünyaya mı evriliyoruz? Bu sizi korkutuyor mu?
Kişisel olarak korkmuyorum ama Türkiye’de bir şiddet tablosu var. Sohbetimizin başında da dediğim gibi, daha vahşi yaşanıyor her şey. Vahşi kapitalist bir sürecin içinde yaşıyoruz.

Bir yandan da çok ciddi bir göç olgusu var, toplum o kadar hızlı yer değiştrirken bunu çok ciddi düşünmeliyiz... Başka bir yere eklemlendiğinde, hayatını yeniden organize etmeye çalıştığında ve onun çaresizliği içinde yaşarken, bu tarafta yine ait olduğun yere evriliyorsun. Bir varoşta yaşamaya başladığında, toplum evriliyor çünkü, okuyan ve çalışan kesime dönüşüyor, erkek erkini yitirmeye başlıyor, şiddete dönüyor....

-Peki sinema sektörüne nasıl bakıyorsunuz? Genç yönetmenlerde yetişiyor, çok fazla filmler izliyoruz...
İyi bir şey çok fazla film çekilmesi... Kendi sesini duyurmaya çalışan, özellikle Kürtlerin kendi derdini, kendi sesini anlattığı bir genç sinemcı da var, popüler sinemada var. Ama kendi vizyonuyla bakışıyla dünyaya bakan daha nadir...

-Bu bakış politik olmalı mı?
Bana sorarsanız her şey politik olmalı. Politika yapmazsınız, bir siyasetin içinde yer almazsınız ama hayata bakışınızda vizyon yoksa bana bir tuhaf gelir. Nerede yaşıyorsunuz? Otör sinema dediğimiz aslında bunu ne kadar kendİ bakışınızla, stilinizle, anlatabilidğinizdir. Otör sinema dediğinizde hayat görüşünden uzak bir sanatçı olmaz...

İran sineması var mesela, Latin Amerika... Dünya sinemasını izlediğinizde de farklı tablolarla karşı karşıya kalmazsınız... Bunu ne kadar özgün, ne kadar kendi vizyonunuzda kalabildiğiniz önemli... Diline, üslubuna baktığınızda bu Yeşim Ustaoğlu’nun filmi diyebilmelisiniz...

-Karadeniz’de yaşadığınız için karadeniz öğeleri hakim filmde de... O dağlardan inmiyorsunuz... Güneşe Yolculuk’ta gördük oralardan indiniz ama Karadeniz farklı bir noktada mı?
Yol nereye götürürse oradayım ben...

-Karadeniz ne anlam ifade ediyor peki?
Evet çok başka bir yerde, çocukluk geçirmek, çocukluktan yetişkinliğe varmak... Trabzon bende o yüzden etkili oldu sanırım.... Çocukken yaşadığınız yer karakterinizi o kadar belirliyor ki, belki bütün bu inatçılığım, olmazsa olmazlığımdan dönmemezliğim, bakışım, karanlığa bakışım, yola bakışım bununla ilgili. Karadeniz çok mücadeleci... Dağıyla yaşamak, oramanıyla yaşamak, inanılmaz bir coğrafya... Ben onun içinde büyüdüm...

-Bugün sözünü ettğiniz dağlar yok oluyor?
Hiç sormayın; büyük bir öfkeyle bakıyorum. Bir damla suyun kaybını inanılmaz öfkeyle ve çaresizlikle bakıyorum. Doğanın suyuna başkalarının sahip çıkma hali, benim için kabul edilemez. Hangi gerekçeyle olursa olsun. Her koşulda enerjinin üretimi sağlanabilir... Benim için akıldışı bir şey, biz sahilimizi verdik diye öfkeleniriz, dağlarımızı da suları da vermek kabul edilebilir bir şey değil.

