31/10/2009 · Kategori: Makale
Gizli Belgelerle.. . / UĞUR MUMCU
(Cumhuriyet Gazetesi - 01.04.1984)
Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihinin "Soykırım Günü" olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa'da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.
24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD'nin Vietnam'daki, Fransa'da, Cezayir'deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili'de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende'nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağı nı sanıyor. Sanki ABD'nin Grenada'ya, daha dün kadar yakın bir zamanda Fransa'nın Çad'a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor. Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar. İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım: İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe'ye çevirilmiş, önce Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan "İngizliz Belgeleriyle Türkiye" kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler'in Amerikalılar' ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım: Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb'den Lord Curzon'a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı: - ... Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor... Gizli Belge: Sayfa No:60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay'in Washington'dan Lord Curzon'a yazdığı yazı: - Amerikan Senatosu Ermenistan'ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye'nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır. .. Gizli Belge: Sayfa No:71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes'in Lord Curzon'a yazdığı yazı: - Amerikan hükümeti, Ermenistan'ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır. .. Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça: - Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum'da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler'in bir şansı olurdu... Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Şubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça: - Ermenistan'a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan'a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana'yı kendisi için istiyor. Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça: - Lord Curzon, Erzincan'ın da Ermenistan'a verilmesini, Karadeniz'de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor... Bu belgeler, bugün ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihini "Soykırım Günü" ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD'nin Lozan Barış Antlaşması'na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir. Atatürk, Ermeni sorununun "dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini" söylememiş miydi? (Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Biz bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz? 24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920'lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalılar'ı n torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız. "Milliyetçilik" budur. Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler? .. Budur, budur, budur işte!..
Berdel, poligami evlilik şekli, akrabası dışında başka birisine gönül düşüren kızlara- erkeklere yönelik töre cinayetleri kimlerin kültürü? Kendisini kürt diye tanımlayan doğu ve güneydoğuda yaşayan kesimin!
Böyle sapkın zihniyetten doğanlar da bedenen olmasa bile ruhen ve beynen bozuk oluyor!
Bu bozukluğa kişisel çıkarlar eklendi mi şeyh de uçururlar şıh da... Ağanın da kölesi olurlar israille ABD'nin de...
O nedenle aslında tartışılacak bir durum da yok..
Genlerinde bu bozukluğu taşıyan ortaçağ karanlığının, tarih öncesi ilkel yaratıklarını "aydın" diye tanımlamak her bakımdan aydın anlayışının içini boşaltıp, kıymetsizleştirmekten öte gitmez...
Melike
Kürt Açılımı’nın Leyla Zana’nın evliliğiyle ne ilgisi var?
“Kürt Açılımı” mektuplaşma sürecinde, yani flört evresinde.
Flörtün sonu ne olacak göreceğiz! Benim yazı konum ise bazı Kürt evlilikleri.
Mehdi Zana, Mehmed Uzun, Canip Yıldırım, Musa Anter, Şivan Perver gibi sosyalist Kürt aydınlarının evlilikleriyle, son dönemde dinci şeyhlere, toprak ağalarına, gerici yönetimlere methiye düzülmesi arasında nasıl bir ilişki olduğunu irdelemek istiyorum. Evet işin sırrı evlilikte...
BİR dönemdir kafamda yer eden bir soruyu sizinle paylaşmak istiyorum: Kürt toplumu neden entelektüel birikim yaratamadı?
“Açılım” sürecini yaşadığımız bugünlerde bu soru çok önemlidir.
Çünkü entelektüel birikimin yaratılamaması çözümsüzlük kaynağıdır.
Bugün ne yazık ki bazı DTP’lilerin sözleri ve tavırları bunun göstergesidir. Yeni düşünsel oluşumlar yaratamayanlar, “mahalli dili” aşamayan milliyetçi tavırlarla, sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Bu durum “Kürt kimliğinin” oluşumuna da zarar veriyor.
Ve...
Bu nedenle aşiret yapısını aşamıyorlar.
Bu nedenle feodal dinci ilişkileri sürekli yüceltiyorlar. Bugün “Kemalist Cumhuriyet’i gerici” bulan bazı Kürt aydınlarının, toprak ağalarına, dinci şeyhlere-şıhlara övgüler düzmesinin sebebi nedir?
Bu nedenle kurtuluşu Batı hegemonyasında arıyorlar. Bugün “Türkiye’yi emperyalist” gören bazı, İsrail’in, ABD’nin himayesi altına girme istekleri nasıl açıklanabilir?
“Kürt milliyetçiliği” yanıtı tek başına pek ikna edici değildir.
En iyisi bu soruyu somut bir örnekle biraz açayım...
Sosyalist Kürtlerin evlilikleri
Üç Kürt aydınının; Mehdi Zana, Canip Yıldırım ve Mehmet Uzun’un hayatından minik bir kesit sunayım:
Sosyalist Mehdi Zana, 1963’te Türkiye İşçi Partisi’nin Diyarbakır kuruluşunda öncü rol aldı. Silvan İlçe Başkanlığı yaptı. Doğu Mitingleri’nin organizasyonunda görev aldı. 12 Mart 1971 darbesinde cezaevine atıldı. 1977’de Diyarbakır’dan bağımsız belediye başkanı oldu.
Böylesine donanımlı sosyalist bilinçte biri kiminle evlendi; dayısının 14 yaşındaki kızı Leyla Zana’yla! Aralarında 21 yaş fark vardı!..
Sosyalist Canip Yıldırım, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Fransa’da master yaptı. Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşunda yer aldı. Cezaevinde bile papyon takan Canip Yıldırım kiminle evlendi; dayısının kızı Selma’yla!
Sosyalist Mehmed Uzun, 1977’de zorunlu olarak Türkiye’den ayrılıp göç dönemi yaşadı. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği üyeliği yaptı. Uluslararası Pen Kulüp’te çalıştı. Romanlar yazdı. Uzun yıllar Avrupa’da yaşayan Mehmed Uzun kiminle evlendi dersiniz; amcasının kızı Zozan’la! Aralarında 20 yaş fark vardı...
Sayının üç kişiyle sınırlı olduğunu düşünmeyiniz.
Liste kabarık... Sosyalist Şivan Perver akrabası Gülistan ile dünya evine girdi. Vs. vs...
