2009K Kurtuluş Yolu, Fikri Uzun

31/10/2009 · Kategori: Haber/İzlenim


KURTULUŞ YOLU

 

 

 

 

 

Kitabın Orjinal Adı

:

KURTULUŞ YOLU

Yayınevi

:

YALIN SES YAYINLARI

Yazar

:

FİKRİ UZUN

Kategori

:

EDEBİYAT-EDEBİYAT - DİĞER

Piyasa Fiyatı

:

10,00 - TL

İndirimli fiyat

:

10,00 - TL

ISBN No

:

9789944305457

Barkod No

:

9789944305457

Sayfa Sayısı

:

176

Temin Süresi

:

Gün

Boyutları

:

135-195

Kapak Cinsi

:

KARTON

Basım Tarihi

:

2009-9

 

Özentiden değil gerçek. Gün, ay, yıl olarak, doğum tarihim belli değil. Kastamonu, merkez Ortaköy’de, Anamın deyişine göre; “Yaprak kesiminde” doğmuşum. “Yaprak kesimi zamanı” temmuz, ağustos aylarına denk geliyor. Nüfus cüzdanıma bakılırsa, doğum tarihim:15 Ağustos 1945. İlkokulu bitirdiğim yıl, diploma alabilmem için zorunluluktan nüfusa kaydım yapıldı. Ağabeyim: “Askere geç gitmen için, yaşını küçük yazdırdım” demişti. Köyümüze daha okul yapılmadan, okuma yazmayı, babamın önerisiyle mahalle mektebinde mahalle mektebinin hocasından öğrendim. Başka çocuklara da öğrettim. İlkokulu köyümde okudum. Ortaokula, Nevşehir “Muhtelif Gayeli Ortaokulunda” başladım. Babamın ticaretle uğraşması nedeniyle, daha çocuk yaşta yurdun değişik yerlerini gezdim. Çeşitli kültürlerle tanıştım. Orta öğrenimi yıllarımda, Kastamonu-Nevşehir arasında gittim geldim. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu, Felsefe Öğretmenim Hacı Küçükkaraca’nın: “Amerikan barış gönüllüleri yerine, yurdumuzun en ücra köşelerine gidip, bu memlekete sizler hizmet edeceksiniz” tembihi üzerine; Kastamonu Gölköy Öğretmen Okulunu dışarıdan bitirdim, öğretmen oldum. Yirmi altı yıl öğretmenlik yaptım. Öğretmenliğimin yarıyıllarından beri, yerel Kastamonu Gazetesinde köşe yazıları yazdım. Toplumun düşünce ve tasalarını gazete köşelerine taşıdım. 1993 yılında emekli oldum. Emekli olmanın, “bir işe yaramaz” anlamına geldiğine inanmıyorum. Bir iki yıldır, ömrümün bende derin iz bırakan anlarını, toplum olaylarını, görüp duyduklarımı, anımsayabildiklerimi, öykü türünde yazıyorum. Roman tasarılarım da var. Çeşitli sivil toplum örgütlerinde görev yaptım. Şu anda da, sivil toplum örgütlerinde görev yapmayı sürdürmekteyim. Evli, üç çocuk babasıyım.

 

 

Fiyatı: 10.00 TL 8.00 TL (KDV Dahil)

Tedarik: 1 İş Günü İçinde Kargoya Teslim

Yayınevi: Yalın Ses Yayınları

Yazar: Fikri Uzun

Kategoriler: Roman - Öykü - Hikaye (Yerli), Şiir, Anı - Mektup - Günlük, Biyografi - Otobiyografi - Monografi, Eleştiri - Kuram

İSBN: 9789944305457

Özellikler:
Çeviren: Hazırlayan: Türü: 1. Baskı Eylül 2009 ??? sayfa ?? x ?? cm ??. Hamur Kağıt Karton Kapak Türkçe

Açıklama:

KURTULUŞ YOLU

                                                                          Mustafa ASLAN 

Kurtuluş Yolu, eğitim emekçisi Fikri Uzun’un yazılarından oluşmakta. Yazar, bu yazılarını aralıklarla da olsa yirmi altı yıl okurlarıyla görüşlerini paylaştığı Kastamonu Gazetesi’nde yazmış. Yazıların yerel bir gazetede yayımlanması nedeniyle de önemli.

 

AB, ABD ve İsrail

 

Fikri Uzun, Kurtuluş Yolu adlı kitabındaki yazılarının çoğunda günümüzün sorunlarını irdelemektedir.  AB ve ABD’nin ülkemizi nasıl çıkmaz bir sokağa doğru sürüklediğini tarihi bilgilerimizi anımsatarak veriyor.

 

AB ve ABD derken Fikri Uzun BOP’tan da söz etmiş. Sudan bahanelerle dört bir yana “Çaplan çalan” Amerika’nın bu palanının ardında yatan nedenleri belirttikten sonra BOP bölgesiyle ilgili bilgilerini okurla paylaşıyor. Yaşananların bugünle sınırlandırılamayacağı gerçeğini vurgulayarak geçmiş-bugün-gelecek bağlantısını kuruyor, BOP ekseninde. Bu yazılarını Ortadoğu ile ilgili yazdıklarını da ayrı tutmayarak okumak gerek. “Ve Ortadoğu” adlı yazısında “Arap-İsrail Çekişmesi”ni Yahudilerin bu bölgeye olan ilgilerinin tarihsel geçmişine giderek anlatıyor. Bir yerde BOP’u ABD - İsrail imalatı bir proje olduğunu duyumsuyoruz, Fikri Uzun’un yazılarının bütünlüğü içerisinde. İsrail, Amerika’nın da desteğiyle kafa tutmaktadır bölgeye. Gözü Mezopotamya’dadır, Kenan Ülkesi’nden sonra.

 

“İbraniler bu gün; ticari, siyasi ve ekonomik alanda etkili oldukları “güçlü” Amerika’yı arkalarına alıp, geçmişin hesabını görüyor, Kenan Ülkesinden sonra, atalarının geldiği Mezopotamya’ya, Harran’a göz dikiyor olabilirler.” (s.166)

 

 

“Kurtuluş Yolu”

 

Uzun’un yapıtına Kurtuluş Yolu adını vermesi boşuna değildir. Bu, Kastamonu’da Şeker Köprü’den başlayıp İnebolu’da biten yola Kurtuluş Savaşı yılları anısına verilen ad olmanın yanında bir “Kurtuluş Yolu” aranmaktadır ve o yazılarında bu yolu imlemektedir. Ülkemiz bir AB ve ABD saldırısı altındadır. Bir çıkış, “Kurtuluş Yolu” bulunmalıdır. Dağınıklıktan kurtulmadıktan sonra kimseye kurtuluş yoktur.

 

Kastamonu

 

Fikri Uzun Kastamonu’da yerel gazetelerde yazan bir eğitim emekçisi. Doğal olarak bu kentle ilgili olarak da yazacaktır. Yerel sorunların yanında Kurtuluş Yolu’ndaki yazılarının kimisinde tarihi geçmişiyle kültür kenti Kastamonu duruyor. Osmanlı’dan günümüze uzanan zaman dilimi içinde bu kültür kentini irdeliyor.

 

Kimi zaman tarihi gelişim içinde Kastamonu’yu görürken kimileyin de günümüzde yaşanılan sorunları aktarmış yazılarında. Örneğin, Nasrullah Şadırvanı’ndan Kurşunlu Han, Frenk Şah Hamamı’nın dünü ve bugününü yazarın kaleminden zevkle okuyoruz.

 

Yazar, Kastamonu’yu anlatırken Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Kurtuluş Savaş’ımızı ve kahramanlarını yazılarının dışında tutmamış tam tersine odağına almış yapıtının.

 

Fikri Uzun’un yazıları bir birikimin ürünüdür. Okurken tarihi ve kültürel bir yolculuğa çıkıyor insan. Ancak sıkıcı olmayan, bir söyleşi havasında hepsi de. Sanki bir arkadaşınızla karşılıklı oturmuş konuşuyormuşsunuz gibi.

 

“Kurtuluş Yolu” her zaman vardır. Umutsuzluğa yer olmamalı yaşamımızda. Umutları yaşatır insanları.

 

Anadolu’da Fikri Uzun gibi kalemlerin çoğalması dileğiyle…

 

*Fikri Uzun, Kurtuluş Yolu, I. Basım: Haziran 2009,Yalın Ses Yayınları-İstanbul

Gizli Belgelerle.. . / UĞUR MUMCU

31/10/2009 · Kategori: Makale

Gizli Belgelerle.. . / UĞUR MUMCU
(Cumhuriyet Gazetesi -   01.04.1984)
 
Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihinin "Soykırım Günü" olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa'da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.
 
24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD'nin Vietnam'daki, Fransa'da, Cezayir'deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili'de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende'nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağı nı sanıyor. Sanki ABD'nin Grenada'ya, daha dün kadar yakın bir zamanda Fransa'nın Çad'a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.
 
Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.
 
İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:
 
İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe'ye çevirilmiş, önce Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan "İngizliz Belgeleriyle Türkiye" kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler'in Amerikalılar' ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir.
 
Okuyalım:
 
Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb'den Lord Curzon'a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:
 
- ... Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor...
 
Gizli Belge: Sayfa No:60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay'in Washington'dan Lord Curzon'a yazdığı yazı:
 
- Amerikan Senatosu Ermenistan'ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye'nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır. ..
 
Gizli Belge: Sayfa No:71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes'in Lord Curzon'a yazdığı yazı:
 
- Amerikan hükümeti, Ermenistan'ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır. ..
 
Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:
 
- Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum'da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler'in bir şansı olurdu...
 
Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Şubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:
 
- Ermenistan'a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan'a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana'yı kendisi için istiyor.
 
Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:
 
- Lord Curzon, Erzincan'ın da Ermenistan'a verilmesini, Karadeniz'de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor...
 
Bu belgeler, bugün ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihini "Soykırım Günü" ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD'nin Lozan Barış Antlaşması'na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.
 
Atatürk, Ermeni sorununun "dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini" söylememiş miydi? (Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir.
 
Biz bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?
 
24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920'lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalılar'ı n torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.
 
"Milliyetçilik" budur. Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler? .. Budur, budur, budur işte!..

Berdel, poligami evlilik şekli, akrabası dışında başka birisine gönül düşüren kızlara- erkeklere yönelik töre cinayetleri kimlerin kültürü? Kendisini kürt diye tanımlayan doğu ve güneydoğuda yaşayan kesimin!
 
Böyle sapkın zihniyetten doğanlar da bedenen olmasa bile ruhen ve beynen bozuk oluyor!
Bu bozukluğa kişisel çıkarlar eklendi mi şeyh de uçururlar şıh da... Ağanın da kölesi olurlar israille ABD'nin de...
O nedenle aslında tartışılacak bir durum da yok..
Genlerinde bu bozukluğu taşıyan ortaçağ karanlığının, tarih  öncesi ilkel yaratıklarını "aydın" diye tanımlamak her bakımdan aydın anlayışının içini boşaltıp, kıymetsizleştirmekten öte gitmez...
Melike
 
Kürt Açılımı’nın Leyla Zana’nın evliliğiyle ne ilgisi var?

“Kürt Açılımı” mektuplaşma sürecinde, yani flört evresinde.
Flörtün sonu ne olacak göreceğiz! Benim yazı konum ise bazı Kürt evlilikleri.
Mehdi Zana, Mehmed Uzun, Canip Yıldırım, Musa Anter, Şivan Perver gibi sosyalist Kürt aydınlarının evlilikleriyle, son dönemde dinci şeyhlere, toprak ağalarına, gerici yönetimlere methiye düzülmesi arasında nasıl bir ilişki olduğunu irdelemek istiyorum. Evet işin sırrı evlilikte...
BİR dönemdir kafamda yer eden bir soruyu sizinle paylaşmak istiyorum: Kürt toplumu neden entelektüel birikim yaratamadı?
“Açılım” sürecini yaşadığımız bugünlerde bu soru çok önemlidir.
Çünkü entelektüel birikimin yaratılamaması çözümsüzlük kaynağıdır.
Bugün ne yazık ki bazı DTP’lilerin sözleri ve tavırları bunun göstergesidir. Yeni düşünsel oluşumlar yaratamayanlar, “mahalli dili” aşamayan milliyetçi tavırlarla, sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Bu durum “Kürt kimliğinin” oluşumuna da zarar veriyor.
Ve...
Bu nedenle aşiret yapısını aşamıyorlar.
Bu nedenle feodal dinci ilişkileri sürekli yüceltiyorlar. Bugün “Kemalist Cumhuriyet’i gerici” bulan bazı Kürt aydınlarının, toprak ağalarına, dinci şeyhlere-şıhlara övgüler düzmesinin sebebi nedir?
Bu nedenle kurtuluşu Batı hegemonyasında arıyorlar. Bugün “Türkiye’yi emperyalist” gören bazı, İsrail’in, ABD’nin himayesi altına girme istekleri nasıl açıklanabilir?
“Kürt milliyetçiliği” yanıtı tek başına pek ikna edici değildir.
En iyisi bu soruyu somut bir örnekle biraz açayım...
 Sosyalist Kürtlerin evlilikleri
Üç Kürt aydınının; Mehdi Zana, Canip Yıldırım ve Mehmet Uzun’un hayatından minik bir kesit sunayım:
Sosyalist Mehdi Zana, 1963’te Türkiye İşçi Partisi’nin Diyarbakır kuruluşunda öncü rol aldı. Silvan İlçe Başkanlığı yaptı. Doğu Mitingleri’nin organizasyonunda görev aldı. 12 Mart 1971 darbesinde cezaevine atıldı. 1977’de Diyarbakır’dan bağımsız belediye başkanı oldu.
Böylesine donanımlı sosyalist bilinçte biri kiminle evlendi; dayısının 14 yaşındaki kızı Leyla Zana’yla! Aralarında 21 yaş fark vardı!..
Sosyalist Canip Yıldırım, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Fransa’da master yaptı. Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşunda yer aldı. Cezaevinde bile papyon takan Canip Yıldırım kiminle evlendi; dayısının kızı Selma’yla!
Sosyalist Mehmed Uzun, 1977’de zorunlu olarak Türkiye’den ayrılıp göç dönemi yaşadı. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği üyeliği yaptı. Uluslararası Pen Kulüp’te çalıştı. Romanlar yazdı. Uzun yıllar Avrupa’da yaşayan Mehmed Uzun kiminle evlendi dersiniz; amcasının kızı Zozan’la! Aralarında 20 yaş fark vardı...
Sayının üç kişiyle sınırlı olduğunu düşünmeyiniz.
Liste kabarık... Sosyalist Şivan Perver akrabası Gülistan ile dünya evine girdi. Vs. vs...
Sosyalist Musa Anter akraba evliliği yapmadı. Ama bakın “Hatıralarım-1” kitabında evliliğe bakışını nasıl yazıyor: “İstiyordum ki evleneceğim hanımın ailesi Kürt kökenli olsun; örf ve âdetlerimize uysun.”
Sosyalist Musa Anter bu nedenle İslamcı-yazar Abdurrahim Rahmi Zapsu’nun Avusturya Saint George Okulu’nda okuyan kızı Ayşe Hale ile evlendi!
Tıp doktoru, Sağlık Bakanı, Kürt aydını Yusuf Azizoğlu ölen amcasının eşiyle evlendi.
Bucak Aşireti’nin en “okumuşu”; İstanbul Üniversitesi ve Belçika’da hukuk tahsili gören Mustafa Remzi Bucak amcasının kızı Zehra ile evlendi.
Uzatmayayım.. .
Sebep Kürt milliyetçiliği mi?
Anlatmak-vurgulamak istediğim bölgedeki akraba evlilikleri değil. Geçen hafta toprağa verilen Şeyh Said’in torunu Abdulmelik Fırat’ın amcasının kızıyla evlenmesi gibi örnekler konumuz dışı.
Benim anlamadığım; sosyalist bilince sahip, Avrupa görmüş, önemli üniversitelerde okumuş insanların bile bu feodal/gerici kültüre boyun eğip akraba evliliği yapmalarıdır!
Bakınız sayı bir-iki kişiyle sınırlı değildir. Çoktur.
Burada “Niye” sorusu önemlidir. Niye bu tür evlilikler yaptılar, yapıyorlar?
Bu soru bugün yaşadığımız süreci anlamamıza yardım edecektir.
Çünkü...
Bu evlilikler sonucu mudur ki, bugün Kürt aydınları bölgedeki gerici/feodal yapıya hiçbir itiraz/eleştiri getirmemektedir?
Örneğin...
Kuzey Irak’ta bir erkeğin dört kadını almasına izin veren yasayı onaylayan Mesut Barzani’ye niye hiçbir Kürt aydını karşı çıkmamaktadır?
Sebep sadece Kürt milliyetçiliği ile açıklanabilir mi?
Kavramsal tartışmalara girerek kafa karışıklığı yaratmak istemem ama, tarihsel sürece baktığınızda milliyetçilik ilerici bir düşünce olarak doğmuştur. Anımsayınız ki feodalizmi tasfiye etmiştir. Kürt aydını bu noktadan daha geridedir.
Bölgedeki feodalizmle iç içedir; birbirini beslemektedirler.
Baksanıza...
Bölgenin dini şeyhlerini “uçurtmak” için adeta birbirleriyle yarışıyorlar!
Toprak ağalarına methiyeler düzüyorlar. Kürt derebeylerine kahraman gözüyle bakıyorlar.
Aydınlanmacı Cumhuriyet’e düşman yapıp, Kuzey Irak’taki gerici/feodal yönetimi elleri kızarırcasına alkışlıyorlar.
Tüm bunların sebebi nedir? Tartışmamız gereken budur. Bunlar konuşulmadan “açılım” olmaz.
Şaşırtıcı gelebilir ama bunun üzerine kafa yoran tek kişi İmralı’daki Abdullah Öcalan’dır!
Kürt aydını ise ucuz bir popülizmin peşinde koşup durmaktadır.
Bu halleri Engels’in “İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler” tezini; Marks’ın “Sosyal ilişkiler iktisadi ilişkileri belirler” tezini doğrulamaktadı r.
Israrla sormalıyız: Akraba evliliği yapan sosyalistler bu nedenle mi; bugün toprak reformunu hiç ağızlarına almıyorlar?
Özgürleşme sorunu
Görünen o ki; Kürt aydını kendi rönesansına koşmuyor; ortaçağını güçlendirmeye çalışıyor.
Temmuz Devrimi’nden Cumhuriyet Devrimi’ne kadar tüm modernist kazanımları kötülemelerinin başka türlü açıklaması olamaz.
Soğuk Savaş döneminde dondurulan-gericileş tirilen ilerici Kemalist Cumhuriyet sürecini, Kürt aydınının daha da geriye döndürmek için değil, aksine ileriye taşımak için mücadele vermesi gerekiyor.
Ama ne yazık ki Kürtler umudunu; dinci şeyhlere/şıhlara, toprak ağalarına, köhnemiş düzeni sürdürmek isteyen siyaset bezirgânlarına ve emperyalist güçlere bağlamış görünüyor.
Şeyhlerle, ağalarla bir toplum özgürleşebilir mi?
Böyle ilericilik, sosyalistlik, çağdaşlık olur mu?
Diğer yanda kendilerinden yana “taraf” olanlara çok inanmaktadırlar.
Sadece şu soruyu sormamaları bile olayın uluslararası karanlık boyutunu göstermektedir:
Türk Solu’nu ulusalcılıkla/ milliyetçilikle suçlayanlar; şeyh uçuran, toprak ağalarına boyun eğen, Batı’nın himayesini isteyen Kürt Solu’nu niye yüceltiyorlar?
Ne ilginç değil mi bu “taraf” yazarları en büyük desteği dinci çevrelerden görmektedir.
Bilinmelidir ki, Türkler ve Kürtler her türlü gericilikle mücadele ederek kardeşliklerini koruyabilir ve özgürleşebilirler.
Bunun ilk adımı ise, dil ile düğümlenenin diş ile çözümlenemeyeceğ ine olan inançtır...
Soner Yalçın