-Tersten baktığımızda tahrip edilen doğaya bakıyoruz, kentlerde yaşayan insanların da yeniden doğaya dönme arzusunu görüyoruz...Neden?
Tabii, toprak alayım, organik tarım da yapayım özlemi var. Giderek daha sakin, daha huzurlu şeyler arıyoruz. Biz nispeten şanslıyız, imkanlarımız açısından... Birde kentlerde yaşayan insanların çaresizliğini düşünün, toprağından, dağından kopmuş bu bütün moralitenin çöküşü; moralsizlik niye var? Bu yüzden, yaşadığı yerden, kökünden, mahrum olmuş olan insanın buralarda da çalışmak zorunda kalması bütün bu imkansızlıklar içinde varolması kötü bir şey. Tabi ki bu kaçışı yavaş yavaş istiyor insanlar.

Ben bile yolda olmayı, uzaklaşmayı, şehrin vahşi rutini içinde yaşamımı sürdürmeyi istemiyorum.

-Gitmek çözüm mü?
Kaçmak gibi düşünürseniz hayır. Benim için gitmek varoluş biçimi. Ben yaşadığımı hissetmeyi isterim. Şuan bitti, geride kaldı. Bunun kısır döngü içindeki, rutin içinde olduğunuzu düşünün, geriye dönüp hayatı sardığınızda önünüzde fazla da zaman yok... Bir hiçlik gibi, kıymetli bir anınız bile yok oluyor.

Yarın yoksunuz aslında, her anı, nefes aldığınızı, duyduğunuzu hissederek yaşayamıyorsanız eğer, aslında ölü zamanları yaşıyorsunuz... Bendeki gitmek olgusu biraz böyle... Her anı yaşayarak, hissederek kanımın aktığını düşünerek yaşamak istiyorum.

-Araf’ta kaldığınız anlar oldu mu?
Var tabii...Hayat bekler, aşk bekler, bazen öyle anlar yaşıyorsunuz ki, birden bire ölüm haberleri geliyor.... Bir insanın ölümle başetmesi zor...

-Ama ölümlere de alıştık...
Buna alışmak da tehlikeli... Vahim bir şey. Bir insanı yetiştirmek kolay mı? Bunu bu kadar kolay vermek kolay mı?

Bunu kabul etmememiz lazım. Kıyıda, köşede haberlerde görüp sonra da unutmak olmaz... Kaç yıl Önce Güneşe Yolculuk’ta bunu söyledim. Bu görmezlikten gelmeyi söyledim. Yeter artık! Kaç yıl geçti hala davası sürüyor Hrant’ın...

-Türkiye’de sorunların üzeri hep kapatılır, bu aile içinde de böyledir, toplumsal meselelerde de... Araf’ta biraz bunu da görüyoruz. Neden bu kadar yabancıyız her şeye? Neden kin, öfke ve şiddeti besliyoruz?
Bir aydiat duygusu sorunu var. Köklerinden ve geçmişinden koparılmış bir topluma, başka bir şey öğretmeye, dikte etmeye çalışırsanız, ki böyle yaşandı hep, olmaz.

Bir şeyi bıçakla kesip farklı bir olguya oturtmaya kalkışırsanız o korku ve paranoyayı insanın damarlarına aşılamış olursunuz. Sizin dikte ettiğiniz , korkuttuğunuz, nasıl yaşaması gerektiğini enpoze ettiğinz, ergen davranışı gösteren, dolayısıyla korkudan son derece beslenen, hastalıklı bir toplum yaratmış olursunuz... Biz böyle bir toplumuz ne yazık ki, bunun için geçmişle yüzleşmek lazım, hesaplaşmamız lazım...

Hala ve hala bunun sancılarını yaşıyoruz. Sağlıklı toplumların psikolojisi vardır, biz hastalaıklı bir toplumuz.

-İyileşmez mi?
İyileşmenin tek formülü yüzleşme. İnkardan ve yalan söylemekten vazgeçtiğiniz zaman, yüzleştğiniz zaman iş biter... Eğer yüzleşmezseniz zalim olmaya da devam edersiniz. Hala korkutur, baskı altında tutarsınız kendi kendinize eziyet edersniz, zalimi oynamak zor bir şey. Zalim yaşamak da zor...

185
0
0
Yorum Yaz