Sosyalist Musa Anter akraba evliliği yapmadı. Ama bakın “Hatıralarım-1” kitabında evliliğe bakışını nasıl yazıyor: “İstiyordum ki evleneceğim hanımın ailesi Kürt kökenli olsun; örf ve âdetlerimize uysun.”
Sosyalist Musa Anter bu nedenle İslamcı-yazar Abdurrahim Rahmi Zapsu’nun Avusturya Saint George Okulu’nda okuyan kızı Ayşe Hale ile evlendi!
Tıp doktoru, Sağlık Bakanı, Kürt aydını Yusuf Azizoğlu ölen amcasının eşiyle evlendi.
Bucak Aşireti’nin en “okumuşu”; İstanbul Üniversitesi ve Belçika’da hukuk tahsili gören Mustafa Remzi Bucak amcasının kızı Zehra ile evlendi.
Uzatmayayım.. .
Sebep Kürt milliyetçiliği mi?
Anlatmak-vurgulamak istediğim bölgedeki akraba evlilikleri değil. Geçen hafta toprağa verilen Şeyh Said’in torunu Abdulmelik Fırat’ın amcasının kızıyla evlenmesi gibi örnekler konumuz dışı.
Benim anlamadığım; sosyalist bilince sahip, Avrupa görmüş, önemli üniversitelerde okumuş insanların bile bu feodal/gerici kültüre boyun eğip akraba evliliği yapmalarıdır!
Bakınız sayı bir-iki kişiyle sınırlı değildir. Çoktur.
Burada “Niye” sorusu önemlidir. Niye bu tür evlilikler yaptılar, yapıyorlar?
Bu soru bugün yaşadığımız süreci anlamamıza yardım edecektir.
Çünkü...
Bu evlilikler sonucu mudur ki, bugün Kürt aydınları bölgedeki gerici/feodal yapıya hiçbir itiraz/eleştiri getirmemektedir?
Örneğin...
Kuzey Irak’ta bir erkeğin dört kadını almasına izin veren yasayı onaylayan Mesut Barzani’ye niye hiçbir Kürt aydını karşı çıkmamaktadır?
Sebep sadece Kürt milliyetçiliği ile açıklanabilir mi?
Kavramsal tartışmalara girerek kafa karışıklığı yaratmak istemem ama, tarihsel sürece baktığınızda milliyetçilik ilerici bir düşünce olarak doğmuştur. Anımsayınız ki feodalizmi tasfiye etmiştir. Kürt aydını bu noktadan daha geridedir.
Bölgedeki feodalizmle iç içedir; birbirini beslemektedirler.
Baksanıza...
Bölgenin dini şeyhlerini “uçurtmak” için adeta birbirleriyle yarışıyorlar!
Toprak ağalarına methiyeler düzüyorlar. Kürt derebeylerine kahraman gözüyle bakıyorlar.
Aydınlanmacı Cumhuriyet’e düşman yapıp, Kuzey Irak’taki gerici/feodal yönetimi elleri kızarırcasına alkışlıyorlar.
Tüm bunların sebebi nedir? Tartışmamız gereken budur. Bunlar konuşulmadan “açılım” olmaz.
Şaşırtıcı gelebilir ama bunun üzerine kafa yoran tek kişi İmralı’daki Abdullah Öcalan’dır!
Kürt aydını ise ucuz bir popülizmin peşinde koşup durmaktadır.
Bu halleri Engels’in “İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler” tezini; Marks’ın “Sosyal ilişkiler iktisadi ilişkileri belirler” tezini doğrulamaktadı r.
Israrla sormalıyız: Akraba evliliği yapan sosyalistler bu nedenle mi; bugün toprak reformunu hiç ağızlarına almıyorlar?
Özgürleşme sorunu
Görünen o ki; Kürt aydını kendi rönesansına koşmuyor; ortaçağını güçlendirmeye çalışıyor.
Temmuz Devrimi’nden Cumhuriyet Devrimi’ne kadar tüm modernist kazanımları kötülemelerinin başka türlü açıklaması olamaz.
Soğuk Savaş döneminde dondurulan-gericileş tirilen ilerici Kemalist Cumhuriyet sürecini, Kürt aydınının daha da geriye döndürmek için değil, aksine ileriye taşımak için mücadele vermesi gerekiyor.
Ama ne yazık ki Kürtler umudunu; dinci şeyhlere/şıhlara, toprak ağalarına, köhnemiş düzeni sürdürmek isteyen siyaset bezirgânlarına ve emperyalist güçlere bağlamış görünüyor.
Şeyhlerle, ağalarla bir toplum özgürleşebilir mi?
Böyle ilericilik, sosyalistlik, çağdaşlık olur mu?
Diğer yanda kendilerinden yana “taraf” olanlara çok inanmaktadırlar.
Sadece şu soruyu sormamaları bile olayın uluslararası karanlık boyutunu göstermektedir:
Türk Solu’nu ulusalcılıkla/ milliyetçilikle suçlayanlar; şeyh uçuran, toprak ağalarına boyun eğen, Batı’nın himayesini isteyen Kürt Solu’nu niye yüceltiyorlar?
Ne ilginç değil mi bu “taraf” yazarları en büyük desteği dinci çevrelerden görmektedir.
Bilinmelidir ki, Türkler ve Kürtler her türlü gericilikle mücadele ederek kardeşliklerini koruyabilir ve özgürleşebilirler.
Bunun ilk adımı ise, dil ile düğümlenenin diş ile çözümlenemeyeceğ ine olan inançtır...