Can Yanığı / Sevda Zeynep Karadağ

31/10/2009 · Kategori: Şiir

Can Yanığı

 

bir yara en derin günündeyken
en ücra odalardayken ışık
solmuşken eski bir yaz sonrası
adım hercai
çıkarıp kendimi sizden
boşluğa asmaktayım

zaman dalında kurtlanan kiraz
ince bir sızıya saklanır gibi gizliden
binlerce ses
binlerce suret
yaslanır gibiyken omzuma
unuttuğum bir şey var
-ne zamandır aklımda-
küçük bir ukde belki
belki yarım kalan bir hesap
hiç biri değil belki de –olsun-
almaya geldim

okurken uyukladığınız hayat –benim-
kurşun bir ayraçla bölüp tam ortasından
bir türlü bitiremediğiniz
vedalar
ayrılıklar
kendine hayrı olmayan hoşçakallar
-bunlarda benim-

ben ki zincire son halkayım
dünyadan ağır
bir kıvılcım kadarım can yanığı
sürme çekmekteyim kör noktalarınıza
koynunuza zehrini tomurcuğun
ve sizden aldıklarımla şimdi
kendimi bir şey sanmaktayım


Sevda Zeynep Karadağ

“KAYIP İKLİMLER”DE HÜSEYİN YURTTAŞ’IN ŞİİR EVRENİ

31/10/2009 · Kategori: Eleştiri

“KAYIP  İKLİMLER”DE  HÜSEYİN  YURTTAŞ’IN  ŞİİR  EVRENİ

 

                                                                                          Bahri KARADUMAN

                                                                                       bahrikaraduman@hotmail.com

 

 

      “Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz.” demiş Sait Faik Abasıyanık. Usta ozan Hüseyin Yurttaş  da o “günün biri” gelmeden  son yapıtı Kayıp İklimler’le “körpe kır çiçekleri”nin çığlığını sunuyor okura. Yağmur çiselediğinde toprağın toprak gibi kokmadığı, böceklerin gün ışığına kanat açmadığı, “demirin pasını, bacanın isini” yaşamak zorunda bırakıldığımız güvenden uzak bu dünyada “çöle sür deveni ey bedevi / yakında o da kalmayacak!” diyecek denli kırgın, uyarıcı.  “Çığrından çıkmış çağ dönümlerinde” tarihinden çözülerek geçtiği coğrafyayı, toplumcu ozan kimliğiyle irdeliyor ve soruyor: “Bin bilinmeyen buluşuyor tek problemde / ya daha ötesi, ya daha ötesi”

     Kayıp İklimler(*), altı bölümden oluşan bir yapıt: Sevdalı Çağrı, Çocukça Sorular, Kayıp İklimler, Taş Avlu Esintileri, İç Sızıları ve Mavi Kan.  İlk bölümde aşk ve özlem temalarını şiirleştiriyor ozan. Bin bir acıyla geçiyor zaman. Güz sinsice sokuluyor. Yapraklar dökülmekte. Oysa yürek genç, yaşlanmıyor; hâlâ titriyor. “Son kareye daha çok var.” Güneşten kaçırmalı sevgili gözlerini. Gölgeler sıçramamalı yüzüne. Kirpikleri uzanmalı ufuklara, “o günleri” anımsamalı, gülümsemeli. Mahzun yaprakların kınası bulaşmalı ellerine. Demlenmeli ozan; toprak gibi iç çeke çeke. Oynanmayan, yaşanan sevdalarda savrulmalı. Şiir kıldığı aşkı söylenceye dönüşmeli; çünkü dilin sürçmediği sözdür sevgi. Kumsala yürünmeli akşamlarda. “Arkada hep bir deniz / hep bir deniz”

      İkinci bölüm Çocukça Sorular’da siyasal ve toplumsal eleştirilerini, “yorgun kış güneşinin ışıkları altında / içedönük, yalın, tertemiz hüzünleri” dile getiriyor Yurttaş. O hâlâ eski evlerde, içinde “sevecen sözcüklerin buğusu”yla eski kasabalarda, eski şehirlerde, sıcak akşam sofralarındadır. Alışamamıştır sonraki sokaklara, caddelere. Eski hüzünlerin bile arandığı günlerdedir şimdi. Karanlık basmıştır her yanı. Maraş, Çorum, Sivas yaşanmıştır. Yeni zamanlar çağdaş mekânlarda cmuk cmuk öpülmüştür insanlar. “Öç almak şiire sığar mı?” diye düşünür. Yunus Emre nasıl en çok yiğit iken ölenlere üzülürse Hüseyin Yurttaş da çocukların öldürülüşüne üzülür. Katlanamaz bu dünya gerçeğine; dayanamaz bu kötülüğe. “Tabanca bomba saldırı suikast / en çok da çocuklar öldürülüyor” diye evrensel acıyı vurgular. Son soru kanını dondurur okurun: “Ölen çocukların yerine mi doğurdun bizi anne?”

     Taş Avlu Esintileri, anılar demetinden sunulan, geri gelmeyeceğini bildiğimiz o güzel günlerin ipek işi gibi işlendiği şiirlerden oluşuyor. Bunlar sımsıcak ilişkilerin, dupduru yaşam sevinçlerinin içe işleyen şiirleri. Güz yağmurlarının bol bol yağdığı, kuru ot, saman ve toprak kokularının üzerimize sindiği, taşlıklarda türkülerin gezindiği dönemdir o günler. “Kapı önünde teyzeler / kahve önünde amcalar” selamsız geçenin gölgesiz kaldığı günler. Yokluğun, yoksulluğun, hüznün paylaşıldığı erdemli günler. Ozanın dünyası suyun dibindeki çakıl kadar parıltılı, aydınlıktır. Dupdurudur sevinçler. “Rüzgâr karşılar seni / denize açılan sokakta / ince ince gülümser / gül oya pencereler”

     İç Sızıları’nda Üç Ege Ağıdı öne çıkıyor. Cuma namazına inen yiğidin pusuya düşürülüşü, Gediz boyunda Adil’in vuruluşu ve denizlerin yuttuğu Balıkçı Musa’nın yürek burkan ölümü, halk ezgileri gücünde yalın, çarpıcı, etkili bir anlatımla şiirleşiyor. Keleşoğlu Mustafa Ağıdı, Çanakkale üzerine yazılmış en dokunaklı şiirlerden biri. Şehitliği gezen torunun şehit dedesine örselenmiş, incinmiş bir yürekle seslenişi: “dedem benim / şehidim, gencölenim / bilirim / ölümün ölümsüzlüğündür / şimdi üzerinde nankör, unutkan gölgeler / utanırım yaşamaktan / yanar içim / kahırla kavrulur bedenim”

     Son bölüm Mavi Kan’da çıkar ilişkilerinin her şeyin önüne geçtiği günümüzde, teknolojinin robotlaştırdığı insanın dramı vurgulanıyor. Son mektupları postacılar tarihe taşımaktadır. Defterler kapanmıştır. Artık “hokkalar hokkabazların elinde”dir. “Bir tuşla / önünde dünya / iki satırlık içtenlik mi arıyorsun / boşuna!” der Yurttaş. Her yanda kimliksizlik, yalnızlık, “çete çet sanal sevgiler.” 

     “Fay kırığı, yakamoz parıltısı” tamlamalarını bir yana bırakırsak, dili özenle kullanan çok yetkin bir ozan Hüseyin Yurttaş. "tomuran sevinç, yağmur geçiği, tarazlanan saç, düşlerin tülü, yalıncak sevgi, koygun ağıtlar, kayraklarda günışığı” örneklerinde görüldüğü gibi özel bir şiir dili var. Sözcükleri ve söz öbeklerini kullanırken yalnız anlamı değil, sözlerin çağrışım güçlerini ve ses özelliklerini de çok iyi değerlendiriyor. Bu nedenle her okuyuşta yeni anlam katmanlarına ulaşıyor, düşünüyor ve  “şiir en etkili sanat” diyorsunuz. Bilineni yineleyen bir ozan değil Yurttaş. Dinamik bir öngörüsü var. Sanatına saygılı. Tarih bilinciyle günü sorguluyor. Sanırım şiirin bireyi etkileyen yaptırım gücü olmalı, diye düşünüyor.

     Çocuk, çocuklukta yaşananlar, çocuğa bakış, halkın günlük kaygıları, dostluk, paylaşım çok önemli ozanda. İnsan olabilmenin temeli o ilk yıllarımızda oluşuyor. Yaşam ve ülke gerçeklerine bir çocuk içtenliğiyle bakabilmek, içimizdeki çocuğu yitirmemekle ve halktan kopmamakla olası. Hüseyin Yurttaş, bu düşünceyle birçok şiirinde,  yetişme yıllarında özümsediği halk deyimlerinden, Halk edebiyatından ve Tasavvuf şiirinden yararlanıyor. “Kısır kasıklarda sızı / soy soylamadı / boy boylamadı / türler tükendi / ıssızlığa büründü avlaklar” , “defterler dürülür hesap görülür”, “taş duvarın önünde / siyah-beyaz çocuklar / gözlerinde gölge / ne hırka / ne lokma” v.b dizeler, bu etkilerin izlerini taşıyor.

     Söz ve anlam sanatlarını da başarıyla kullanıyor Yurttaş. “Suyun ısınıyor insanım / ısınıyor suyun” tevriye’nin; “özlerim, gitme / gidişin gözyaşı” sehl-i mümteni’nin; “çağdan çağa yürüdük / ine bine, ine bine” tezat’ın; “ay kızlar / aykırı kızlar / ne hıdır ne ilyas / gelince hıdrellez bir başka yeşerir / çitlembiğin dalları” telmih’in, “tütmüyor tütünüm” aliterasyon ve asonans’ın güzel örnekleri. Doğaldır ki ozan bunları sanat olsun diye şiirine katmamış; ama bu söyleyişlerin şiirine güç verdiği de yadsınılmaz bir gerçek.

     Sözün özü, Kayıp İklimler, her şiir sevdalısının kitaplığında bulunması gereken, önemli bir yapıt. Ozan, ustalık sorumluluğunun bilinciyle toplumsalı bireyselle iç içe veren, eleştiri yönü ağır basan, “iletisi” olan bu kitabıyla “Şiir, her zaman şiir” diyor. Son söz yine Yurttaş’ın: “Kendi masalını yazıp oynayan / acemi oyuncu /  dünya seni bekliyor / aç kapını / kapının önünde günışığı

 

(*) Kayıp İklimler, Sel Yayıncılık, Aralık 2007, İstanbul

Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Yeni Dönemi

20/10/2009 · Kategori: Haber/İzlenim

Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Yeni Dönemi

Türkiye Yazarlar Sendikası gerçekleştirdiği 16. Genel Kurulu ile yeni dönemine girdi.

30 Mayıs 2009 Cumartesi ile 31 Mayıs 2009 Pazar günlerinde Gazeteciler Cemiyeti'nin Burhan Felek salonunda toplanılıp yasal yol ve yöntemlerin tümü uygulanarak yapılan seçimle yeni kurullar oluşturuldu. Buna göre:

YÖNETİM KURULU

Enver Ercan,
Mustafa Köz,
Tevfik Taş,
Mehrizat Poyraz,
Kâmil T. Sürek,
Nurullah Can,
Tozan Alkan,
Özgün E. Bulut,
Şenel Gökçe

DENETLEME KURULU.

Ahmet Miskioğlu,
Lütfi Kaleli,
Ali Ersin Günce,


DİSİPLİN KURULU.

Hıfzı Topuz,
Adnan Özyalçıner,
Cengiz Bektaş,
Ataol Behramoğlu,
Egemen Berköz.

TYS'nin 35. Yılı

Nurullah Can'ın verdiği haber:

«Türkiye Yazarlar Sendikası'nın 35. yılı, 3 Mayıs 2009 Pazar günü, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Yerleşkesi Fazıl Say Salonu'nda kutlandı.

Gece, TYS Yönetim Kurulu üyesi İlhan Gülek'in hazırladığı, sendikanın 35. yılını özetleyen saydam gösterisiyle açıldı.

Açılış konuşmasını Genel Başkan Enver Ercan Yaptı.

Daha sonra, eski başkanlardan Cengiz Bektaş ve Ataol Behramoğlu ile 1974-1989 yılları Genel Yazmanı Adnan Özyalçıner söz aldı. Bunu PEN Başkanı Tarık Günersel'in, Hıfzı Topuz'un, Ahmet Miskioğlu'nun, Lütfi Kaleli'nin ve Sennur Sezer'in konuşmaları izledi.

Son konuşmayı sendikanın 10 yıldır Kadıköy Temsilciliği görevini üstlenen Mehrizat yaptı. Mehrizat, bu 10 yıllık süreçte, sendikaya kucağını açan Anadolu yakasının sivil toplum kuruluşlarına, eğitim kurumlarına ve yeret basına teşekkür etti.

Geceye, Sezai Sartoğlu'nun yönettiği "Nar Sesleri" topluluğunun şiir ve türkü dinletisiyle, Ömer Özgeç-Güneş Özgeç Yuğnak ikilisinin mini konseri ve Karabey Aydoğan'ın türküleri renk kattı.

Ayrıca Ulvi Ari'nin sözsüz oyun ve Troya Folklor Araştırmaları Derneği'nin halk oyunlarıyla süren kutlama, fotoğraf çekimi, anmalık sunumu ve bir ağırlamayla sona erdi

Geceyi bu üç saatlik sürede tek başına sinema ve tiyatro oyuncusu Gülsen Tuncer sundu.

Etkinlik, yönetmen Engin Ayça'ca filme alındı.»