Soner Yalçın
31/10/2009 · Kategori: Elestiri
“KAYIP İKLİMLER”DE HÜSEYİN YURTTAŞ’IN ŞİİR EVRENİ
Bahri KARADUMAN
bahrikaraduman@hotmail.com
“Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz.” demiş Sait Faik Abasıyanık. Usta ozan Hüseyin Yurttaş da o “günün biri” gelmeden son yapıtı Kayıp İklimler’le “körpe kır çiçekleri”nin çığlığını sunuyor okura. Yağmur çiselediğinde toprağın toprak gibi kokmadığı, böceklerin gün ışığına kanat açmadığı, “demirin pasını, bacanın isini” yaşamak zorunda bırakıldığımız güvenden uzak bu dünyada “çöle sür deveni ey bedevi / yakında o da kalmayacak!” diyecek denli kırgın, uyarıcı. “Çığrından çıkmış çağ dönümlerinde” tarihinden çözülerek geçtiği coğrafyayı, toplumcu ozan kimliğiyle irdeliyor ve soruyor: “Bin bilinmeyen buluşuyor tek problemde / ya daha ötesi, ya daha ötesi”
Kayıp İklimler(*), altı bölümden oluşan bir yapıt: Sevdalı Çağrı, Çocukça Sorular, Kayıp İklimler, Taş Avlu Esintileri, İç Sızıları ve Mavi Kan. İlk bölümde aşk ve özlem temalarını şiirleştiriyor ozan. Bin bir acıyla geçiyor zaman. Güz sinsice sokuluyor. Yapraklar dökülmekte. Oysa yürek genç, yaşlanmıyor; hâlâ titriyor. “Son kareye daha çok var.” Güneşten kaçırmalı sevgili gözlerini. Gölgeler sıçramamalı yüzüne. Kirpikleri uzanmalı ufuklara, “o günleri” anımsamalı, gülümsemeli. Mahzun yaprakların kınası bulaşmalı ellerine. Demlenmeli ozan; toprak gibi iç çeke çeke. Oynanmayan, yaşanan sevdalarda savrulmalı. Şiir kıldığı aşkı söylenceye dönüşmeli; çünkü dilin sürçmediği sözdür sevgi. Kumsala yürünmeli akşamlarda. “Arkada hep bir deniz / hep bir deniz”
İkinci bölüm Çocukça Sorular’da siyasal ve toplumsal eleştirilerini, “yorgun kış güneşinin ışıkları altında / içedönük, yalın, tertemiz hüzünleri” dile getiriyor Yurttaş. O hâlâ eski evlerde, içinde “sevecen sözcüklerin buğusu”yla eski kasabalarda, eski şehirlerde, sıcak akşam sofralarındadır. Alışamamıştır sonraki sokaklara, caddelere. Eski hüzünlerin bile arandığı günlerdedir şimdi. Karanlık basmıştır her yanı. Maraş, Çorum, Sivas yaşanmıştır. Yeni zamanlar çağdaş mekânlarda cmuk cmuk öpülmüştür insanlar. “Öç almak şiire sığar mı?” diye düşünür. Yunus Emre nasıl en çok yiğit iken ölenlere üzülürse Hüseyin Yurttaş da çocukların öldürülüşüne üzülür. Katlanamaz bu dünya gerçeğine; dayanamaz bu kötülüğe. “Tabanca bomba saldırı suikast / en çok da çocuklar öldürülüyor” diye evrensel acıyı vurgular. Son soru kanını dondurur okurun: “Ölen çocukların yerine mi doğurdun bizi anne?”
Taş Avlu Esintileri, anılar demetinden sunulan, geri gelmeyeceğini bildiğimiz o güzel günlerin ipek işi gibi işlendiği şiirlerden oluşuyor. Bunlar sımsıcak ilişkilerin, dupduru yaşam sevinçlerinin içe işleyen şiirleri. Güz yağmurlarının bol bol yağdığı, kuru ot, saman ve toprak kokularının üzerimize sindiği, taşlıklarda türkülerin gezindiği dönemdir o günler. “Kapı önünde teyzeler / kahve önünde amcalar” selamsız geçenin gölgesiz kaldığı günler. Yokluğun, yoksulluğun, hüznün paylaşıldığı erdemli günler. Ozanın dünyası suyun dibindeki çakıl kadar parıltılı, aydınlıktır. Dupdurudur sevinçler. “Rüzgâr karşılar seni / denize açılan sokakta / ince ince gülümser / gül oya pencereler”
İç Sızıları’nda Üç Ege Ağıdı öne çıkıyor. Cuma namazına inen yiğidin pusuya düşürülüşü, Gediz boyunda Adil’in vuruluşu ve denizlerin yuttuğu Balıkçı Musa’nın yürek burkan ölümü, halk ezgileri gücünde yalın, çarpıcı, etkili bir anlatımla şiirleşiyor. Keleşoğlu Mustafa Ağıdı, Çanakkale üzerine yazılmış en dokunaklı şiirlerden biri. Şehitliği gezen torunun şehit dedesine örselenmiş, incinmiş bir yürekle seslenişi: “dedem benim / şehidim, gencölenim / bilirim / ölümün ölümsüzlüğündür / şimdi üzerinde nankör, unutkan gölgeler / utanırım yaşamaktan / yanar içim / kahırla kavrulur bedenim”
Son bölüm Mavi Kan’da çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği günümüzde, teknolojinin robotlaştırdığı insanın dramı vurgulanıyor. Son mektupları postacılar tarihe taşımaktadır. Defterler kapanmıştır. Artık “hokkalar hokkabazların elinde”dir. “Bir tuşla / önünde dünya / iki satırlık içtenlik mi arıyorsun / boşuna!” der Yurttaş. Her yanda kimliksizlik, yalnızlık, “çete çet sanal sevgiler.”
“Fay kırığı, yakamoz parıltısı” tamlamalarını bir yana bırakırsak, dili özenle kullanan çok yetkin bir ozan Hüseyin Yurttaş. "tomuran sevinç, yağmur geçiği, tarazlanan saç, düşlerin tülü, yalıncak sevgi, koygun ağıtlar, kayraklarda günışığı” örneklerinde görüldüğü gibi özel bir şiir dili var. Sözcükleri ve söz öbeklerini kullanırken yalnız anlamı değil, sözlerin çağrışım güçlerini ve ses özelliklerini de çok iyi değerlendiriyor. Bu nedenle her okuyuşta yeni anlam katmanlarına ulaşıyor, düşünüyor ve “şiir en etkili sanat” diyorsunuz. Bilineni yineleyen bir ozan değil Yurttaş. Dinamik bir öngörüsü var. Sanatına saygılı. Tarih bilinciyle günü sorguluyor. Sanırım şiirin bireyi etkileyen yaptırım gücü olmalı, diye düşünüyor.
Çocuk, çocuklukta yaşananlar, çocuğa bakış, halkın günlük kaygıları, dostluk, paylaşım çok önemli ozanda. İnsan olabilmenin temeli o ilk yıllarımızda oluşuyor. Yaşam ve ülke gerçeklerine bir çocuk içtenliğiyle bakabilmek, içimizdeki çocuğu yitirmemekle ve halktan kopmamakla olası. Hüseyin Yurttaş, bu düşünceyle birçok şiirinde, yetişme yıllarında özümsediği halk deyimlerinden, Halk edebiyatından ve Tasavvuf şiirinden yararlanıyor. “Kısır kasıklarda sızı / soy soylamadı / boy boylamadı / türler tükendi / ıssızlığa büründü avlaklar” , “defterler dürülür hesap görülür”, “taş duvarın önünde / siyah-beyaz çocuklar / gözlerinde gölge / ne hırka / ne lokma” v.b dizeler, bu etkilerin izlerini taşıyor.
Söz ve anlam sanatlarını da başarıyla kullanıyor Yurttaş. “Suyun ısınıyor insanım / ısınıyor suyun” tevriye’nin; “özlerim, gitme / gidişin gözyaşı” sehl-i mümteni’nin; “çağdan çağa yürüdük / ine bine, ine bine” tezat’ın; “ay kızlar / aykırı kızlar / ne hıdır ne ilyas / gelince hıdrellez bir başka yeşerir / çitlembiğin dalları” telmih’in, “tütmüyor tütünüm” aliterasyon ve asonans’ın güzel örnekleri. Doğaldır ki ozan bunları sanat olsun diye şiirine katmamış; ama bu söyleyişlerin şiirine güç verdiği de yadsınılmaz bir gerçek.
Sözün özü, Kayıp İklimler, her şiir sevdalısının kitaplığında bulunması gereken, önemli bir yapıt. Ozan, ustalık sorumluluğunun bilinciyle toplumsalı bireyselle iç içe veren, eleştiri yönü ağır basan, “iletisi” olan bu kitabıyla “Şiir, her zaman şiir” diyor. Son söz yine Yurttaş’ın: “Kendi masalını yazıp oynayan / acemi oyuncu / dünya seni bekliyor / aç kapını / kapının önünde günışığı
(*) Kayıp İklimler, Sel Yayıncılık, Aralık 2007, İstanbul
Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Yeni Dönemi
Türkiye Yazarlar Sendikası gerçekleştirdiği 16. Genel Kurulu ile yeni dönemine girdi.
30 Mayıs 2009 Cumartesi ile 31 Mayıs 2009 Pazar günlerinde Gazeteciler Cemiyeti'nin Burhan Felek salonunda toplanılıp yasal yol ve yöntemlerin tümü uygulanarak yapılan seçimle yeni kurullar oluşturuldu. Buna göre:
YÖNETİM KURULU
Enver Ercan,
Mustafa Köz,
Tevfik Taş,
Mehrizat Poyraz,
Kâmil T. Sürek,
Nurullah Can,
Tozan Alkan,
Özgün E. Bulut,
Şenel Gökçe
DENETLEME KURULU.
Ahmet Miskioğlu,
Lütfi Kaleli,
Ali Ersin Günce,
DİSİPLİN KURULU.
Hıfzı Topuz,
Adnan Özyalçıner,
Cengiz Bektaş,
Ataol Behramoğlu,
Egemen Berköz.
TYS'nin 35. Yılı
Nurullah Can'ın verdiği haber:
«Türkiye Yazarlar Sendikası'nın 35. yılı, 3 Mayıs 2009 Pazar günü, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Yerleşkesi Fazıl Say Salonu'nda kutlandı.
Gece, TYS Yönetim Kurulu üyesi İlhan Gülek'in hazırladığı, sendikanın 35. yılını özetleyen saydam gösterisiyle açıldı.
Açılış konuşmasını Genel Başkan Enver Ercan Yaptı.
Daha sonra, eski başkanlardan Cengiz Bektaş ve Ataol Behramoğlu ile 1974-1989 yılları Genel Yazmanı Adnan Özyalçıner söz aldı. Bunu PEN Başkanı Tarık Günersel'in, Hıfzı Topuz'un, Ahmet Miskioğlu'nun, Lütfi Kaleli'nin ve Sennur Sezer'in konuşmaları izledi.
Son konuşmayı sendikanın 10 yıldır Kadıköy Temsilciliği görevini üstlenen Mehrizat yaptı. Mehrizat, bu 10 yıllık süreçte, sendikaya kucağını açan Anadolu yakasının sivil toplum kuruluşlarına, eğitim kurumlarına ve yeret basına teşekkür etti.
Geceye, Sezai Sartoğlu'nun yönettiği "Nar Sesleri" topluluğunun şiir ve türkü dinletisiyle, Ömer Özgeç-Güneş Özgeç Yuğnak ikilisinin mini konseri ve Karabey Aydoğan'ın türküleri renk kattı.
Ayrıca Ulvi Ari'nin sözsüz oyun ve Troya Folklor Araştırmaları Derneği'nin halk oyunlarıyla süren kutlama, fotoğraf çekimi, anmalık sunumu ve bir ağırlamayla sona erdi
Geceyi bu üç saatlik sürede tek başına sinema ve tiyatro oyuncusu Gülsen Tuncer sundu.
Etkinlik, yönetmen Engin Ayça'ca filme alındı.»
Sait Faik Anıldı
Nurullah Can arkadaşımızın verdiği haberi olduğu gibi sunuyoruz:
«Ada Dostları Derneği, Troya Folklor Araştırmaları Derneği ve Türkiye Yazarlar sendikası işbirliği ile düzenlenen "Sait Faik Anma Günleri 31 Yaşında" etkinliği 24 Mayıs Pazar günü, Burgazada Adalar Su Sporları Kulübü'nde yapıldı. Etkinlikte Ada Dostları Derneği Başkanı Perihan Ergun derneğin gelecekteki tasarılarından söz etti. Daha sonra TYS Başkanı Enver Ercan, Cumhuriyet gazetesi yazarları Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Şükran Soner, DarüşşafakaVakfı'ndan Ahmet Çakaloz, Adalar Belediye Başkanı Mustafa Karsakoğlu, Adalar Kaymakamı Mevlüt Kurban, Yazar Zeynep Aliye konuştular. Sait Faik ödülünün buyılki kazananı Feryal Tılmaç'a Dernek Başkanı Perihan Ergun bir anmalık sundu.
Etkinliğin müzik bölümünde Sadık Gürbüz türküleriyle, Selâmi Ablaş gitarıyla katıldı. Troya Folklor Araştırmaları Derneği'nin folklor gösterisinin ardından şairler Mehrizat ve Nurullah Can, Sait Faik'in şiirlerini yorumladılar.