Sait Faik Anıldı

Nurullah Can arkadaşımızın verdiği haberi olduğu gibi sunuyoruz:

«Ada Dostları Derneği, Troya Folklor Araştırmaları Derneği ve Türkiye Yazarlar sendikası işbirliği ile düzenlenen "Sait Faik Anma Günleri 31 Yaşında" etkinliği 24 Mayıs Pazar günü, Burgazada Adalar Su Sporları Kulübü'nde yapıldı. Etkinlikte Ada Dostları Derneği Başkanı Perihan Ergun derneğin gelecekteki tasarılarından söz etti. Daha sonra TYS Başkanı Enver Ercan, Cumhuriyet gazetesi yazarları Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Şükran Soner, DarüşşafakaVakfı'ndan Ahmet Çakaloz, Adalar Belediye Başkanı Mustafa Karsakoğlu, Adalar Kaymakamı Mevlüt Kurban, Yazar Zeynep Aliye konuştular. Sait Faik ödülünün buyılki kazananı Feryal Tılmaç'a Dernek Başkanı Perihan Ergun bir anmalık sundu.

Etkinliğin müzik bölümünde Sadık Gürbüz türküleriyle, Selâmi Ablaş gitarıyla katıldı. Troya Folklor Araştırmaları Derneği'nin folklor gösterisinin ardından şairler Mehrizat ve Nurullah Can, Sait Faik'in şiirlerini yorumladılar.

Etkinliği sinema ve tiyatro oyuncusu Gülsen Tuncer sundu. Yönetmen Engin Ayça ise filme aldı.»


 

Naim Tirali'yi Yitirdik

NaimTirali ile ilgili ilk haberi Türkiye Yazarlar Sendikası'ndan 26 Mayıs 2009 Salı günü saat 15:59'da gelen e-posta ile aldık.

Naim Tirali, 27 Mayıs çarşamba günü, Kadıköy Belediyesi ile TYS'nin, Caddebostan Kültür Merkezi nde birlikte düzenledikleri, Mehrizat'ın yönettiği törenle uğurlandı. Eşi Günay Tirali, kızı Emine Tirali, oğulları Hasan Tirali ile Yavuz Tirali başta olmak üzere kalabalık bir topluluk vardı. TYS Başkanı Enver Ercan, TYS'den Nurullah Can, Nevra Bucak, Emine Erbaş, Öner Cıravoğlu, Osman Şahin, Necati Güngör, Hikmet Altınkaynak, Türk Dili Dergisi Sorumlu Yönetmeni Ahmet Miskioğlu oradaydılar.

Tarık Günersel, Öner Ciravoğlu, Naim Tirali'nin lise yıllarından arkadaşı Naci Baydar, Turgut Acar, Müslim Çelik, Yaşar Kemal, Kemal Bekir, Erdoğan Ersever, Tevfik Taş, Ahmet Oktay, Aslı Durak, Mustafa Yılmaz da orada hazır bulundular.

Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, Gazeteciler Cemiyetinin Eski Başkanı Nail Güreli, Kadıköy Belediyesi görevlileri ve bütün Kadıköylüler törende yer aldılar.

Saydam gösterilerinden sonra, Mehrizat, Tirali'in yaşam öyküsünü ve yazınımızdaki değerini kısaca ortaya koyup konuşmacıları birer birer kürsüye çağırdı.

İlk konuşmayı Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk yaptı. Daha sonra Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Enver Ercan konuştu. TGC Başkanı Orhan Erinç ve sonra Tarık Günersel, Ahmet Miskioğlu, Erdoğan Erseven, Kemal Bekir, Osman Şahin, Naci Baydar, Müslim Çelik vb. konuşmalar yaptılar.

En son, Ahmet Miskioğlu'nun Tirali'nin koruyucu meleği' dediği kızı Emine Tirali söz aldı; sevenlerinin hepsinin bu törende bulunduğunu vurgulayarak teşekkür etti, babasının yarın öğle namazınm ardından Giresun-Piraziz'de aile gömütlüğünde toprağa verileceğini açıkladı.


 

Özel Fransız Sainte Pulcherie Usesi'nde Bilimsel Şölen
6. Kültür Edebiyat Sempozyumu
"Şiirimizin Dünü ve Bugünü"

16 Mayıs 2009 Cumartesi günü gerçekleştirilen bilimsel şölenin izlencesini sunuyoruz okurlarımıza:

09.00 - 09.25: Karşılama

09.30 -10.00: Açılış konuşmaları - Fransız Başkonsolosu Sn. Morunun açılış konuşması.

10.00 - 10.40: Ataol Behramoğlu "Sözcüklerden Şiire Yolculuk'

10.50 - 11.40: Sennur Sezer "Divan Şiirinden Günümüz Şiirine Değişen Kadın Profili ve Hayattan İmgeler"

11.50 -12.40: Öner Yağcı "Halk Şiirinden Çağdaş Şiirimize"

12.40 -13.25: öğle yemeği

1330-14.20: Hilmi Yavuz "Şiir ve Tarih"

14.30 -15.10: Lale Müldür 80'ler şiiri ve Hakikat Kavramı"

15.20 - 16.00: Turgay Fişekçi "Çağdaş Türk Şiirinin Gelişim Evreleri"

16.00 -17.00: Ayla Algan ilk Hümanist Yunus Emre'den Türkçe, Fransızca, İngilizce şiir dinletisi"

16.00-17.00: Ağırlama


 

Bir Baba ve Oğulları ya da "Çıldırtılan Türkler"

Cumhuriyetimizin düşmanları, ne yazık ki, bu günlerde çoğaldıkça çoğalıyor.

"Amaç Kafaları Karıştırmak!" adlı yazısında (21.06.2009, Cumhuriyet) dergimizin Danışma ve Yazı Kurulu üyesi Sayın Oktay Akbal, bu durumu belirtti; şunları yazdı:

«Şu günlerde 'AKP ve Fethullah'ın işini bitirmek' başlıklı bir belge ortalıkta dolaşıyor. Her zamanki gibi, Silahlı Kuvvetler'e sık sık sataşmaya kalkan bir gazetenin son marifeti. Bir zamanların yazılarıyla, nice gençleri kendi çizgisine çağıran, pek çoğunun bu yolda harcanmasına neden olan bir yazarın oğulları!.. Nedir içlerindeki bitip tükenmez düşmanca duygu? Atatürk unutulsun, Cumhuriyet devrimleri tarihe karışsın, laiklik karşıtı birtakım odaklar ülkenin geleceğine egemen olsun, Amerika'ya daha çok, daha sıkı bağlanalım, Türk ulusunun tek güvendiği güç olan Silahlı Kuvvetlerin etkinliği azalsın, askerlik bir çeşit polis kuvveti haline gelsin!.. Altan kardeşler, bunu mu isterler, sürekli uyduruk olaylar yaratmakla!..

İrtica ile savaşım! Yıllardır sürdürmek istenen bir amaç, bir hedef değil mi? Ama kimilerine göre 'irtica' diye bir şey yok. Kemalistlerin uydurması! Kim o Kemalistler;

Ergenekon savcısının, kendini gerçek savcı ilan eden Tayyip Bey'in isteğiyle, toplanıp içeri tıkılan, aylarca koğuşlarda yargılanmayı bekleyen, bu arada hastalanan, ameliyatla yaşamda kalma uğraşı veren Türkiye'nin aydınları... Prof.'lar, rektörler, yazarlar, gazeteciler, generaller, albaylar... Taraf gazetesinin yayına çıktığı günden bu yana, suçladığı, hedef gösterdikleri...

Taraf bir gazete midir? Yoksa bir curnal aracı mıdır? doğru dürüst haber vermek, okunmaya değer yazılar yayımlamak değil, durmaksızın ortalığı karıştırmak, günden güne hızlanan bir çabayla, halkımızı aydınlığından koparıp bir zindan karanlığına saplanmasını sağlamak...

Şöyle otuz kırk yıl önceyi düşünüyorum. Altan kardeşlerin babası Çetin Altan'ın toplumculuk savaşımını!.. Bu arada beni de aynı kavgaya çağırışını!.. Şimdi o kavga bitti, başka bir kavga var; Türkiye Cumhuriyetinin temellerini değiştirmek, aydınlıkları yok etmek, uygar bir toplumun oluşmasını önlemek!..»

Mümtaz Soysal da, "Çıldırtılan Türkler" adlı yazısını (27.06.2009, Cumhuriyet) şöyle bitiriyor: «Sanki yapılacak hiç başka iş yokmuş, çözmesi gereken ciddi sorunları, dev gibi hedefleri yokmuş gibi, olmayacak konularla, saçma sapan söylentilerle, ne idüğü belirsiz belge hikayeleriyle meşgul edilen bir toplumun çeşitli kesimleri birbirine düşürülmüş ve karşılıklı suçlamalarla çıldırtmıştır.

Artık, günü geldiğinde her türlü çılgınlığı göze alabilecek bir toplum yerine, sürekli akılsızlık yaşayan bir toplum durumuna düşürülüp hurafelere sarılmak durumunda bırakılan toplum olmaya doğru itildiğimizi bilerek aklımızı başımıza devşirmemiz gerekmez mi?»


 

-Hükümete Uyarılar-

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya Konuştu

Yargıtay Başsavcılığının Onur Günü nedeniyle uzun bir konuşma yapan Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, hükümete uyarılarda bulundu.

«Belli makamı işgal eden kişilerin Yüksek Mahkeme kararlarına yönelik kişisel görüş açıklaması şeklindeki beyanlarının yargı üzerinde güveni zedeleyici olduğu müşahede edilmektedir. Yargıya güven ve saygı sürekli ise erdemliliktir. Siyasilerin yargı organlarının açıklamalarından rahatsız oldukları yönündeki beyanları ise devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı bir medeni işbirliği ve işbölümü olan devlet organları arasında üstünlük anlamına gelmeyen, kuvvetler ayrılığı ilkesini göz ardı eden ve siyasi gücün her şeyin üstünde olduğu imajını veren beyanlardır. Siyasilerin politik çıkarlara dayalı beyanları, güçler ayrılığı ilkesine aykırıdır.»

«Aşiret, tarikat ve cemaatin egemen olduğu toplumlarda, bireyin gelişmesi, özgür olması mümkün olmadığından, Avrupa toplum düzenine ulaşmak için dinsel ve etnik siyasetten uzaklaşarak birey haklarını koruyan, bireyin ekonomik gelişmesini hedefleyen, demokratik bir siyaset oluşturulması, halkımız ve ülkenin geleceği açısından yararlı olacaktır. Siyasi düşünceler, ülke barışı için tehdit yaratacak bir noktaya varüırıimamaîıdır, açık toplum ve hukukun üstünlüğü kavramlarında ilkeli davranmak gereklidir. Cumhuriyetin kumlusunu, kurucularını, demokrasi ve özgürlükleri, hatalı ve kendine göre yorumlayıp fazlasiyle tartışan, tartışmaya açan toplumlar, devletler kendisiyle aşırı yüzleşmeye doğru giderek milli benliğini, varlığını, varoluş nedenlerini kaybedip gururla, iftiharla yaşadıkları devletin birlik ve bütünlüğünün değerlerini bir yana bırakarak yeni rejimler, liderler aramaya yönelirler.»


 

Genel.Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Konuştu

Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, 26 Haziran 2009 Cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuştu. Bu konuşmadan gazetelerden derlediğimiz kimi bölümceler sunuyoruz okurlarımıza:

«Şu anda elimizde olan hukuki anlamda bir kâğıt parçasıdır. Yargıtay içtihadına göre belge, hukuki hüküm ifade eden, bir hakkın doğmasına ve bir olayın ispatına yarayan bir yazıdır. Türkiye iki haftadır bir kâğıt parçası etrafında gereğinden fazla enerjisini harcamıştır. Ayrıca yargı sürecine sabırla ve sükûnetle bekleme basiretini de gösterememiştir. Her şeyden önce bunlardan dolayı gerçekten biz Türk Silahlı kuvvetleri olarak üzgünüz.»

«Türk Silahlı Kuvvetleri, hiçbir gerçeğe dayanmayan, hukuk dışı davranışlarla yıpratılması faaliyetlerinin devam ettirilmesine katlanamaz. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünün her türlü dış etkilere maruz bırakılmasına seyirci kalamaz. Unutulmamalıdır ki, TSK'nın korunmasını ve haksız yere yıpratılmasını aynı zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak görüyoruz, lütfen bu noktanın iyi anlaşılmasını istiyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bütünlüğünün korunması ve artık haksız yere yıpratılması, sadece TSK'nin bir sorunu değildir. Biz bunu ayni zamanda ülkemizin bir beka sorunu olarak görüyoruz»

«Askeri savcılığın verdiği kararı beğenebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz. Ancak bu karara karşı saygısız ve küçümseyici tavırlar içine giremezsiniz. Bu tip davranışlar, askeri yargıyı küçültmez, bu şekilde davrananları küçültür. Son dönemlerde artan bu şekilde ve örgütlü olarak, altını çiziyorum örgütlü olarak gerçekleştirdiği değerlendirilen kurgulanmış bazı olaylar, TSK'yı yıpratma ve karalama kampanyasına dönüştürülmektedir.»

« Türk Silahlı Kuvvetler üzerinde oynanan ve oynanacak oyunlar, bizim görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmedeki kararlılığımızı etkileyemez. Kimse de bu şekilde beklentilerin içinde bulunmasın. TSK'nın güvenlik boyutunda ilgilenmek zorunda olduğu ülke konularına ilişkin görüş, düşünce ve tekliflerimizi yasal platformlarda ilgili makamlara iletmeye devam edeceğiz. Tahriklere kapılarak kamuoyu önünde tartışmalara girmeyi uygun bulmuyoruz.»

«Belge nerede bulundu? Bir yerde bulundu işte, ayın 4'ünde. Öyle mi? 6'sında İstanbul'daki mahkemenin oturumunda bu dosya açıldı. Birtakım evrak var. Peki, 6'sında açıldı, 12'sinde bir gazeteye servis edildi, açık. Şimdi bunu sormaya. sorgulamaya hem hukuk, hem şekil yoluyla hakkımız yok mu? Acaba, özel kasıt mı var burada? Bunu sormak hem hukuk yoluyla, hem de öbür şekillerde bizim hakkımız.»

«Emniyet Genet Müdürlüğü Kriminal Dairesi bir rapor hazırladı, 22 Haziran'da. Niçin? Şimdi bu soruyu sormak hakkım değil mi? Şimdi bunlar tabii ki elbette bizi de düşündürüyor... Bunlar

yanlış. Bırakın süreci normal mecrasında aksın. Bırakın doğru neyse çıksın. Ona hiç itirazımız yok ama siz doğrunun çıkmasını beklemeden devamlı hukuk sürecini dinamitlerseniz ne olacak bu Türkiye'nin hali? Bunu hakikaten, ciddi olarak düşünelim.»

Şimdi, biz, TDD, İlker Başbuğ'un bir sorusunun altını çiziyoruz

«...ama siz, doğrunun çıkmasını beklemeden devamlı hukuk sürecini dinamitlerseniz ne olacak bu Türkiye'nin hali?»


 

Uygarlıklar Çatışması

Bir gerçeği vurgulamak gerekiyor:

Türkiyemizde bir Ergenekon çılgınlığı sürüp gitmektedir.

Ama ortada bir oldu-bitti var: Gül'le Tayyip, darbeyi yaptılar bile! Bu darbeden kurtuluş da görülemiyor.

Yalnız Türkiyemizde değil, bütün dünyada görülmemiş bir durum...

Soru şu: Bu durumun soruşturmasını kim yapacak?

Ulusun gözbebeği nice insanlarımız "Ergenekon'da hastalanıyor ve ölüyor. Bütün ülkemizin, bütün dünyanın gözleri önünde, kitabına uydurarak, tuttuklarını orada öldürmeye çalıştıkları apaçık belli.

Darbe dedikodusuyla kalkıyor, darbe dedikodusuyla yatıyoruz; ama Gül'le Tayyip bu karmaşada, bildiklerini okuyarak darbe yaptılar bile...

Bir yığın aldatmaca karşısındayız.

İkisi birden Avrupa'ya gitmişlerdi. Bir söz atmışlardı ortaya: "Uygarlıklar Uyuşması"...

Kendi dilleriyle söyleyelim: Medeniyetler İttifakı...Bunu İngilizlere, Almanlara, Fransızlara,

İtalyanlara, Danimarkalılara nasıl dillendiriyorlardı bilmiyoruz. Biz burada her şeyi gazetelerden izledik.

Gerçekte ise çatışma götürdüler Avrupa'ya. Hiç de Avrupalıya benzemeyen bir görünümle, başı sımsıkı bağlı, sıkmabaşlı olarak gittiler her ikisi de Almanların, Fransızların karşısına.

Yani görünüş diliyle dostluk, kardeşlik ve uyuşma değil, uyuşmazlık götürdüler.