Etkinliği sinema ve tiyatro oyuncusu Gülsen Tuncer sundu. Yönetmen Engin Ayça ise filme aldı.»
Naim Tirali'yi Yitirdik
NaimTirali ile ilgili ilk haberi Türkiye Yazarlar Sendikası'ndan 26 Mayıs 2009 Salı günü saat 15:59'da gelen e-posta ile aldık.
Naim Tirali, 27 Mayıs çarşamba günü, Kadıköy Belediyesi ile TYS'nin, Caddebostan Kültür Merkezi nde birlikte düzenledikleri, Mehrizat'ın yönettiği törenle uğurlandı. Eşi Günay Tirali, kızı Emine Tirali, oğulları Hasan Tirali ile Yavuz Tirali başta olmak üzere kalabalık bir topluluk vardı. TYS Başkanı Enver Ercan, TYS'den Nurullah Can, Nevra Bucak, Emine Erbaş, Öner Cıravoğlu, Osman Şahin, Necati Güngör, Hikmet Altınkaynak, Türk Dili Dergisi Sorumlu Yönetmeni Ahmet Miskioğlu oradaydılar.
Tarık Günersel, Öner Ciravoğlu, Naim Tirali'nin lise yıllarından arkadaşı Naci Baydar, Turgut Acar, Müslim Çelik, Yaşar Kemal, Kemal Bekir, Erdoğan Ersever, Tevfik Taş, Ahmet Oktay, Aslı Durak, Mustafa Yılmaz da orada hazır bulundular.
Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, Gazeteciler Cemiyetinin Eski Başkanı Nail Güreli, Kadıköy Belediyesi görevlileri ve bütün Kadıköylüler törende yer aldılar.
Saydam gösterilerinden sonra, Mehrizat, Tirali'in yaşam öyküsünü ve yazınımızdaki değerini kısaca ortaya koyup konuşmacıları birer birer kürsüye çağırdı.
İlk konuşmayı Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk yaptı. Daha sonra Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Enver Ercan konuştu. TGC Başkanı Orhan Erinç ve sonra Tarık Günersel, Ahmet Miskioğlu, Erdoğan Erseven, Kemal Bekir, Osman Şahin, Naci Baydar, Müslim Çelik vb. konuşmalar yaptılar.
En son, Ahmet Miskioğlu'nun Tirali'nin koruyucu meleği' dediği kızı Emine Tirali söz aldı; sevenlerinin hepsinin bu törende bulunduğunu vurgulayarak teşekkür etti, babasının yarın öğle namazınm ardından Giresun-Piraziz'de aile gömütlüğünde toprağa verileceğini açıkladı.
Özel Fransız Sainte Pulcherie Usesi'nde Bilimsel Şölen
6. Kültür Edebiyat Sempozyumu
"Şiirimizin Dünü ve Bugünü"
16 Mayıs 2009 Cumartesi günü gerçekleştirilen bilimsel şölenin izlencesini sunuyoruz okurlarımıza:
09.00 - 09.25: Karşılama
09.30 -10.00: Açılış konuşmaları - Fransız Başkonsolosu Sn. Morunun açılış konuşması.
10.00 - 10.40: Ataol Behramoğlu "Sözcüklerden Şiire Yolculuk'
10.50 - 11.40: Sennur Sezer "Divan Şiirinden Günümüz Şiirine Değişen Kadın Profili ve Hayattan İmgeler"
11.50 -12.40: Öner Yağcı "Halk Şiirinden Çağdaş Şiirimize"
12.40 -13.25: öğle yemeği
1330-14.20: Hilmi Yavuz "Şiir ve Tarih"
14.30 -15.10: Lale Müldür 80'ler şiiri ve Hakikat Kavramı"
15.20 - 16.00: Turgay Fişekçi "Çağdaş Türk Şiirinin Gelişim Evreleri"
16.00 -17.00: Ayla Algan ilk Hümanist Yunus Emre'den Türkçe, Fransızca, İngilizce şiir dinletisi"
16.00-17.00: Ağırlama
Bir Baba ve Oğulları ya da "Çıldırtılan Türkler"
Cumhuriyetimizin düşmanları, ne yazık ki, bu günlerde çoğaldıkça çoğalıyor.
"Amaç Kafaları Karıştırmak!" adlı yazısında (21.06.2009, Cumhuriyet) dergimizin Danışma ve Yazı Kurulu üyesi Sayın Oktay Akbal, bu durumu belirtti; şunları yazdı:
«Şu günlerde 'AKP ve Fethullah'ın işini bitirmek' başlıklı bir belge ortalıkta dolaşıyor. Her zamanki gibi, Silahlı Kuvvetler'e sık sık sataşmaya kalkan bir gazetenin son marifeti. Bir zamanların yazılarıyla, nice gençleri kendi çizgisine çağıran, pek çoğunun bu yolda harcanmasına neden olan bir yazarın oğulları!.. Nedir içlerindeki bitip tükenmez düşmanca duygu? Atatürk unutulsun, Cumhuriyet devrimleri tarihe karışsın, laiklik karşıtı birtakım odaklar ülkenin geleceğine egemen olsun, Amerika'ya daha çok, daha sıkı bağlanalım, Türk ulusunun tek güvendiği güç olan Silahlı Kuvvetlerin etkinliği azalsın, askerlik bir çeşit polis kuvveti haline gelsin!.. Altan kardeşler, bunu mu isterler, sürekli uyduruk olaylar yaratmakla!..
İrtica ile savaşım! Yıllardır sürdürmek istenen bir amaç, bir hedef değil mi? Ama kimilerine göre 'irtica' diye bir şey yok. Kemalistlerin uydurması! Kim o Kemalistler;
Ergenekon savcısının, kendini gerçek savcı ilan eden Tayyip Bey'in isteğiyle, toplanıp içeri tıkılan, aylarca koğuşlarda yargılanmayı bekleyen, bu arada hastalanan, ameliyatla yaşamda kalma uğraşı veren Türkiye'nin aydınları... Prof.'lar, rektörler, yazarlar, gazeteciler, generaller, albaylar... Taraf gazetesinin yayına çıktığı günden bu yana, suçladığı, hedef gösterdikleri...
Taraf bir gazete midir? Yoksa bir curnal aracı mıdır? doğru dürüst haber vermek, okunmaya değer yazılar yayımlamak değil, durmaksızın ortalığı karıştırmak, günden güne hızlanan bir çabayla, halkımızı aydınlığından koparıp bir zindan karanlığına saplanmasını sağlamak...
Şöyle otuz kırk yıl önceyi düşünüyorum. Altan kardeşlerin babası Çetin Altan'ın toplumculuk savaşımını!.. Bu arada beni de aynı kavgaya çağırışını!.. Şimdi o kavga bitti, başka bir kavga var; Türkiye Cumhuriyetinin temellerini değiştirmek, aydınlıkları yok etmek, uygar bir toplumun oluşmasını önlemek!..»
Mümtaz Soysal da, "Çıldırtılan Türkler" adlı yazısını (27.06.2009, Cumhuriyet) şöyle bitiriyor: «Sanki yapılacak hiç başka iş yokmuş, çözmesi gereken ciddi sorunları, dev gibi hedefleri yokmuş gibi, olmayacak konularla, saçma sapan söylentilerle, ne idüğü belirsiz belge hikayeleriyle meşgul edilen bir toplumun çeşitli kesimleri birbirine düşürülmüş ve karşılıklı suçlamalarla çıldırtmıştır.
Artık, günü geldiğinde her türlü çılgınlığı göze alabilecek bir toplum yerine, sürekli akılsızlık yaşayan bir toplum durumuna düşürülüp hurafelere sarılmak durumunda bırakılan toplum olmaya doğru itildiğimizi bilerek aklımızı başımıza devşirmemiz gerekmez mi?»
-Hükümete Uyarılar-
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya Konuştu
Yargıtay Başsavcılığının Onur Günü nedeniyle uzun bir konuşma yapan Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, hükümete uyarılarda bulundu.
«Belli makamı işgal eden kişilerin Yüksek Mahkeme kararlarına yönelik kişisel görüş açıklaması şeklindeki beyanlarının yargı üzerinde güveni zedeleyici olduğu müşahede edilmektedir. Yargıya güven ve saygı sürekli ise erdemliliktir. Siyasilerin yargı organlarının açıklamalarından rahatsız oldukları yönündeki beyanları ise devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı bir medeni işbirliği ve işbölümü olan devlet organları arasında üstünlük anlamına gelmeyen, kuvvetler ayrılığı ilkesini göz ardı eden ve siyasi gücün her şeyin üstünde olduğu imajını veren beyanlardır. Siyasilerin politik çıkarlara dayalı beyanları, güçler ayrılığı ilkesine aykırıdır.»
«Aşiret, tarikat ve cemaatin egemen olduğu toplumlarda, bireyin gelişmesi, özgür olması mümkün olmadığından, Avrupa toplum düzenine ulaşmak için dinsel ve etnik siyasetten uzaklaşarak birey haklarını koruyan, bireyin ekonomik gelişmesini hedefleyen, demokratik bir siyaset oluşturulması, halkımız ve ülkenin geleceği açısından yararlı olacaktır. Siyasi düşünceler, ülke barışı için tehdit yaratacak bir noktaya varüırıimamaîıdır, açık toplum ve hukukun üstünlüğü kavramlarında ilkeli davranmak gereklidir. Cumhuriyetin kumlusunu, kurucularını, demokrasi ve özgürlükleri, hatalı ve kendine göre yorumlayıp fazlasiyle tartışan, tartışmaya açan toplumlar, devletler kendisiyle aşırı yüzleşmeye doğru giderek milli benliğini, varlığını, varoluş nedenlerini kaybedip gururla, iftiharla yaşadıkları devletin birlik ve bütünlüğünün değerlerini bir yana bırakarak yeni rejimler, liderler aramaya yönelirler.»
Genel.Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Konuştu
Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, 26 Haziran 2009 Cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuştu. Bu konuşmadan gazetelerden derlediğimiz kimi bölümceler sunuyoruz okurlarımıza:
«Şu anda elimizde olan hukuki anlamda bir kâğıt parçasıdır. Yargıtay içtihadına göre belge, hukuki hüküm ifade eden, bir hakkın doğmasına ve bir olayın ispatına yarayan bir yazıdır. Türkiye iki haftadır bir kâğıt parçası etrafında gereğinden fazla enerjisini harcamıştır. Ayrıca yargı sürecine sabırla ve sükûnetle bekleme basiretini de gösterememiştir. Her şeyden önce bunlardan dolayı gerçekten biz Türk Silahlı kuvvetleri olarak üzgünüz.»
«Türk Silahlı Kuvvetleri, hiçbir gerçeğe dayanmayan, hukuk dışı davranışlarla yıpratılması faaliyetlerinin devam ettirilmesine katlanamaz. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünün her türlü dış etkilere maruz bırakılmasına seyirci kalamaz. Unutulmamalıdır ki, TSK'nın korunmasını ve haksız yere yıpratılmasını aynı zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak görüyoruz, lütfen bu noktanın iyi anlaşılmasını istiyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bütünlüğünün korunması ve artık haksız yere yıpratılması, sadece TSK'nin bir sorunu değildir. Biz bunu ayni zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak görüyoruz»
«Askeri savcılığın verdiği kararı beğenebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz. Ancak bu karara karşı saygısız ve küçümseyici tavırlar içine giremezsiniz. Bu tip davranışlar, askeri yargıyı küçültmez, bu şekilde davrananları küçültür. Son dönemlerde artan bu şekilde ve örgütlü olarak, altını çiziyorum örgütlü olarak gerçekleştirdiği değerlendirilen kurgulanmış bazı olaylar, TSK'yı yıpratma ve karalama kampanyasına dönüştürülmektedir.»
« Türk Silahlı Kuvvetler üzerinde oynanan ve oynanacak oyunlar, bizim görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmedeki kararlılığımızı etkileyemez. Kimse de bu şekilde beklentilerin içinde bulunmasın. TSK'nın güvenlik boyutunda ilgilenmek zorunda olduğu ülke konularına ilişkin görüş, düşünce ve tekliflerimizi yasal platformlarda ilgili makamlara iletmeye devam edeceğiz. Tahriklere kapılarak kamuoyu önünde tartışmalara girmeyi uygun bulmuyoruz.»