Türkiye'nin çıkarları da umurlarında değildi. Kendi karanlık düşüncelerince ustaca iş yapıyorlardı. Ama, Fransız Cumhurbaşkanı yutmadı, Alman Başbakanı yutmadı. Karşı çıktılar. Kendileri açık konuşmadıkları için onlar da açık konuşmadı:

"Türkiye'yi istemiyoruz!" dediler. "Sizin sımsıkı bağlı sıkma başınızı istemiyoruz yerine Türkiye'yi istemiyoruz dediler.

Bu kargaşa içinde, Tayyip'le Gül, Türkiye'de yapacakları Karanlık darbeyi yaptılar bile, Karanlık Şeriat yönetimine doğru yuvarlanıyoruz! Aşkolsun!

Kargaşa süreceğe benziyor!


 

Türk Dili Dergisi'nin 2009 Yaz Etkinlikleri

Eylül 2009'dan başlayarak dergimiz yazarlarını Datça-Palamutbükü halkı ve dinlencecileri ile buluşturuyoruz.

Beşer günlük dönemlerle dergimizin ozanlarını, öykücülerini, romancılarını, yazarlarını Palamutbükü halkı ağırlayacak.

İlk olarak Şair Arife Kalender ile Eleştirmen Mustafa Öneş bu çağrıya katılıyor. 31 Ağustos Pazartesi ile 5 Eylül Cumartesi arasında Palamutbükü'nde ağırlanacaklar.

Sonra (abecesel) sıra ile:

7 Eylül Pazartesi -12 Eylül Cumartesi arası Nevra Bucak, Tülay Ferah, Mehrizat, Aysel Tezer.

14 Eylül Pazartesi-19 Eylül Cumartesi arası Zeynep Aliye, Tansu Bele

Bayram haftasını izleyerek:

28 Eylül Pazartesi - 3 Ekim Cumartesi arası Nurullah Can, İnci Ponat...

Gelecek mevsimler boyunca etkinliğimizi, bütün bunları kurumlaştırarak sürdürmeyi düşünüyoruz.

Yüzlerce yazarımız bu etkinliklerden yararlanacak. Nuray Gök Aksamaz, Ömer Demircan, Sait Maden, Ayten Maden, Osman Bolulu, Ali Dündar, Hikmet Kurter, Süreyya Ülker, Yusuf Çotuksöken, Betül Çotuksöken, Öner Yağcı, Turgut Acar, Anais Martin, Fatma Gürel, Okan Baba, Osman Şahin, Osman Serhat... Daha öbür yazarlarımız, bütün yazarlarımız...

Arat Ovalı

Türk Dili Dergisi Yayınları için BURAYI tıklatınız...

 

E S K İ         S A Y I L A R

12345678910111213 14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 323334353637 38 39 40
41 42 43 444546 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60
61 62 63 64 65 66 67 68 69 7071727374757677787980
81828384858687888990919293949596979899100
101102103104105106107108109110111112113114115116117118119120
121122123124125126 127 128 129130131132 133 134

Edebiyatı Sevmek/ Mehmet Seyda

25/9/2009 · Kategori: Deneme

Edebiyatı Sevmek/ Mehmet Seyda

Bilirsiniz her insanın kendine özgü birtakım merakları, tutkuları vardır. Kimi çiçek sever, kimi köpek sever, kimi futbolu, kimi sinemayı, kimi denizi sever. Gene her insanın içinde yaşadığı toplum kendisini şu ya da bu biçimde incitmiş yaralamışsa, o yaraları sarmaya çabaladığı özel sığınakları vardır. Dertlerini çözümleyememiş, daha açıkçası, yaşama sürecinde düş kırıklıklarına uğrayarak mutlu olamamış kimseler, işte artık, bir korunma içgüdüsüyle, bu sığınıklarda barınırlar. Kimi gider alkole sığınır; kiminin gözü karşı cinsten olanlarla ilişkiler kurmaktan öteye hiçbir şeyi görmez olur; kimisi nikotine, kimisi uyuşturucu maddelere dadanır. Kimi insan kumar masasından hiç kalkmak istemez, kumara varını yoğunu yatırır. Voltaire, "Bir tutkun öbürünü yutmuş, sen de kendini düzelttiğini sanıyorsun" diye istediğince alay etsin; aramızda birkaç sığınağa birden başvuranlar da eksik değildir hiçbir zaman.

Kimimizin sığmağı ise edebiyattır ne diyeyim. Güzel bir şiirin mısraları, bir romanın sayfaları, bizi alır, başka dünyalara çeker götürür. Yalan, nasıl insanoğlunun katı gerçekler karşısında başvurduğu cayılmaz sığmaklardan biridir. Güzel yazılmış bir şiirin bizi bambaşka bir dünyanın içine attığını, bir romanın sayfalarında kendimizi unutuşumuzu hangimiz yadsıyabiliriz?

Ancak edebiyatın öbür olumsuz sığınaklardan ayrılan yanı, onun, aynı zamanda hem kendi kendimizi, hem de başkalarını tanımamızda, durumlarla davranışları kavrayabilmemizde geçerli bir araç niteliğini göstermesi; bize yeni özler katabilmesi; önceleri gördüğü ile yetinen gözlerimizin önüne çok renkli, çok çeşitli, çok daha geniş ve uzak ufuklar açmasıdır.

Bir edebiyat okuyucusu, "Sanat kültürünün genişliği oranında, görüntüyü boğan, onu plastik bir deyim olmaktan alıkoyan öğeleri görmez, doğal olanları anılarıyla başkalaştırır. Gördüğüne görmediği renkleri ve çizgileri katar; estetik algıyı ısırgan ve devedikenlerinden temizler." Bu bakımdan Raoul Dufy'nin "Gözlerimiz çirkinlikleri silmek için yaratılmıştır." sözü derin anlam taşımaktadır. "Doğa güzelliğin önceden gelip yokladığı ruhlara daha güzel görünür." Birçok ressamlar, şairler ve romancılar, yapıtlarıyla bizlere kendilerinden önce varlıklarından bile küsüm (kuşku) duyulmayan birtakım güzellikler göstermiştir.

"Sanat ve Tabiat" adlı yazısında Suut Kemal Yetkin'in belirttiği gibi; romantik eserler ruhları büyüledikten sonradır ki dağlar, ormanlar, göller, fırtınalar güzelleşmeye başladı. Sözgelişi dağ güzelleşmek için Rousseau'yu bekledi. Bergson ne güzel söylüyor:" Dağ her zaman kendisini seyre gelenlerde duyumlara benzeyen ve gerçekten dağa bağlı olan bazı duygular uyandırabilmiştir. Ama Rousseau dağ hakkında yeni ve orijinal bir heyecan yarattı. Onun tarafından ortaya konan bu heyecan, sonradan herkesin duyduğu heyecan oldu."

Dağ güzelleşmek için nasıl Rousseau'yu beklediyse, balta girmemiş onnanlar, denizler Chateaubriand'ı, göller Lamartine'i, rüzgârlar Shelley'i bekledi.

İnsan hiç kuşkusuz Stendhal'i, Balzac'ı, Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Gorki'yi, Kafka'yı, Faulkner'i, Gide'i okudukça değişmekte, insan gerçeğine bakış açısı açılmakta, bu açı ile birçok şeyi daha iyi şekilde kavrayabilmektedir. Edebiyat bize bizi tanıtmakla kalmaz; kendi dar çevremizi kırarak, bizleri aralıksız olarak dışarıya taşırır. Yaşamı, insanları dahi, daha yakından tanımamızı ve onlara bağlanmamızı sağlar. Andre Gide, bir romanında suça yatkın kahramanlarını anar da, "Evet" der, "onları tanıdıkça üzerinde verdiğim yargılar yumuşama kazanıyor."
Bir sanatseverle, şiir, roman okuyucusuyla, bunlara hiç ilgi ve merak duymamış bir insanı yanyana getirin, onları karşılıklı konuşturun; aradaki ayrımı hemen göreceksiniz!

Bu ayrım gerçekten büyüktür. Şiirle coşmamış, düşlere dalmamış, okuduğu bir romanda başkalarının serüvenine ortak çıkmamış, o insanların dertleriyle sevinçlerini paylaşıp kendinde yaşatmamış kimse, çoğunlukla dar kafalı, sert yargılı, eksik anlayışlıdır. Kendisi için başkalarından beklediği hoşgörüyü, başkalarına göstermez pek. Okuduklarıyla içini zenginleştirmemiş, gönlünü açmamıştır ki... Sınırlı, kapalı, kendine yeterli bir kutu gibi tutmuştur benliğini. Duygularla, düşüncelerin sayısız dalgalanışlarına, açılışlarına bir kerecik kaptırmamıştır varlığını. İşin daha kötüsü, kaptırana da tepeden bakıp bilgiç bilgiç gülmüştür.

Edebiyat bir bilim alanı değildir. Daha çok sezgilerin, idelerin yer aldığı kendine özgü bir evrendir. Bir evrendir diyorum, çünkü henüz bilimin ortaya koyamadığı, konuşamadığı alanlarda bile sırası gelir, söz sahibi olur. Jules Verne'in birazı gerçekleşebilmiş düşsel romanlarını anıp geçelim. Bu yüzden bilim adamı olduklarını savunanlarca biraz horlanır o. Nice analar babalar tanır, biliriz; çocuklarının ellerinde ders kitaplarının dışında bir şiir kitabı, bir roman gördüler mi üzülmüşler, ya hırsla çekip almışlar ya da "Benim oğlan romana dadandı, adam olmayacak!", "Bizim kız şiir okuyor!" diye eşlerine, dostlarına dert yanmışlardır. Oysa, bir zamanlar delikanlılık, genç kızlık çağlarında onlar da kaçak şiir, roman okuyucusuydular. Belki de gizli bir şair ya da romancıydılar. Hiç değilse "hatıra defteri" tutarlardı. Kopya çektikleri aşk şiirleriyle, romanları, baş yastıklarının altında, şurada burada saklarlardı. Yazık ki unutulup gittiler.

Edebiyatın boş bir uğraşı, olumlu zamanları çalan bir hırsız olduğuna değin bu sakat anlayış evlerin içine sıkışıp kalsaydı ne iyi olacaktı. Gelin de görün ki sokağın, hatta ilkokulların da anlayışı budur. Hatta sizlere paradoks gibi gelmesin, genellikle Türkçe ve edebiyat derslerinin durumu da budur. Eğitim yöntemimiz, hani öğrencileri edebiyattan soğutmak amacıyla düzenlenir dersem yeridir. Kendi payıma çok genç yaşlarda şiirler, hikâyeler yazmışken edebiyat derslerinde kururdu kanım iliğim. Bir yığın ölü kural, Osmanlıca sözcük ezberlemeye zorlanırdım da ondan. Bir sürü ipe sapa gelmez şairi ve yazarı, bana dâhidir, büyüktür diye sokuşturmaya kalkarlardı da ondan. İnsanı, eti, siniri, duygulan ve düşünceleriyle arar tarar bulamazdım o örneklerin içinde; bol bol laf ebeliği, sözcük oyunları.

İçtenlikle kabul edelim ki bugün okullarımızda edebiyat dersleri öğrencilerin birazını kendine çekiyorsa, edebiyatın ne olduğunu gerçekten anlamış birkaç değerli öğretmen sayesinde çekebiliyordur; onların uğraşmaları, didinmeleri sayesinde.
Şunu demek isterim: Edebiyatı, okutulan ders programlarının dışında özel çabalarımızla seveceğiz. Şimdilik başka çıkar yol yoktur; ders kitaplarında adı bile anılmayan Türk şairlerini, hikayecilerini ve romancılarını, yapıtlarıyla birlikte yakından izlemeye, tanımaya yöneleceğiz. O zaman göreceğiz ki, Cumhuriyetten sonra, özellikle 1930'lardan bu yana, Türk edebiyatı eskisine göre değişmiş, çok gelişip renklenmiş, çok çeşitlenmiştir. (...)



Sözlü Yazılı Anlatım: Kompozisyon, İstanbul:1983, s. 218-220

http://www.mevsimsiz.net/

'dan Alıntıdır

"Nesin Vakfı Türk solunun yüz akıdır"

5/7/2009 · Kategori: Söyleşi

"Nesin Vakfı Türk solunun yüz akıdır"

Eğitim olanaklarından yoksun çocukların topluma yararlı bireyler olarak yetiştirilmesi amacına hizmet eden Nesin Vakfı, Aziz Nesin'in 5 Temmuz 1995'te yaşamını yitirmesinin ardından, oğlu Prof. Dr. Ali Nesin tarafından yönetiliyor. Vakfı yaşatmanın kendisi için tarihsel ve toplumsal bir görev olduğunu söyleyen Ali Nesin, "Türk solunun yüz akıydı vakıf. Ne yapıp edip yaşatmalıydım. Vakıf yaşamazsa ben de yaşayamazdım, hayat cehennem olurdu" diyerek vakfa verdiği önemin altını çiziyor. Hayattayken en önemli hedefinin Nesin Vakfı'nın bağışlardan bağımsız bir biçimde yaşamasını sağlamak olduğunu belirten Nesin, vakıfta çocuk ve gençlerin eğitimi ve barınmalarının yanı sıra, "Bir de sevgi sunuyoruz. Karşılıksız ve sonsuz sevgi..." diyor.


Tolga Yenigün

Cumhuriyet Haber Portalı


‘‘Benden sonra da devam edecek’’

Aziz Nesin’in edebi eserlerinin yüz binlerce basıldığını, tiyatro oyunlarının yüzlerce kez sahneye konulduğunu, şiirlerinin defalarca okunduğunu ifade eden Ali Nesin, ‘‘Bunlar son hallerini almışlardır ve artık herhangi bir değişime tabi olamazlar. basılmasalar bile kütüphanelerde, internette, orada burada kolaylıkla bulunabilirler. Aziz Nesin’in edebi eserlerinin yanı sıra bir başka eseri daha vardır. Son halini almamış ve hiçbir zaman da alamayacak olan, yaşaması için sürekli çaba gerektiren ve yasadığı çağa ayak uydurması gereken bir eser: Nesin Vakfı’’ dedi. Nesin Vakfı'nın hiç bitmeyecek bir uğraş olduğunu söyleyen Nesin, ‘‘Babam başladı, ben devam ettiriyorum, benden sonra da devam edecek… Umuyorum en azından. Benden sonra bu uğraşa girişecekler için de doğrusu üzülmüyor değilim. Hiç kolay bir iş değil çünkü. Bırakın çocuk eğitiminin zorluğunu, hele hele bakıma muhtaç çocukların eğitiminin zorluğunu, ve çağa uyabilmenin maliyetini, en temel ihtiyaçları karşılamak bile başlı başına bir sorun olabiliyor’’ diyor. Nesin, hayattayken en önemli hedefinin Nesin Vakfı’nın bağışlardan bağımsız bir biçimde yaşamasını sağlamak olduğunu önemle belirtiyor.
 

‘‘Yarını da kurtarmak gerekiyordu’’

Nesin Vakfı’nın bağışlardan bağımsız yaşayabilmesi için babasının ölümünden hemen sonra Türkiye'ye döndüğünü belirten Ali Nesin, ‘‘Tek hedefim vardı: Nesin Vakfı’nı yasatmak. Bu tarihsel ve toplumsal bir görevdi. Türk solunun yüz akıydı Vakıf. Ne yapıp edip yaşatmalıydım. Vakıf yaşamazsa ben de yaşayamazdım, hayat cehennem olurdu’’ diye konuştu. Gel gelelim Aziz Nesin kitapları bir gün eskisi kadar satmayacaktı diyen Nesin şunları kaydetti: ‘‘Ve Türkiye’de edebiyattan, sanattan, kültürden, bilimden para kazanılmayacağı gün gibi ortadaydı. Bu konuda danıştıklarım, sergi açalım, konser düzenleyelim gibi günü kurtaracak öğütler veriyorlardı. Oysa sadece günü değil yarını da kurtarmak gerekiyordu. gayrimenkulün ne kadar karlı bir yatırım olduğunu hemen anladım. Ne de olsa 24 yılım yurt dışında geçmişti. Beyoğlu ve çevresinde - ucuza bile değil! – neredeyse bedavaya ne bulduysam aldım. Köpek kulübesi kadar bile olsa… 6000 dolara Galatasaray’dan kömürlük aldım! Bugün ayda 1000 liradan fazla kira getiriyor. Oturduğum daireyi 10.000 dolara aldım. Hemen karşımda dört katlı bir binayı 22.000 dolara aldım… Taksim’in göbeğinde bunlar. Bunun gibi 30 kadar daire aldım. Tabii ki her biri içler acısı bir durumdaydı, kimi hacizliydi, kiminin ruhsatı yoktu, hemen hemen hepsi yıkıntıydı, içinde oturulacak gibi değildi. O zamanlar bana çok kızdı yakınlarım parayı bu “beş para etmez” yerlere yatırıyorum diye. Çok değil, on yıl sonra aldığım her dairenin değeri 20-30 misli arttı! Keşke artmasaydı da daha fazla alabilseydim. Boş zamanlarımda emlakçilik yaptım yani…’’ Bugün bu evlerin bir kısmının kirada olduğunu, bir kısmında da üniversiteli vakıf çocuklarının oturduğunu belirten Nesin, ‘‘On yılda aldığım gayrimenkulün geliri Aziz Nesin’in elli yılda yazdığının gelirinin bir buçuk misli…’’ diyor. Daha çok ev almaları gerektiğine değinen Nesin, gayrimenkul fiyatlarının çok artmasından şikayet ederek, ‘‘Vasiyet, bağış falan bekliyoruz. Bir 30 evimiz daha olursa sırtımız yere gelmez’’ ifadesini kullandı.
 