«Belge nerede bulundu? Bir yerde bulundu işte, ayın 4'ünde. Öyle mi? 6'sında İstanbul'daki mahkemenin oturumunda bu dosya açıldı. Birtakım evrak var. Peki, 6'sında açıldı, 12'sinde bir gazeteye servis edildi, açık. Şimdi bunu sormaya. sorgulamaya hem hukuk, hem şekil yoluyla hakkımız yok mu? Acaba, özel kasıt mı var burada? Bunu sormak hem hukuk yoluyla, hem de öbür şekillerde bizim hakkımız.»
«Emniyet Genet Müdürlüğü Kriminal Dairesi bir rapor hazırladı, 22 Haziran'da. Niçin? Şimdi bu soruyu sormak hakkım değil mi? Şimdi bunlar tabii ki elbette bizi de düşündürüyor... Bunlar
yanlış. Bırakın süreci normal mecrasında aksın. Bırakın doğru neyse çıksın. Ona hiç itirazımız yok ama siz doğrunun çıkmasını beklemeden devamlı hukuk sürecini dinamitlerseniz ne olacak bu Türkiye'nin hali? Bunu hakikaten, ciddi olarak düşünelim.»
Şimdi, biz, TDD, İlker Başbuğ'un bir sorusunun altını çiziyoruz
«...ama siz, doğrunun çıkmasını beklemeden devamlı hukuk sürecini dinamitlerseniz ne olacak bu Türkiye'nin hali?»
Uygarlıklar Çatışması
Bir gerçeği vurgulamak gerekiyor:
Türkiyemizde bir Ergenekon çılgınlığı sürüp gitmektedir.
Ama ortada bir oldu-bitti var: Gül'le Tayyip, darbeyi yaptılar bile! Bu darbeden kurtuluş da görülemiyor.
Yalnız Türkiyemizde değil, bütün dünyada görülmemiş bir durum...
Soru şu: Bu durumun soruşturmasını kim yapacak?
Ulusun gözbebeği nice insanlarımız "Ergenekon'da hastalanıyor ve ölüyor. Bütün ülkemizin, bütün dünyanın gözleri önünde, kitabına uydurarak, tuttuklarını orada öldürmeye çalıştıkları apaçık belli.
Darbe dedikodusuyla kalkıyor, darbe dedikodusuyla yatıyoruz; ama Gül'le Tayyip bu karmaşada, bildiklerini okuyarak darbe yaptılar bile...
Bir yığın aldatmaca karşısındayız.
İkisi birden Avrupa'ya gitmişlerdi. Bir söz atmışlardı ortaya: "Uygarlıklar Uyuşması"...
Kendi dilleriyle söyleyelim: Medeniyetler İttifakı...Bunu İngilizlere, Almanlara, Fransızlara,
İtalyanlara, Danimarkalılara nasıl dillendiriyorlardı bilmiyoruz. Biz burada her şeyi gazetelerden izledik.
Gerçekte ise çatışma götürdüler Avrupa'ya. Hiç de Avrupalıya benzemeyen bir görünümle, başı sımsıkı bağlı, sıkmabaşlı olarak gittiler her ikisi de Almanların, Fransızların karşısına.
Yani görünüş diliyle dostluk, kardeşlik ve uyuşma değil, uyuşmazlık götürdüler.
Türkiye'nin çıkarları da umurlarında değildi. Kendi karanlık düşüncelerince ustaca iş yapıyorlardı. Ama, Fransız Cumhurbaşkanı yutmadı, Alman Başbakanı yutmadı. Karşı çıktılar. Kendileri açık konuşmadıkları için onlar da açık konuşmadı:
"Türkiye'yi istemiyoruz!" dediler. "Sizin sımsıkı bağlı sıkma başınızı istemiyoruz yerine Türkiye'yi istemiyoruz dediler.
Bu kargaşa içinde, Tayyip'le Gül, Türkiye'de yapacakları Karanlık darbeyi yaptılar bile, Karanlık Şeriat yönetimine doğru yuvarlanıyoruz! Aşkolsun!
Kargaşa süreceğe benziyor!
Türk Dili Dergisi'nin 2009 Yaz Etkinlikleri
Eylül 2009'dan başlayarak dergimiz yazarlarını Datça-Palamutbükü halkı ve dinlencecileri ile buluşturuyoruz.
Beşer günlük dönemlerle dergimizin ozanlarını, öykücülerini, romancılarını, yazarlarını Palamutbükü halkı ağırlayacak.
İlk olarak Şair Arife Kalender ile Eleştirmen Mustafa Öneş bu çağrıya katılıyor. 31 Ağustos Pazartesi ile 5 Eylül Cumartesi arasında Palamutbükü'nde ağırlanacaklar.
Sonra (abecesel) sıra ile:
7 Eylül Pazartesi -12 Eylül Cumartesi arası Nevra Bucak, Tülay Ferah, Mehrizat, Aysel Tezer.
14 Eylül Pazartesi-19 Eylül Cumartesi arası Zeynep Aliye, Tansu Bele
Bayram haftasını izleyerek:
28 Eylül Pazartesi - 3 Ekim Cumartesi arası Nurullah Can, İnci Ponat...
Gelecek mevsimler boyunca etkinliğimizi, bütün bunları kurumlaştırarak sürdürmeyi düşünüyoruz.
Yüzlerce yazarımız bu etkinliklerden yararlanacak. Nuray Gök Aksamaz, Ömer Demircan, Sait Maden, Ayten Maden, Osman Bolulu, Ali Dündar, Hikmet Kurter, Süreyya Ülker, Yusuf Çotuksöken, Betül Çotuksöken, Öner Yağcı, Turgut Acar, Anais Martin, Fatma Gürel, Okan Baba, Osman Şahin, Osman Serhat... Daha öbür yazarlarımız, bütün yazarlarımız...