"Varından değil yoğundan veren"

Artık ev satın alamıyorsam da inşaat yapıyorum! diyen Nesin, "Şirince’de Nesin Matematik Köyü'nü kurduk. 80 kişilik bir kapasitesi var. Matematik Köyü’nün de vakıfa önemli bir maddi ve manevi katkısı olacağını umuyorum" diye konuştu. Gayrimenkullerden elde ettikleri gelirin vakfa yetmediğini kaydeden Nesin, gayrimenkul gelirlerinin vakıf giderlerinin ancak dörtte birini karşıladığını söylüyor. Nesin Yayınevi'ni kurduklarını ifade eden Ali Nesin, "Hem babamın hem de benim kitaplarımı basıyoruz ve başka bir şey de basmıyoruz. Gayet sağlıklı yürüyor. Kitaplar gayet iyi satıyor. Vakıf çocukları çalışıyor. Yayın evi de giderimizin 6'da birini karşılıyor. Diğer telifler de eklenince bu miktar daha da artıyor" dedi. Vakıf giderimizin aşağı yukarı yarısını kendilerinin karşıladıklarını belirten Nesin, şunları kaydetti: ‘‘Bugüne kadar aç, susuz kalmadık, üşümedik… Halkımız sayesinde… Tam anlamıyla ve gerçekten halkımız sayesinde. Babamın deyimiyle “varından değil yoğundan veren” halkımız sayesinde. Bizim arkamızda büyük sermaye grupları, büyük siyasi güçler yok. Hatta tam tersine diyebilirim… Ama bizim arkamızda on kuruşunun üçünü bağışlayan milyonlar var. Ne kadar teşekkür etsek azdır. Öyle ya da böyle bu halk Aziz Nesin’in değerini anladı, anladı ki bugün hâlâ daha ayaktayız. Zor günler geçirmedik değil. Bazı dostlarımız bizi terk etti ve hâlâ daha terk edenler var. Ama ayaktayız. Mesela Matematik Köyü öğrencilerin, işçilerin, memurların, hemşirelerin, öğretmenlerin bağışlarıyla kuruldu. Gaziantep’ten bir hemşire on lira bağışta bulunup, “Çok özür dilerim, elimden bu kadar geliyor” diye özür mesajı yazıyor… Göz yaşartıcı değil hüngür hüngür ağlatıcı… Gururlandırıcı da aynı zamanda."

 
‘‘Karşılıksız ve sonsuz sevgi sunuyoruz’’

Kısa vadede planlarının Nesin Matematik Köyü'nün inşaatını bitirmek, vakıfta bir ‘‘sanatçı evi’’ yapmak ve çiftliği daha verimli hale getirmek olduğunu söyleyen Ali Nesin, uzun vadede ki planları düşündükçe ruhunun yorulduğunu, ‘‘Para para para...’’ diye hayıflanarak anlatırken ekliyor: ‘‘Gelecek planlarım mı? Para tüm iyiliklerin anasıdır. Gelecekte banka soymayı düşünüyorum!’’  Nesin Vakfı’nda bulunan çocuk ve gençlere sunduğu imkanlara ilişkin Nesin şunları söyledi: ‘‘Vakıfta onlara çok imkan sunuyoruz. Alabildiğine. Elimizden ne gelirse… En şanssız çocuklara, en az olanak sağlanmış çocuklara en çok olanağı sunuyoruz. Kötü koşulların telafisi kolay olmuyor ama oluyor. Hepsi adam oluyor. En önemlisi hepsi iyi insan oluyor. Bir de sevgi sunuyoruz. Karşılıksız ve sonsuz sevgi… O sevgiyi reddetse de… Bir zaman sonra yola giriyor. Bu işi yapmayan işin zorluğunu  bilemez."


‘‘O köy hepimizin’’

Matematik Köyü'ne 70 kadar lise öğrencisinin geldiğini ve iki haftalık programa başladıklarını söyleyen Ali Nesin, Matematik Köyü'nü coşkuyla anlatmaya başlıyor: ‘‘Öğrencilerin gelmesiyle 'Köy'de her yer cıvıl cıvıl oldu. Çok hoşuma gidiyor. Muhteşem çocuklar. Nasıl oluyor da böyle bir sistemden böyle çocuklar çıkıyor şaşırıyorum. Olmaması gerekir… Bir tür mucize… Bir kısmı geçen yıl da gelmişti. Doyamamışlar, gene geldiler. İki genç geldi bir gece yarısı. Uyku tulumlarını almışlar, köyümüzü özledik, bir gece kalabilir miyiz diye… Üç eski öğrenci geldi başka bir gün çadırlarıyla, bir gün kalıp inşaata yardım edeceklermiş.  Bir gruba 'Köy’ü gezdiriyordum, arazimizi gösteriyordum. İçlerinden biri, 'Bu ağaçların olduğu yer bizim mi?' diye sordu. 'Bizim' kilit kelime burada. Her adımını atan ‘Köy’ü sahipleniyor. Çünkü ‘o köy gerçekten hepimizin’ ve bu bir biçimde kendini gösteriyor. Patronu yok, müdürü yok, ağası yok… Özgür ve içten. Palavrasız, fiyakasız, cakasız ama olağanüstü bir güzellikte ve sadelikte. Köy özellikle ve herkesten çok gençlerin, zaten en çok da onlar sahipleniyorlar. Çok mutluyum, benden mutlusu yoktur diye düşünüyorum.’’ Basının vakfa olan ilgisizliğine ve vakıf hakkında çıkan olumsuz haberlere kırgın olduğunu anladığımız Ali Nesin, ‘‘Basın hakkındaki düşüncelerim, yayınlayabileceğiniz cinsten şeyler değil!’’ diyor.
 

‘‘Onlar bizim çocuklarımız’’

Vakıfta yetişen çocukların mesleklerini sorumuzu Nesin şu şekilde cevaplıyor, ‘‘Belli bir mesleğe yoğunlaşma yok. Son yılların mezunlarından söz edeyim: Matematikte yüksek lisans yapmış bir gencimiz var, yeryüzü kesmedi, şu an pilotluk eğitimi alıyor. İki öğrencimiz fizikte yüksek lisans yaptı. Bunlardan biri üniversitede araştırma görevlisi ve doktora yapıyor; diğeri inşaat sektöründe çalışıyor ve Nesin Vakfı Yönetim Kurulu’nda. Bir başka mezunumuz resim bölümünü bitirdi; şimdi Nesin Yayınevi’nde yönetici ve aynı zamanda Nesin Vakfı Yönetim Kurulu üyesi. Bir başka çocuğumuz heykel bölümünü bitirdi, şimdi yüksek lisans yapıyor. Bir diğeri Tarih Bölümü’nü bu yıl bitirdi, şimdilik Nesin Matematik Köyü’nde çalışıyor. Bir başkası İktisat Bölümü’nü bu yıl bitirdi, yüksek lisans yapacak. Bir çocuğumuz marangozluk eğitimi aldı, bir başkası kız enstitüsünden mezun oldu, bir diğeri stilist oldu, bir başkası işletme okudu. Bir başkası üniversite bitirmedi ama hayatını idame ettirecek kadar para kazanabiliyor.’’ Şimdilik vakfın yönetim kurulundaki 7 üyesinden sadece ikisinin vakıf mezunu olduğunu kaydeden Ali Nesin, ‘‘Bir gün bütün Vakfı eski mezunlar yönetecek. Birkaç avukat mezunumuzun olması gerekiyor. Mali müşavir, muhasebeci, çocuk eğitmeni, pedagog, aşçı, bahçıvan, işletmeci, yönetici… Matematikçi dışında her meslekten mezuna ihtiyacımız var. Ama mezunlarımızın hemen hemen hepsi hafta sonları ve tatillerde vakfa gelirler, kardeşlerine yardım ederler’’ diyor. O çocukların kendi çocukları olduğunu ve hayatları boyunca da öyle kalacaklarını söyleyen Nesin, ‘‘Nesin Vakfı onların evi. Biz, bir ana babanın yapması gerekeni yapıyoruz. Herhangi bir ana babaya 'Çocuğunuza kaç yaşına kadar bakıyorsunuz?' diye sorulur mu? Ne kadar bakılması gerekiyorsa o kadar bakıyoruz’’ ifadesini kullandı. Vakıf için bağışların önemine dikkat çeken Ali Nesin, ‘‘İsteyen yurttaşlar aylık bağışlarda bulunabilir. Vakıf dostu 300 kişiden ayda 100 lira bağış almayı hedefliyoruz, ki önümüzü görebilelim. En büyük sıkıntımız bir iki ay ötesini göremememiz. Sürekli bir tedirginlik… Çok yıpratıcı. www.nesinvakfi.org adresinde nasıl bağış yapılabileceği yazıyor.’’ diye ekliyor.
 

‘‘Keşke birkaç dakikalığına görebilse’’

Vakfın babası Aziz Nesin için önemini sorduğumuz Ali Nesin, ‘‘Aziz Nesin, vakfı bu topluma olan borcunun bir kısmının, çok küçük bir kısmının ödenmesi olarak algılardı. Kendisinden sonra yaşamayacağından korkardı. Keşke birkaç dakikalığına görebilse Vakf’ın bugünkü halini. Nasıl daha güzel, daha rahat yaşadığımızı, nasıl büyüdüğümüzü… Çok hoşuna giderdi. Bir beş dakika daha kalıp doğrumuzu yanlışımızı bize anlatsa…’’ diyor. Aziz Nesin’in çok iyi bir baba olduğunun altını çizen Ali Nesin, aralarındaki baba-oğul ilişkisini şu ifadelerle anlatıyor: ‘‘Ama bunun da ötesinde biz çok yakın iki arkadaştık. Çok dertleşir, çok konuşur, çok tartışırdık. Keşke birileri babamla kimi zaman sabahlara kadar süren tartışmalarımızı videoya filan çekmiş olsaydı da, saygı nedir, sevgi nedir, nasıl tartışılır, nasıl konuşulur, nasıl karşı çıkılır, bir düşünce nasıl savunulur, doğruya nasıl ulaşılır, okullarda diyalektik dersi olarak gösterilseydi… Genellikle o konuşurdu tabii ki. Ben çoğu zaman kuşkularımı soru sorarak dile getirirdim. Pek enderdi babamla aynı fikirde olmayıp iki üç dakika kadar ara vermeden kendi düşüncemi savunduğum. Çoğu zaman o haklı çıkardı. Ama anlaşamadığımızda da en azından tam nerede anlaşamadığımızı anlardık. Çok da gülerdik birlikte. Kasıklarımıza ağrılar girerdi gülmekten. Güneşi doğurduğumuz geceleri çok özlüyorum. Genellikle yazları bir arada olurduk; ben yurt dışındaydım, yazışırdık. 30 yıllık mektuplaşmalarımız yayımlandı. Toplam 1300 sayfaya sığdı, ki kaybolan mektuplar da vardır." 
 

Oğul Nesin'den Baba Nesin'e ilişkin bir kaç anı

Babasına ilişkin bir kaç anıyı bizimle paylaşmasını istediğimiz Ali Nesin başlıyor anlatmaya: ‘‘On yaşında ya varım, ya yokum. Sovyetler Birliği'ndeyiz. Kaldığımız otelde bir yaramazlık yapmışım. Ne yaramazlığı yaptığımı şimdi anımsayamıyorum. Babam kızmış bana. Çok kızmış. Çünkü salt yaramazlık yapmakla kalmamışım, yaramazlık yaptığımı da kabullenmiyorum... Babam haklı olarak kızmış, ama kızgınlığının ölçüsünü kaçırmış, bağırıyor. Sustum. Babama çok darılmıştım. Biraz sonra otel odasından çıktık. Önde yürüyorum. Arkamda babam, annem, kardeşim Ahmet, çevirmenimiz Vera ve daha başkaları var. Küsmüşüm önden yürüyorum. Babam, küstüğümü anlayıp, ‘Ali!’ diye çağırdı. Hiç yanıt vermedim. Bunun kolay olduğunu sanmayın.  Babama yanıt vermemek... Olacak iş değil. Demek çok kırılmışım. ‘Ali!..’ diye seslendi. Benden gene yanıt yok... Babamın sesi gittikçe sevecenleşiyor ve ben kendimde gittikçe daha az dayanma gücü buluyorum. Biraz daha üstelerse ağlayarak boynuna sarılacağım. Kendimi zor tutuyorum. Koştu yanıma geldi, sarıldı. Zayıflığımı belli etmemeye çalışarak ve kendimi zorlayarak, ‘Ben seninle konuşmuyorum’ dedim. Özür diledi babacığım benden...’’


‘‘Demek ki çok işim varmış’’

Bir başka anısını anlatmaya başlayan Ali Nesin, ‘‘Çok küçüktüm. İlkokul birinci sınıfa daha yeni başlamıştım. Babamın kocaman bir odası vardı. Kitaplarla, gazetelerle, kâğıtlarla, dosyalarla dolu kocaman bir oda, daha doğrusu bir salon... Sabahtan akşama çalışırdı odasında. Bir aslanı andırırdı dağınık saçlarıyla... O kocaman odada bir de şömine vardı. Pazar günleri, yanan şöminenin başına bir iskemle çeker, ateşin karşısında kitap okurdum. Sırtım babama dönük... Arkamda sürekli bir daktilo sesi... Bir de elma yerdim. O elmanın tadı... Ah! o elmanın tadı... O elma bana çok güzel gelirdi. Öbür günler yediğim elmaların tadına benzemezdi tadı kesinlikle. Bir gün gene böyle şöminenin karşısında, elimde elmayla kitap okurken, elmanın tadına dayanamayıp babama sordum: ‘Babacığım, pazar günleri elmanın tadı bir başka oluyor değil mi?’ dedim. Başını daktilodan kaldırdı. Gözlüklerinin üstünden bana gülümseyerek bakarak, ‘Evet, pazar günleri elmanın tadı bir başka olur’ dedi. Yıllar sonra bunu kendisine anlattığımda bana şöyle dedi: ‘Demek ki çok işim varmış ki sana işin doğrusunu anlatmamışım...’ cevabını aldığını söylüyor.

 

‘‘Çocuklar için nice harcansa azdır’’

Ali Nesin çocukluğuna ait başka bir anısını ise şöyle anlatıyor: ‘‘Gene Sovyetler'deyiz. Bir çocuk parkına gitmişiz. Çocuk parkı demek yanlış, bir çocuk cenneti... Atlı karıncalar, sihirli aynalar... Daha neler neler... Anlatılır gibi değil. Belli ki çok para harcanmış. Çocuklar için bunca para harcanmasını yadırgadım. Babama dönüp, ‘Baba,  çocuklar için bu kadar para harcanmış. Bu para daha ciddi işlerde kullanılsaydı daha iyi olmaz mıydı?’ dedim. Babam, ‘Çocuklar için nice harcansa azdır’ dedi. Küçüktüm, ama bu sözlerdeki gerçeği kavramış olmalıyım ki babamın yanıtı otuz yıldır aklımdan çıkmamış.’’

 

‘‘Bozuk kahve ve bozuk süt bileşimini sevmesini öğrenmişti’’

Nesin unutamadığı bir diğer anısını daha anlatmaya başlıyor: ‘‘Vakıf'ta,  Dereboyu'ndaki evdeyiz. Akşam yemeğinde içmişiz, sohbet  etmişiz, dereye bakan balkonda, kavaklar arasında sohbeti sürdürüyoruz.  Bir ara babam, ‘Oğlum,  hadi bize bir kahve yap da içelim...’ dedi. Kırk yıllık babam... Ağzına kahve koymazdı. Ne oldu birdenbire? ‘Ne zamandan beri kahve içiyorsun?’ diye sordum. Babam, ‘İçiyorum işte’ diye geçiştirdi sorumu. ‘İşte şurada kahve var, neskafe... Koy cezvenin içine...’ dedi. Gittim baktım. Neskafe taş gibi olmuş. kim bilir kaç yıldır içilmeden bekliyor. Vakfa gelen konuklar getirmişlerdir, babam da kahve içmediğinden hiç kullanılmadan beklemiştir yıllarca. Sonra, günün birinde kahvenin kaya gibi sertleştiğini görüp, kahveyi kimseye veremeyeceğinden, kahvenin ziyan olacağından korkmuş ve birdenbire kahve içmeye başlamış olmalı... Bu kesinlikle böyle olmuştur. Yeter ki kahve ziyan olmasın! ‘Baba, bu kahve taş gibi’ dedim. ‘Orada bıçak var oğlum, bıçakla kazı...’ diye yanıtladı. Gülmeye başladım. O da kıs kıs gülüyor. Bıçakla olacak gibi değil...  Uğraşa didine biraz kahve parçalayabildim. Babam, ‘Buzdolabında süt vardır, üstüne süt koy...’ diye ekledi. Dediği gibi yaptım. ‘Şimdi cezveyi ocakta ateşin üstüne koy, köpürsün...’ dedi. Ocağın başına geçtim. Babam balkonda, ben içerdeyim. Beş dakika bekledim. Kahve köpürmüyor... Mutfaktan, ‘Baba, bu kahve köpürmüyor’ diye bağırdım, ‘Galiba bozuk...’ diye ekledim. ‘Ateşi yaktın mı!’ diye sordu. ‘Yaktım tabii ki, ama köpürmüyor...’ diye cevapladım. ‘Köpürür oğlum, köpürür, kahve köpürmese süt köpürür...’ dedi. Beş dakika daha bekledim. ‘Baba, ne kahve köpürüyor ne de süt!’ dedim. ‘Peki, peki... Olduğu kadar, getir artık’ diye cevap verdi. Kahvelerimizi iki bardağa koyup getirdim. Önce o bir yudum aldı. Çok sevdiği belli oluyordu. Ohluyordu her yudumdan sonra. Ben de bir yudum aldım... Bir rezalet! Kahve bozuk olduğu gibi süt de bozukmuş. İçemedim. Babama göstermeden kahveyi balkondan aşağı döktüm. O ise, kahveyi sonuna dek ohlaya ohlaya çok nefis bir şeymiş gibi içti. hiçbir şeyi ziyan etmezdi. Bozuk kahveyi ve sütü ziyan etmemek için, bozuk kahve ve bozuk süt bileşimini sevmesini öğrenmişti!


‘‘Babamın bize anlattığı masalları ben de çocuklarıma anlattım’’

Ali Nesin, babasına ilişkin bir diğer anıyı ise şu şekilde anlatıyor: ‘‘Akşam yemeklerine ve hafta sonu sabah kahvaltılarına çok önem verirdi. Bir ailenin bir arada olmasında sofranın önemini sık sık vurgulardı. Sofrada hep neşeliydi. Kimi zaman, sofrada kardeşimle birlikte, ‘Baba, hadi bir fıkra anlat’ diye tuttururduk. Hoşuna giderdi, ama, ‘Öyle durup dururken fıkra anlatılır mı yahu, yeri gelir öyle anlatılır...’ derdi. Biz üstelerdik: ‘N’olur anlat baba, n’olur...’ Babam nazlanırdı: ‘Yahu durup dururken fıkra anlatanlara deli denir, ben deli miyim?’ Nazlanırdı ama fıkra anlatacağı da yavaş yavaş belli olurdu. Biz kardeşimle gelecek fıkrayı hisseder hissetmez, birazdan çok güleceğimizi anlar ve dayanamayıp kıkırdamaya başlardık. Hele babam, ‘Peki, anlatayım’ der demez, kendimizi tutamaz, makaraları koyverirdik. Babam kızmış görünürdü, anneme döner, ‘Yahu Meral, bunlar ne terbiyesiz çocuklar, daha ben fıkrayı anlatmadan gülmeye başlıyorlar, belli ki numaradan, ayıp olmasın diye gülüyorlar’ derdi. Babam böyle dedikçe biz daha çok gülerdik. Fıkra boyunca da gülmekten kasıklarımıza ağrılar girerdi. Akşam yattığımızda babamdan bize bir masal anlatmasını isterdik. Babam birimizin yanına uzanır ve repertuvarındaki masallardan birini anlatırdı. kim bilir kaç kez anlatmıştı aynı masalı, ama bayılırdık. Masal bittiğinde bir tane daha anlatması için üstelerdik. Genellikle kırmazdı. Ama bu masal anlatmanın bir sonu olmalıydı elbet... Babamın bize anlattığı bu masallardan birçoğunu ben de çocuklarıma anlattım.’’


‘‘Buzacı geldiiii...’’

Ali Nesin'in bizimle paylaştığı son hikayesi ise şöyle: ‘‘Hepimizin takma adları vardı. Ablam Muşmula, ağabeyim Ayva’ydı. Ama onlar artık büyük olduklarından bu takma adlar kullanılmazdı. Benim takma adım ‘kadife tenli çingene palamutu’, kardeşiminki de ‘katırcık topuz’du. Babam takma ad bulmakta gerçekten ustaydı. Hamdi Avcıoğulları’ndan dönerken içi kocaman avizelerle dolu ışıl ışıl bir ev görürdük. Babam hep, ‘İşte, Avizeci Hacı Hafız Mustafa Efendi’nin evine geldik’ diyerek gösteriş meraklısı görmemişle alay ederdi. Bu ad, kardeşimle beni çok eğlendirirdi. O yol boyunca bizi eğlendirecek çeşitli hokkabazlıklar yapardı. Genellikle gece geçerdik o yoldan. Yolda bağırarak boza satardı: ‘Buzacı geldiiii, iyi buuuzaaaa!’ Ya da yoğurt, tahin helvası satardı. Ahmet’le ben utanırdık, ama çok da gülerdik. Söylediğine göre o yolda tek başına giderken bir gün gene boza satmış ve üçüncü kattan, ‘İşte şu pencereden’ bir kadın boza satın almak istemiş kendisinden! Bunun doğru olduğuna inanmak istemezdik ama babam da doğru olduğuna yemin ederdi!’’

Nesin Ailesi'nin fotoğraf albümü için tıklayın: www1.cumhuriyet.com.tr/

 

- Aziz Nesin tarafından 1973 yılından kurulan Nesin Vakfı'nı Ali Nesin şu sözlerle anlatıyor: ‘‘Aziz Nesin’in edebi eserlerinin yanı sıra bir başka eseri daha vardır. Son halini almamış ve hiçbir zaman da alamayacak olan, yaşaması için sürekli çaba gerektiren ve yaşadığı çağa ayak uydurması gereken bir eser: Nesin Vakfı. Hiçbir zaman bitmeyecek bir uğraştır Nesin Vakfı. Babam başladı, ben devam ettiriyorum, benden sonra da devam edecek…’’ Aziz Nesin 'in ölümünün 14. yıldönümünde, Prof. Dr. Ali Nesin, Nesin Vakfı'nın önemini, vakfın üstlendiği misyonu ve Aziz Nesin'e ilişkin unutamadığı anıları anlattı.
5 Temmuz 2009

İKİ ATEŞ ARASINDA YILDIZLAR

15/5/2009 · Kategori: Şiir

İKİ ATEŞ ARASINDA YILDIZLAR

 

iki ateş arasında yıldızlar

soruları cevapsız kalan uzun yol

çırpınan bedenlerin soluğu

çığlık bahçesinde korkular

 

duygularım susturuldu

şarkılar bizim oldu nedense

üstüme geldi geceler

yağmursuz bulutlarım sağır

eylül sorgusundan geçti yapraklarım

gözlerimin sularını rehin bıraktım

kanadı mavileri dünyanın

açlığın ağladığı

bir gülücüğün arkasına saklandım

 

yarım kalmış bir sevinci

ölmeden savaşlardan önce

okunan kitaplardan önce

sevgiler en büyük değerken

üşütme rengini güzel güllerin

çiy düşmüş erken kayıplardan

unuttuğum anılardan çok çektim

 

sahipsiz kalınca mavi gök

ırmaklar yorgundu bize

bu ırmaklara doğdu cemreler

aşkı doğurdu iklimine

 

ben neyi seçtim bilmiyorum ki

yüzümü kime verdim

hayallerim kanadı inan

renkli camlarda yazla kış arası

sessizliğin korkusu

                           nerden gelir bilinmez

sormadan izinsiz can evinde

zaman gizemli delibozuk

üretken değildim

                          düşleri sömürdü uykular

yarın kaygısı çoğaldı bende

 

 

şafakla benim işim

elli yaşın sabahı ısınan toprak

düzensizlik çoğalan yağma

tutsak olup anılar yumağına

güneş doğunca yaşam penceresinde

kurtul kuşatmalardan

 

git burdan al götür dudaklarını

hıncını al götür

dur durak bilmiyor

                           çiçek bozuğu yüzün

yanımda kanıtsız utancın rengi

yatağına ihanet eden

                            uçurumlar

ölümüne eşdeğer bir tecavüzün

 

tanığını geceler boğunca

saçların aklımda kaldı

açlık ne kadar yeğinse

sıcak o kadar yeğin

karanlıklar kanatırken yaramı

karanlığı ben mi seçtim söyleyin

ateşi ben seçtim öyle mi

ölümü ben

                sen kendinden emin azıcık mutlu

                yüzünü kirletmiş dünya

                tacı tahtı karmaşık bir düzen

 

dilimde kekremsi böğürtlen tadı

tutuldu ay nasıl dayanacağım

 

oyun içinde oyun yanacağım

ayrılışın çiçeği düşlerimde

çocukluğum yağmalanıyor

                           uykulanm kederli

yaşam zor çiğnenmişim

                             vur neşteri öldürme

yeni dünya düzeni tek düze

kör ışıklar alıyor gözlerimi

                            dünya peşimde

 

öfkene düğümlenirse bir haber

şiirin sulan uzak düşerse bizden

soluğum yetmez yaşlanırım

sayarnadık çok şeyi unutulduk

katlirnize ferman eylediler

ufacık bir dalın ağlayan yanı oldum

her savaşın sonunda

                             cana can sağdı gençliğim

yargısız günlere doğru

                             başladı yolculuk

 

yüreğimde sevgiyi besleyen cevher

afrika karasına bir tutsak olsa

çağlar boyu sönük kalmış ateşin

kulağına doğanın en güzel şarkılarını

söyleyeceğim kulağını bana ver

 

duvarlar küs kalır tomurcuğa

inadına büyür yalnızlık

umrunda olmaz ayak sesleri

izinsiz çıkar gelir bulutlar

öfkene öfke yağarım

 

yaşlı toprak aydınlığı afrika

siyah-beyaz caneiğer kardeş

cangılında dönüşü olmayan yolculuk

orda yaşadım yalnız kaldı sesim

çok uzağında özlemlerin

konuğumsun dedikçe baharlar

aşkım ihanete uğradıkça

gözlerine kardeş diyeceğim

 

alnında ayrılığın saatleri yazılı

sisler aralansa bize gülecek gece

eski çağlara tanık olan düşünce

gülüyor ateş rengi fosil

elleri o zamandan özgür

adı bilinen ilk atamız cansız

ayağa kalktı

                            ilk adım ağaran şafaktı

ilk adım ilk denge

                            özüne uygun yalansız

yıldırımlar tutuşan çıngı

                            darvin'in söylediğince

 

biz olmasak ne olur diyorsun

tıkanıp kalır bıçak sırtı iz

kaybolur kasırgalarda doğasal aşk

okyanusların yüreğinde oturur

                            sayısız deniz

 

suların kapısında ölüm ustaları

kucağında esmer bir babil asması

ihanetin çığlığı bilinen haykırış

bağışla bizi zaman

bu piramitler değil mi

                         kıtlık kıran

 

yusuf ile züleyha

acının gırtlağına akan nil

bizi anlayan ne firavunlar

                            ne ibrahim

                            hiçbiri değil

 

yeryüzü seni atmadıkça başından

idama doğacak sayısız cenin

ne zaman ki soruldu bakışlarımız

kalka düşe / yıkıla kurula

                          ihaneti keşfetti insan

 

yoruldu yangınlarda hüznün gülleri

sormadan geçip gitti karanlık

yanıtlar sorusunu aradı

kuşkular büyüdü içimizde

yarasalar ışığa alıştı sözde

 

kutsal tabletlerin belleğinde

                         sözcükler

asur'dan hitit'e yüzlerce yıl

                         önceki değer

kelepçesi kollarında fırat'ın

yaralı ceylan gibi sağdıkça sağıyoruz

yaşlı kürede tek mevsim sonbahar

 

sular kızgın yatağına küsmüş

sular da ağrılar içinde kalırmış meğer

 

dallarında can besleyen ışığı

dağlarını aşa aşa bulurum

ateşi kül besler

baharı gül

seni anlayabilsem

                             kırılıp kalacak

                             güzelliğine dokunan hançer

 

kabuk bağladığında yaralarım

şavkım suya vuracak

göçmen kuşlarla gelecek türküler

sağaitacak güneş yaralarımı

anaç tanrıçalar olacak

çiftleşen gecelerden doğacak gündüz

sözden doğacak her söz

sütü saydam göl bereketinde

yaşamdan tat almaya alacaksın

sancılar kanayınca

                             yüzünde

 

 

yeni değil ki ayak oyunları

asya'dan / afrika'ya aynı çığlık

seni terkedeceğim davetsiz rüzgar

yaldızlı sözler canına okudu felsefenin

yıldırımlar yaktı ellerimizi asılıp kaldık

zincirlerimiz dolaştı birbirine

çizgiler yololup kanarken

büyüsü bozuldu yaşamın

yeni dünya düzeni yıkılan duvar

kavgalar son bulacaktı

oysa sular hala bulanık

sokaklar kabus içinde

sabırtaşı çatladı da öfkesinden

buna biz ad koyamadık

 

kanatsız kalmasın

                            zincirleri eriten ter

artık bitsin kuşatılmışlık

yarınlardan medet uman özlemler

yeşert içindeki baharı

                            yaşam için

                                        umudu çiçekle

                                                             yeter

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 13-22)

Mizah: Pratik Zeka Örnekleri...

15/5/2009 ·

TAVUKLAR NE OLACAK?

Adam markete girer ve bir kova, 10 kg.lık bir boya, bir kaz ile iki tavuk alır. Satıcı aldığı malzemeleri dükkânın dışına kadar taşımasına yardım eder. Adam bunları eve kadar nasıl taşıyacağını kara kara düşünürken yanına bir kadın yanaşır ve bir adres sorar. Adam cevaplar;

 
—Orayı biliyorum yürüyerek gidebiliriz, benim evime çok yakin ama bu yükleri nasıl taşıyacağımı düşünüyorum."


—Çok kolay, " der kadın. "Boyayı kovanın içine koy ve bir elinle tut; iki tavuğu da koltuk altlarına yerleştir, diğer elinle de kazı tut" der. Adam kadının dediği gibi yapar. Eve doğru yürürlerken adam;

 
— Şurası biraz kestirme oradan daha çabuk varırız.


- Olmaz !!! Der kadın. "Ya o tenhada beni duvara dayayıp eteğimi kaldırıp bana tecavüz edersen?


—Yapma kadın, bu kadar yüküm var. Allah askına bunları bırakıp bu dediğini nasıl yaparım saçmalama." Kadın;

 
— Kazı yere koyarsın, kovayı üstüne kapatır boyayı da kovanın üstüne koyarsın. Adam sorar :


—Peki, Tavuklar Ne Olacak?


—Tavukları ben tutarım

Yorum (0)

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 2

11/5/2009 · Kategori: Söyleşi

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ 2

'Ülkede yaşanan her şey mizah malzemesi'

'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne değer görülen karikatürist Ali Şur, yaşamını karikatür sanatına adamış.

Selda GÜNEYSU

ize ödül getiren karikatürünüz hakkında bilgi verir misiniz ?- Ödül aldığım karikatür, yerel seçimler dönemini konu ediniyor. Yani güncel bir olayı yansıttım çizgilerime. Siz de çok iyi biliyorsunuz, yerel seçimler öncesinde, Tunceli'deki seçmenlere buzdolabı, çamaşır makinesi, çek-yat gibi eşyalar dağıtıyorlardı. Bütün basın bu yardımlardan söz ediyordu. Bir gün, bir televizyon kanalında, muhabirin, yardım alan köylülerle yaptığı söyleşiyi izliyordum. Muhabir sırtında buzdolabı taşıyan bir köylüye, 'Köyde elektriklerin olmadığı söyleniyor. Bu buzdolabını nasıl kullanacaksınız' diye sordu. Köylünün verdiği yanıt çok anlamlıydı: 'Evet, bu buzdolabını evime götüreyim de elektrikler yok. Bu seçimde buzdolabı, çamaşır makinesindeki oylar kime gidecek?' Yani karikatüre konu olan espri aslında bana değil, köylüye ait. Durumun vehametini çok güzel özetliyordu bu sözler. Söz çok hoşuma gitti ve hemen not aldım. O gün de bu karikatürü çizmeye başladım. Yurttaşlar da oylarını kutular yerine bu buzdolaplarına, çamaşır makinelerine atıyorlar.