Arat Ovalı
Türk Dili Dergisi Yayınları için BURAYI tıklatınız... |
| |
E S K İ S A Y I L A R |
| | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
| | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
| | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
| | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
| | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
| | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
| | | | | | | | | | | | | |
15/5/2009 · Kategori: Siir
İKİ ATEŞ ARASINDA YILDIZLAR
iki ateş arasında yıldızlar
soruları cevapsız kalan uzun yol
çırpınan bedenlerin soluğu
çığlık bahçesinde korkular
duygularım susturuldu
şarkılar bizim oldu nedense
üstüme geldi geceler
yağmursuz bulutlarım sağır
eylül sorgusundan geçti yapraklarım
gözlerimin sularını rehin bıraktım
kanadı mavileri dünyanın
açlığın ağladığı
bir gülücüğün arkasına saklandım
yarım kalmış bir sevinci
ölmeden savaşlardan önce
okunan kitaplardan önce
sevgiler en büyük değerken
üşütme rengini güzel güllerin
çiy düşmüş erken kayıplardan
unuttuğum anılardan çok çektim
sahipsiz kalınca mavi gök
ırmaklar yorgundu bize
bu ırmaklara doğdu cemreler
aşkı doğurdu iklimine
ben neyi seçtim bilmiyorum ki
yüzümü kime verdim
hayallerim kanadı inan
renkli camlarda yazla kış arası
sessizliğin korkusu
nerden gelir bilinmez
sormadan izinsiz can evinde
zaman gizemli delibozuk
üretken değildim
düşleri sömürdü uykular
yarın kaygısı çoğaldı bende
şafakla benim işim
elli yaşın sabahı ısınan toprak
düzensizlik çoğalan yağma
tutsak olup anılar yumağına
güneş doğunca yaşam penceresinde
kurtul kuşatmalardan
git burdan al götür dudaklarını
hıncını al götür
dur durak bilmiyor
çiçek bozuğu yüzün
yanımda kanıtsız utancın rengi
yatağına ihanet eden
uçurumlar
ölümüne eşdeğer bir tecavüzün
tanığını geceler boğunca
saçların aklımda kaldı
açlık ne kadar yeğinse
sıcak o kadar yeğin
karanlıklar kanatırken yaramı
karanlığı ben mi seçtim söyleyin
ateşi ben seçtim öyle mi
ölümü ben
sen kendinden emin azıcık mutlu
yüzünü kirletmiş dünya
tacı tahtı karmaşık bir düzen
dilimde kekremsi böğürtlen tadı
tutuldu ay nasıl dayanacağım
oyun içinde oyun yanacağım
ayrılışın çiçeği düşlerimde
çocukluğum yağmalanıyor
uykulanm kederli
yaşam zor çiğnenmişim
vur neşteri öldürme
yeni dünya düzeni tek düze
kör ışıklar alıyor gözlerimi
dünya peşimde
öfkene düğümlenirse bir haber
şiirin sulan uzak düşerse bizden
soluğum yetmez yaşlanırım
sayarnadık çok şeyi unutulduk
katlirnize ferman eylediler
ufacık bir dalın ağlayan yanı oldum
her savaşın sonunda
cana can sağdı gençliğim
yargısız günlere doğru
başladı yolculuk
yüreğimde sevgiyi besleyen cevher
afrika karasına bir tutsak olsa
çağlar boyu sönük kalmış ateşin
kulağına doğanın en güzel şarkılarını
söyleyeceğim kulağını bana ver
duvarlar küs kalır tomurcuğa
inadına büyür yalnızlık
umrunda olmaz ayak sesleri
izinsiz çıkar gelir bulutlar
öfkene öfke yağarım
yaşlı toprak aydınlığı afrika
siyah-beyaz caneiğer kardeş
cangılında dönüşü olmayan yolculuk
orda yaşadım yalnız kaldı sesim
çok uzağında özlemlerin
konuğumsun dedikçe baharlar
aşkım ihanete uğradıkça
gözlerine kardeş diyeceğim
alnında ayrılığın saatleri yazılı
sisler aralansa bize gülecek gece
eski çağlara tanık olan düşünce
gülüyor ateş rengi fosil
elleri o zamandan özgür
adı bilinen ilk atamız cansız
ayağa kalktı
ilk adım ağaran şafaktı
ilk adım ilk denge
özüne uygun yalansız
yıldırımlar tutuşan çıngı
darvin'in söylediğince
biz olmasak ne olur diyorsun
tıkanıp kalır bıçak sırtı iz
kaybolur kasırgalarda doğasal aşk
okyanusların yüreğinde oturur
sayısız deniz
suların kapısında ölüm ustaları
kucağında esmer bir babil asması
ihanetin çığlığı bilinen haykırış
bağışla bizi zaman
bu piramitler değil mi
kıtlık kıran
yusuf ile züleyha
acının gırtlağına akan nil
bizi anlayan ne firavunlar
ne ibrahim
hiçbiri değil
yeryüzü seni atmadıkça başından
idama doğacak sayısız cenin
ne zaman ki soruldu bakışlarımız
kalka düşe / yıkıla kurula
ihaneti keşfetti insan
yoruldu yangınlarda hüznün gülleri
sormadan geçip gitti karanlık
yanıtlar sorusunu aradı
kuşkular büyüdü içimizde
yarasalar ışığa alıştı sözde
kutsal tabletlerin belleğinde
sözcükler
asur'dan hitit'e yüzlerce yıl
önceki değer
kelepçesi kollarında fırat'ın
yaralı ceylan gibi sağdıkça sağıyoruz
yaşlı kürede tek mevsim sonbahar
sular kızgın yatağına küsmüş
sular da ağrılar içinde kalırmış meğer
dallarında can besleyen ışığı
dağlarını aşa aşa bulurum
ateşi kül besler
baharı gül
seni anlayabilsem
kırılıp kalacak
güzelliğine dokunan hançer
kabuk bağladığında yaralarım
şavkım suya vuracak
göçmen kuşlarla gelecek türküler
sağaitacak güneş yaralarımı
anaç tanrıçalar olacak
çiftleşen gecelerden doğacak gündüz
sözden doğacak her söz
sütü saydam göl bereketinde
yaşamdan tat almaya alacaksın
sancılar kanayınca
yüzünde
yeni değil ki ayak oyunları
asya'dan / afrika'ya aynı çığlık
seni terkedeceğim davetsiz rüzgar
yaldızlı sözler canına okudu felsefenin
yıldırımlar yaktı ellerimizi asılıp kaldık
zincirlerimiz dolaştı birbirine
çizgiler yololup kanarken
büyüsü bozuldu yaşamın
yeni dünya düzeni yıkılan duvar
kavgalar son bulacaktı
oysa sular hala bulanık
sokaklar kabus içinde
sabırtaşı çatladı da öfkesinden
buna biz ad koyamadık
kanatsız kalmasın
zincirleri eriten ter
artık bitsin kuşatılmışlık
yarınlardan medet uman özlemler
yeşert içindeki baharı
yaşam için
umudu çiçekle
yeter
Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 13-22)