'12 EYLÜL DÖNEMİNDEN BETER DURUMDAYIZ'

Yaşamımı karikatür sanatından kazanıyorum diyorsunuz. Ancak günümüzde karikatür sanatına gereken önemin verilmediğine, hatta bazı karikatüristlere iktidar tarafından çok sayıda dava açıldığına tanık oluyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz?- Maalesef çok doğru. Bizim içinde bulunduğumuz durum, 12 Eylül döneminden bile beter. Demokrat Parti (DP) iktidarı öncesinde ülkede karikatüristler altın çağını yaşıyordu. Hemen hemen her gazetede çok sayıda karikatür sanatçısı görev yapıyordu. Çok iyi para kazanıyorlardı o dönem karikatüristler. Sonra DP iktidara geldi. İktidar karikatüristlere baskı uygulamaya başladı. Biliyorsunuz ardından da 12 Eylül süreci yaşandı ülkede. 12 Eylül dönemi de karikatür sanatı için sancılı bir süreçti. Dönemin en önemli karikatür dergilerinden biri olan Gırgır kapanmak zorunda kaldı. Bazı karikatürcüler hapis yattı, vuruldu. Ancak tüm bu yaşananlara karşın karikatür sanatı o günlerde bile bugünlerde olduğundan çok daha önemliydi. İnsanlar bir şekilde işlerini yapabiliyorlardı. Karşı koyuyorlardı, mücadele ediyorlardı. Ancak bugün durum böyle değil. Bugün iktidar karikatür sanatından çok hoşlanmıyor. Çünkü karikatür sanatı yapı itibarıyla muhalif. - Bugüne değin 76 ödül kazandım dediniz karikatür sanatından. Bu ödüllerin sizin sanatınıza ne tür etkileri oldu?- İnsan ürettiklerinin karşılığını alınca mutlu oluyor tabii. Ödüller teşvik ediyor, sorumluluk yüklüyor. Hep daha iyiyi hedefliyorsunuz. Düşünceleri daha güzel ifade edebilmenin yollarını arıyorsunuz. Ödüllerin sahiplerine verilmesi sırasında diğer karikatür sanatçılarıyla tanışıyorsunuz, onların yaptığı çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Değişik ülkeleri görüyorsunuz. Bu ülkelerin kültürlerini tanıyorsunuz. - Bugün ülkedeki birkaç mizah dergisinin dışında ülkede yaşanan sorunları eleştirel bir dille topluma sunacak bir karikatür sanatının varlığından söz etmek ne yazık ki pek mümkün değil. Karikatüristler de eleştiriye uzak duruyor gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Evet. Bugün hatırı sayılır karikatüristlerin dışında, ne yazık ki eleştirel tavrını sürdüremeyen karikatüristlerin sayısı azımsanmayacak ölçüde çok. Çünkü toplumsal çürüme, karikatüristlere de yansıdı. Bir karikatürist her şeyden önce toplumsal olayları iyi değerlendirmeli ve bu olayları en iyi şekilde karikatürlerine konu edinmeli. Toplumun o olaylarda göremediklerini bir çizgiyle en iyi şekilde ifade edebilmeli. Üstelik bizim ülkemizde bir günde yaşanan pek çok olay karikatüre konu olabilir. Her şey mizah malzemesi öyle düşünüyorum. Başbakan'ın sözlerinden tutun da kazalara, yurttaşlara değin.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Şiir muhalif bir sanattır'

'Çıplak Su' adlı dosyasıyla Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanan Hüseyin Atabaş ile şiirlerini konuştuk.

Selda GÜNEYSU

-Bize biraz kendinizi anlatır mısınız? Ne zamandan beri şiir yazıyorsunuz?- 10 Temmuz 1942 tarihinde, Trabzon'un Vakfıkebir ilçesinde doğdum. Annemin söyleyişiyle; çocuk denecek yaşta askere gitmeyeyim diye, İkinci Dünya Savaşı bitmeye yüz tuttuktan sonra, yani 8 Eylül 1945'te doğmuşum gibi nüfus kaydına geçirilmişim. 11 yaşımda doğum yerim olan Yalı beldesinde ikinci sınıftan ilkokula başladım. Sonra Elazığ, Kütahya, Trabzon ve Ankara'da okuyarak liseyi bitirdim ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne devam ettim. Sonra Ordu Yardımlaşma Kurumu'nda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ), Ankara Anakent Belediyesi'nde ve Ankara Üniversitesi'nde olmak üzere 35 yıllık bir çalışma yaşamı ve emeklilik... İlk şiirim, 19 yaşındayken, yani 1 Mayıs 1961 tarihinde yayımlandı. O günden bugüne sürüp geliyor işte. Sekiz şiir kitabım yayımlandı, dokuzuncusu ve onuncusu hazır.

'YUNUS NADİ TAM BİR YURTSEVERDİ'

- Daha önce de ödüller aldınız; bu nedenle sormak istiyorum, ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?- Evet, ödüller aldım; ama ben ödül peşinde koşmam, buna karşın ödüllerin önemini ve işlevini de yadsımam. Ödül, alana ya da verene ne kazandırır? Bir ödüle niçin katılınır? Ülkemizde yılda yaklaşık otuz kadar şiir ödülü veriliyor. Ben onlardan üçüne, dördüne katılmışımdır, bunlar: 'Türk Dil Kurumu Ödülü', 'Yunus Nadi Ödülü' ve 'Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ydü. Ödül, onu alan kişiye bir sorumluluk yükler. Ödülü veren kurumun ya da ödülün adına verildiği kişinin, adına ödül konulmasını hak etmiş olması gerekir. Bir başka neden de, ödül seçici kurulunu oluşturanların saygınlığı olması gerektiğidir. Eh biraz da verilen ödülün maddi değeri bir yaraya merhem olacak gibiyse hiç fena olmaz. Eğer tüm bunlar ve belki daha da fazlası varsa, o ödül bir saygınlık kazanmış olur ve herkes değilse de, saydığım nedenlerle ödülü almak isteyenlerin de niteliği, saygınlığı olur. 'Yunus Nadi Ödülleri'nin saygınlığı da, ödülün adına verildiği kişinin saygınlığından geliyor. O insanın saygınlığının nereden geldiğini bugünkü gençlere anlatmak gerekir ki, bu durum ödülü anlamlı kılan öğelerden biridir. Ben burada çok kısaca iki üç şey söyleyeyim: Yunus Nadi yurtseverdi, antiemperyalistti, ülkesinin bağımsızlığından yanaydı ve bunları gerçekleştirmek için savaşım vermiş bir insandı. Bundan büyük saygınlık mı olur?

'ŞİİRE VERİLEN EMEK BİR ÖMÜRDÜR'

- Pek çok genç şiire meraklı. Ancak bu gençlere edebiyat alanında kapıların açılmadığı söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Gençlerin de edebiyat kapısını açmak için nelere gerek olduğunu sezinlemesi, öğrenmesi ve o doğrultuda donanım edinmesi gerekir. Yoksa kimsenin kimseyi edebiyat dünyasına, şiir ortamına sokmamak gibi bir hakkı, bir yetkisi, hatta gücü yoktur. Ama gençlerin o kapıyı açmaları için bir emek vermek gerektiğini bilmeleri ve o emeği vermeleri gerekir, o da bütün bir ömürdür.- Bize, bu yıl 'Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer görülen eserleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Ne tür şiirler yer alıyor oluşturduğunuz dosyada? Bu dosyada yer alan şiirlerinizden en çok hangisini seviyorsunuz?- Çıplak Su adını verdiğim bu dosyada, insanlık hallerini bütün çıplaklığı ile ama şiir dili ile sarmalayarak vermeye çalıştığım şiirler var. Doğal olarak bunlar çok özel bir çalışmanın sonunda ortaya çıkan ürünler değil, benim şiirimin geldiği yerin ortaya konulması gibi bir şey. Yalnızca biçimsel olarak kendime göre kimi yenilikler denedim yine de.. Dosya; 'Beklemeler', 'Uğultu' ve 'Adamlar Adamlar' bölümlerinden oluşuyor. İlk bölümde aşk ilişkilerinin ve durumlarının ağır bastığı şiirler, ikinci bölümde dünyanın bir uğultudan ibaret olduğunu söylemeye çalışan şiirler, üçüncü bölümde de örneğin Cemal Süreya gibi, Bob Dylan gibi, İlhan Berk gibi, Hasan Ali Toptaş gibi şair-yazar büyüklerime ve dostlarıma göndermeler yaptığım şiirler var.

Rusya ve Kurtuluş Savaşı

Rasim Dirsehan Örs, Sosyal Bilimler Araştırması dalında 'Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri' adlı dosyası ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı.

Özge KESKİN

Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırması ödülü, 1963 İçel doğumlu olan Rasim Dirsehan Örs'ün Yunus Nadi Ödülleri'nden aldığı ilk ödülü değil. Örs, 1986 yılında üniversite son sınıftayken Yunus Nadi Ödülleri Mizah Öyküsü Yarışması'nda 'Çok Kötü Etmişsin Memet' adlı öyküsü ile de ödül almış. Şu anda Rusya'da yaşayan Örs, Üniversite yıllarında Gıgır dergisinde de birçok öyküsü yayımlanan ve edebiyatın, yazmanın, araştırmanın çocukluğundan beri hayatında çok önemli bir yer kapladığını belirten Örs, bu konuda babası Naci Örs'e çok şey borçlu olduğunu belirtiyor: 'Anadolu'nun aydınları yalnız olurlar; hele ki eskiden. Çünkü o zamanlar şimdiki gibi iletişim araçları ve çağımızın imkânları yoktu. Halk da şu zamana kıyasla daha cahildi. Yani danışacak, öğrenecek bir iki kişi bulabilirsiniz, o da şanslıysanız. Bilgiden yoksun kalırsınız. İşte o zaman kitaplara sığınırsınız. Onlar size yarenlik ederler. Benim yaşadığım yerde de elektrik yoktu, su yoktu ama halk kütüphanesi vardı. Zamanımın çoğunu bu kütüphanede okuyarak ve araştırarak geçirirdim. Bana bu ödülü kazandıran araştırma özelliğimi de işte bu kütüphaneye ve beni okumaya, araştırmaya teşvik eden babama borçluyum.'1986 yılında kazandığı ödül sonrasında Rıfat Ilgaz ve Nadir Nadi'nin kendisi ile özel olarak ilgilendiğini ve çok destek olduklarını söyleyen Örs, gelecek kaygısı nedeniyle profesyonel anlamda yazmaya devam edemediğini fakat amatörce yazılarına hiç ara vermediğini söylüyor.

BU TARİH BİZİM TARİHİMİZ

Ona bu yıl Yunus Nadi Ödülleri'nde 'Sosyal Bilimler Araştırması' dalında ödül kazandıran bu dosya çalışmasının nasıl ortaya çıktığını sorduğumuz Rasim Dirsehan Örs 'Aslında tesadüf diyebiliriz' diyerek başlıyor söze ve şöyle devam ediyor: '2004 yılında Rusya'da televizyon izliyordum. Kültür Kanalı'nda bir spiker bir şeyler anlatıyordu. Rusçam da bu kadar iyi değildi o zamanlar. Spiker konuşurken bir baktım, arkadaki görüntüde Taksim Meydanı. Gurbette yaşadığınızda ülkenizle iligili bir şey gördüğünüzde hemen dikkat kesiliyorsunuz. Sonra daha dikkatli dinlemeye başladım ve spikerin Türkiye, Rusya ve Kurtuluş Savaşı'ndan söz ettiğini fark ettim ve spikerin söylediğine göre Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na Atatürk'ün emriyle Rus Büyükelçisi'nin heykelinin de dahil edildiğini öğrendim.' Kendi tarihi ile ilgili yeni bir şey öğrenmiş olmaktan mutluluk duyduğunu, fakat önünden yüzlerce kez geçtiği halde bir Türk olarak o güne kadar hiç bilmediği bir şeyi Rus kanalından öğrenmenin de onu biraz rahatsız ettiğinin altını çizen Örs, bu konunun kendinde merak uyandırdığını ve araştırma yapmaya başladığını söylüyor. Önce kendi kendine araştırmaya koyulan Örs, daha sonra konunun uzmanı kişilere de danışmış, fakat bu konuda onu tatmin edecek bilgiye bir türlü ulaşamamış. Bu bilgi boşluğunun onun bu araştırmaya daha ciddi bakmasını sağladığını belirten Örs, 'Bunları bilmezsek neyi bileceğiz? Bunlar bizim tarihimiz' diyor. Kendini tamamen bu araştırmaya adayan Rasim Dirsehan Örs, neredeyse Rusya'daki bütün kütüphaneleri dolaşmış. İlk başlarda daha genel bir araştırma yapmayı düşünürken de araştırma öyle dallanıp budaklanmış ki konu Rus basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri'ne kadar gelmiş. Yüz binlerce sayfalık tarama yapan Örs, bu bilgileri arşivlemeye de başlamış. Sonunda bu çalışmayı elde etmiş.

VEFA BORCUMU ÖDEDİM

Türkiye'de yaşamasa da burada olup bitenleri internet aracılığı ile her zaman takip ettiğini, gazetemizin de sıkı bir okuyucusu olduğunu söyleyen Örs, 'Benim akademik bir unvanım yok. Ama bu kadar yoğun ve emek gerektiren bir çalışmanın da boşa gitmesini istemedim. Cumhuriyet'i de internetten sürekli takip ettiğim için Yunus Nadi Ödülleri'nin duyurularını görüyordum. Ben de şansımı denemek istedim. Ayrıca bugün biz varsak bunu Cumhuriyete borçluyuz. O yüzden onun kuruluşunu çok iyi bilmeliyiz. Ben de bu çalışma ile, imkânlarım dahilinde; beni var eden topraklara borcumu ödedim' diyor. Rasim Dirsehan Örs, Yunus Nadi Ödülleri'nin farkını da şu sözlerle anlatıyor: 'Ben yıllar önce bir kez daha yaşamıştım bu mutluluğu ve gururu. Bu yıllar süresince ben değiştim, dünya değişti fakat Yunus Nadi Ödülleri ve Cumhuriyet gazetesi hâlâ aynı istikrarla devam ediyor. Anlamından hiçbir şey yitirmeden yoluna devam ediyor!'

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

  

******************************************************

******************************************************

Necati Göksel, yeni romanı 'Kayıp Yolcu'yu anlattı

'Politik bir roman yazmadım ama'

Kaybolan bir yolcu otobüsü, bir daha kendilerinden haber alınamayan yolcular... On beş yıl sonra ise yayılan şaşırtıcı hatta biraz ürkütücü bir söylenti: Kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur. Geride kalan akıllısı, delisiyle tüm bir ahalinin halini varın siz düşünün! Bir kere hiçbir şey artık aynı olmayacaktır. Kayıp yolcuların efsaneleşen hikâyesi aslında herkesin kendi kayıp halini nasıl yaşadığını bir turnusol kâğıdı gibi yüze çıkaracaktır. Ve romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahramanın dediği gibi 'Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanacaktır.' Önceki romanları gibi bu romanı da sinematografik Necati Göksel'in. Zaten onun istediği de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Necati Göksel ile 'Kayıp Yolcu' adlı romanını konuştuk.

Gamze AKDEMİR

enel izleği açarak başlayalım söyleşimize.. - 15 yıl önce küçük bir şehirden İstanbul'a doğru yola çıkan bir otobüs fırtınalı bir gecede, Kızılırmak yakınlarında ortadan kaybolmuştur. Unutulmaya yüz tutmuş bu olay, kayıp otobüsün ortaya çıktığı ve şoförünün birine yol sorduğu söylentisiyle tekrar gündeme oturur... Kulaktan kulağa dolaşan mucizevi bir olay her duyanın katkısıyla katlana katlana, çığ gibi büyür ve sonunda yine söylentiyi ortaya çıkaran toplumun omuzlarına yığılıp kalır. Eski defterler yeniden açılır. Kirli çamaşırlarının ortaya saçılmasından korkan ya da bu söylentinin sonuçlarıyla itibar kaybına uğrayacağını düşünen şehrin kaymak tabakası olayı haber yapan gazete üstüne baskı kurmaya çalışır. Şehir genç bir gazete muhabirinin etrafında gelişen zincirleme olaylarla toplumsal bir çılgınlık hatta cinnet yaşamaya başlıyor. Biz romanda hem bu toplumsal hezeyan halini, aynı anda bir gencin umutlarını, aşklarını, kendini var etme çabasını birbiri içine geçmiş bir olay örgüsü halinde okuruz.

HER ŞEY BİREYDE BAŞLAR

- Söylenti, sır' Zihni uyuşturan, mantığa set çeken, fikri sabite uygun adım yürüten afyoni dürtü... Romanınızda da bu afyonu ilk önceleri hayli çekiyor kahramanlar... sonra sanki inanmak işlerine geliyor bir yerde... 'Mesele bir delinin sözleri değil, herkesin konuşacak bir hikâyesi olması ve hikâyenin otobüs olayına bağlanması' değil mi? - Kayıp Yolcu karanlığı korkuyla anlamlandırmaya çalışan insan zihnini sorgulayan bir roman. Bilinmezlik verimli bir umut toprağı bulunca kendi esrarını yaratıyor. Anlamlandırılamayan olaylar ya da mantığa sığmayan toplumsal yaşantılar insan aklında kendi yollarını bulup, mana ediniyor. Böylelikle bireyde başlayıp topluma yayılan söylenti bir mite dönüşüyor. Kayıp Yolcu'da romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahraman bir yerde şöyle der: 'Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanır.' Kayıp Yolcu, belirli koşullar altında insanların mantığa aykırı davranma eğilimlerini ortaya koyduğu gibi gerçekle hurafenin, hakikatle söylentinin nasıl kolayca yer değiştirebileceğini anlatıyor. Evet, haklısınız romanda esas olan bir delinin sözleri değil, herkesin o sözlerle canlanacak bir hikâyesi olması ve o hikâyeyi yeşertecek bir garip atmosferin şehri sarmış olması temel alınıyor. İnsanoğlu kendi varoluşunun anlamını bilebilseydi ne bunca inanç, felsefe ve öğreti olurdu ne de inanacak bir şey arama çabası.- Söylenti bir turnusol kâğıdı gibi, varın yoğun gerçek yüzünü, sırları, suçlulukları ortaya çıkarıyor... Geçmişle hesaplaşıyor ahali... Geniş kertede toplumsal cehalet, cinnet ya da hezeyan haline de sıkı göndermeler içeriyor roman. Bundan hareketle 'Kayıp yolcu kim?' sorusunun yanıtı neden 'hemen herkes'tir?- İnsan kendini yaratmadıkça kayıp yolcu olarak kalacaktır da ondan. Kitapta genç gazeteci Gani dışında hiç kimse kendisini biçimlendirmek, seçimler yapmak ve bu seçimlerle kendi kendini yaratmak çabası göstermiyor. Çoğu zaman önümüze ne konulursa onu hemen kabullenmeye hazırız. Hep kolay olanı seçiyoruz. Kendimizi, durumumuzu, varlığımızı ve onu dönüştürmek istediğimiz şeyi sorgulamaktan korkuyoruz. Çünkü bu çaba ister. Sonra da geçmişe dönüp pişmanlıklarımıza kahredip duruyoruz. Romanda aslında muğlak kalan bir şey var; 'Deli' Yılmaz gerçekten otobüsten bahsetmiş midir, yoksa bunu Gani mi uydurmuştur? Her ne olursa olsun insanlar karanlıktan ancak korkuyla başka bir şeye sığınarak kurtulmaya çalışıyorlar. Ya inanıyorlar ya da reddediyorlar ama sorgulayan pek az; hem romanda böyle hem yaşantımızda böyle. Roman tam da bu sorgulamayan halimize dokunduruyor.

EVRENSEL TEMALI BİR ESER

- Bir gazete haberi ve bu gazete haberinden rahatsız olan çevreler... Gazetenin yakılması, canlara kastedilmesi, genç gazeteci Gani'nin sözleri; 'Bilin ki, gazetemizin yakılması bize saldıranların yenildiğinin ispatıdır. Çaresizliklerinin ve korkularının ispatıdır. Özgür sesinize, güdümlü olmayan kaleminize sahip çıkın, öfkenizi yararlı bir şey için kullanın.' Politik bir roman olarak düşünmedim ama günümüz gidişatına göndermelerde bulunulan hayli satırlar da yok değil... Neden?- Ben politik bir roman yazmadım. Evrensel temalı bir eser ortaya koymaya çalıştım. Fakat öte yandan eğilip bükülmemek, dik durmak da bir politik duruştur. Bizim gibi demokrasinin tam anlamıyla özümsenmediği ülkelerde demokrasi havarisi geçinenler ufak bir eleştiri rüzgârı esince kartondan heykeller gibi bükülmeye, maskelerinden sıyrılmaya başlıyorlar. Zaten politikacıların işadamı, işadamlarının basın patronu, basın patronlarının şakşakçı olduğu bir ülkede ne duruştan, ne ilkeden ne de demokrasiden söz edilebilir. Kuvvetler ayrılığı demokrasinin temel doktrini olmalıyken, iktidara her gelen tüm kuvvetleri kendi elinde toplamak isterse ne kadar demokratik olabiliriz ki? Özünde sadece bugüne değil, on yıllardır bu ülkede basın özgürlüğüne ve aslında fikir özgürlüğüne karşı yapılanlara bir karşı duruştur yazdıklarım. Halk her zaman kitaptaki gibi bir heyecanla basın özgürlüğüne sahip çıkmasa da son tahlilde bu özgürlüğe kastedenlerin biletini kesmeyi biliyor. Belki de ben böyle düşünmek istiyorum.

SİNEMATOGRAFİK EDEBİYAT...

- Uzakdoğu, Hint ya da Afrika filmlerinin vazgeçilmez öğelerinden biridir ya hani doğa... Hayli sinematik olduğunu düşündüğüm 'Kayıp Yolcu'da dikkat çeken noktalardan biri de bu; doğa ve elbette hey gidinin Anadolu'su... Yanılmadıysam eğer, açar mısınız bu yaklaşımı, duyguyu ve sinema-edebiyat hattını...- Gelişmiş Batı ülkelerine gittiğinizde eskiye dair, kendilerini oluşturan her şeyin yerli yerinde durduğunu görüyorsunuz. Bizse şehirlerimizin 10-20 yıl önceki hallerini bile nostaljik bir duyguyla hatırlıyoruz. Neye sahip olduğunu bilmeyen, onun değerini ancak kaybedince anlayan -hatta anlamayan- savruk bir toplumuz. Kayıp Yolcu aslında ülke insanının kendi kayıplığının farkında olmayışını da anlatan bir kitaptır. Romanda 1970'li 80'li yılların tadını hissedebilirsiniz. Kayıp Yolcu şehirlerin dokusunun korunduğu, yeşilin, böceğin, çiçeğin ve hatta yağmurun kokusunu aldığınız bir romandır. Bundan önceki romanlarım gibi bu romanım da sinematografik bulundu. Çünkü okumuyor adeta izliyorsunuz diyorlar. Zaten benim yapmak istediğim de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Elbette edebiyat kadar sinemadan besleniyor oluşumun, görsel algılayışımın tüm algılarımın üstünde olmasının etkisi var bunda. Kendisini romanın içinde bulan, yaşayan ve sonra bana teşekkür mesajı gönderen okurların varlığı beni gerçekten mutlu ediyor... gamzeakdemircumhuriyet.com.trKayıp Yolcu / Necati Göksel/ Altın Kitaplar/ 286 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

 

Okuduğum Kitaplar

Çok Uzaklarda Bir Yaz ve Vakıf

Mehmet Açar'ın Çok Uzaklarda Bir Yaz'ı (Nisan 2009, Turkuvaz) ilk gençlik çağına özlem duyan bir yazarın anıları gibi başlıyor. İlk sayfalarda anlatıcı okurları 1977 yılının yazına, Kuzey Ege'de yeni gelişen bir tatil beldesi olan Altınoluk'a götürüyor. Çoğunlukla orta sınıfın, memur ailelerinin küçük birikimleriyle yaptırdıkları yazlıklarında geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin sıkıntısını paylaşan üç arkadaşı tanıyoruz; Ali, Mustafa ve anlatıcı. Bu üç arkadaş arasında sıkı bir dostluk olsa da anlatıcı hep kendini Attilâ İlhan'ın ünlü şiirindeki 'üçüncü şahıs' olarak hissediyor. Biraz yalnız, biraz dışlanmış'

METİN CELÂL

Aralarına bir kızın, Hümeyra'nın katılması bu üçüncü şahıslığı iyice belirginleşir. Hümeyra kendisine yakınlık gösteren anlatıcıyı değil, kendisine ilgi göstermemesine rağmen tüm kızların ilgi odağı olan Ali'yi tercih eder. Ali, Hümeyra ile tam anlamıyla bir aşk ilişkisine girmez, cinsellik temelinde bir bağ kurar ve diğer zamanlarda sıradan bir arkadaş gibi davranır. Ama bu davranışı Hümeyra'nın ona bağlanmasını ve bu durumu kabullenmesini engellemez. İlerleyen sayfalarda Mehmet Açar'ın romanı anı anlatır gibi kurmayı bilinçle tercih ettiğini anlıyoruz. Anlatıcı, 'iki binli yıllarda, Beşiktaş'ın arka sokaklarındaki ucuz, güneş görmez bir bodrum katının rutubetli duvarlarının arasında' geçmişini deşip, bir anlamda kendiyle hesaplaşırken hem hüzünlü, kırık aşk üçgenleri kuruyor hem de geçmiş ne kadar doğru ve doğrusal hatırlanabilir sorusunu sorduruyor. Sonuçta anılar herkesin kendi bakış açısına göre anlatılır. Zaman zaman anlatıcının arkadaşlarıyla anılarını paylaşması ve onların ya bu olayları farklı hatırlamaları ya da hiç öyle bir olay hatırlamamaları bunun bir göstergesi. Çok Uzaklarda Bir Yaz'ın kahramanları üniversite çağına girerken ülkede siyasi olaylar da ivme kazanıyor. Romanın anlatıcısı da Türkiye İşçi Partisi olduğunu tahmin ettiğimiz, var olan yaşam biçiminin silahla değil de barışçı yollarla değiştirilebileceğine inanan bir örgütlenmenin içinde yer alıyor. Ama o daha devrimci eylemciliğin ilk adımlarını atarken 12 Eylül Darbesi geliyor. 78 Kuşağının siyasi eylemliliğini yaşayamamış, ama darbe sonrası kuşağının apolitik sorumsuzluğunu da benimseyememiştir. İçinde hep bir umutla devrimci eylemlerin tekrar başlayacağını bekler, ama 90'larda üniversitelerde başlayan sol hareketlerle bir bağlantı kurmaz. Altınoluk'ta yazları buluştuğu arkadaşları üniversiteye girip İstanbul'da yaşamaya başlayınca hayıtnda yeni bir evre başlar. Bazı günlerini Ali ve Mustafa'nın evinde geçirirken Ali'nin Hümeyra ile cinsellikle sınırlı ilişkisine şahit olacak, belki de bu ilişkiye gösterdiği tepkinin de etkisiyle ama daha çok 78 Kuşağı'nın etkisiyle idealize edilmiş, oldukça da ahlakçı bir aşk anlayışı geliştirecektir. Aşırı ahlakçı, muhafazakâr hayat anlayışındaki anlatıcı böyle bir aşkı yaşayabileceği bir partner arayacak sonunda bir kez karşılaşıp vurulduğu Nilüfer'de bu aşkı hayata geçirebileceğini umacaktır. Zengin bir ailenin zeki ve güzel kızı olan Nilüfer'in açık ve rahat davranışlarını doğru yorumlayamaz, ona yeterince içten karşılık veremez. Nilüfer de ilk birkaç aydan sonra onun kendisine mesafeli durduğunu düşünerek aşkına karşılık bulamadığı kanısıyla uzaklaşmaya başlar. Anlatıcı ise Nilüfer'in kimliğinde idealize ettiği aşkı bir türlü doğru yorumlayıp noktalayamaz. Bu arada, yıllar sonra kısa sürede kendisine sırılsıklam âşık olan ve aşkla, tutkuyla dolu üç gün yaşadığı Hümeyra'yı da anlayamaz, onun aşkına karşılık veremez. Belki de sonunda bulduğu gerçek aşkı Nilüfer'le tekrar birlikte olma umuduyla yaşayamaz, reddeder. Mehmet Açar, Çok Uzaklarda Bir Yaz'da yitik aşkların izinde kendini kaybeden kahramanının gözünden 80'li yılları, o yılları yaşayan gençliğin ruh halini akıcı bir anlatımla romanlaştırmış. Çok Uzaklarda Bir Yaz, hızla ve keyifle okunurken bölüm başlarında Proust'tan yapılan alıntıların da ışığında okura geçmişin kişiye göre ne kadar değişken olabildiği, hatıraları gerçeğe uygun olarak, tam anlamıyla anlatabilmek mümkün mü gibi sorular da sorduruyor.

VAKIF

Lara Berkes, babasından miras kalan para ile kurduğu Yaşamı Sürdürebilme Vakfı aracılığıyla, yine babasının vasiyetine uyarak dünyadaki kötülük ve haksızlıklara karşı mücadele vermektedir. Lara'nın yakın arkadaşı Selin insan ticareti ile ilgili bir çalışma sürdürürken Meksikalı insan tacirlerinin eline düşmüştür. Zapatistalar, FBI ve bir Amerikan gizli servisinin (NSA) işbirliği ile Selin kurtarılır. İnsan ticaretinin kurbanlarından Bingöllü Ali, Selin'e ilginç bilgiler aktarmıştır. Bu ticaretin içinde Hares adını kullanan zengin bir Türk de vardır. Hares'in izini süren Lara ve arkadaşlarının yolu Irak'ta Erbil'e düşene kadar gerilim dolu bir takip izleriz. Selim Yalçıner'in ikinci romanı Vakıf (Şubat 2009, Özgür yay.), 'Ceset Dökmek Yasaktır' alt başlığını taşıyor. Bu Meksika'da duvarlarda görülebilen bir yazı. Tahmin edebileceğiniz gibi roman boyunca ortalığa bolca ceset saçılıyor. Yalçıner'in ilk romanı Vasiyet'te tanıttığı kahramanı Lara, 68 kuşağından Avusturyalı anne ile büyük bir holdingde üst düzeyde çalışan Türk babanın kızı, genç, güzel, alımlı ve zeki. Üniversitede felsefe master'ı yapıyor. İnsani yardım vakfının başkanlığı ona dünya sorunları ile ilgilenme, deşme, soruşturma fırsatını tanıyor. Böylelikle okurlar onun ve vakfının aracılığıyla olayların görünmeyen yönlerine bakma olanağı buluyor. Bestseller tarzında yazılan roman dünya siyasetinin sorgulanmasında iyi bir araç haline geliyor. Örneğin insan tacirlerinin izini sürerken, organ ticaretini, polis örgütlerindeki çürümeleri, polis-mafya ilişkilerini, Zapatistalar'ı sorgulayabiliyor. Zaman zaman anlatılanlar, yorumlar uzayıp okuru romandan uzaklaştırsa da bu konularda ilginç, bilinmedik bilgilerin sahibi olabiliyorsunuz. Tek sorun Lara'nın konumlanmasında. Lara, Vakıf'ta isminin de esinlediği gibi iyice Lara Croft halini almış. Lara, gizli servis ajanları ile operasyonlara katılıyor. FBI'ın cesetlerin sokaklara döküldüğü bir yerde bir yardım vakfının başkanını operasyona dahil etmesi pek inandırıcı değil. Lara, olayları otel odasından izleyebilirdi. Lara'nın James Bond'vari bir kahraman olması isteniyorsa da o zaman, yardım örgütlerinin istihbarat teşkilatları ile olduğu söylenen ilişkiler deşilebilir, Lara örneğin yakın ilişkide olduğu NSA tarafından ajan eğitiminden geçirilip yarı sivil bir ajan haline getirilebilirdi. O zaman gizli operasyonlarda Lara'nın varlığını garipsemezdik. Lara'nın olağanüstü güçlere sahip olması, medyumluk yeteneğinin keşfi ise bana pek gerekli gelmedi. Lara'yı yarı sivil bir ajan olarak benimsersek babasının eski arkadaşı NSA'dan Jack'in Hares'in izini sürmesi de daha çok anlam kazanıyor. Hares, hem legal hem de illegal işler yapan biri. Dünyanın her yerinde iş yapıyor. Doğrudan ya da dolaylı yönettiği birçok şirket var. Bir yandan da silah, uyuşturucu, insan kaçakçılığı yapıyor. Büyük silah kaçakçılarının Roma'da yaptığı gizli toplantının ele geçirilmiş görüntüleri Lara'yı iyice Hares'e doğru yönlendiriyor. İnsan kaçakçılığının izini sürerken silah kaçakçılığına, kara mayınlarının izine ulaşıyor. Roma'daki toplantının görüntülerinden edinilen bilgiler onları İskenderun'a, Mersin'e, Mardin Kızıltepe'ye oradan da Erbil'e yönlendirecektir. Burada devreye önceki romandan tanıdığımız Türk ajanlar devreye giriyor. Lara da onlarla birlikte silah kaçakçılarının peşine düşüyor. Hem de yanına Meksika'da tecavüz kurbanı olmuş Selin'i ve Bingöllü Ali'nin ağabeyini de alarak' Hares'in silah kaçakçılığı rotasını bulup, işlerini bozuyorlar ama kaçakçıları yakalayamıyorlar. Hares'in yakalanması bir yana kimliği bile çözülememiştir. Finalde, romanın temposunu düşürme pahasına Hares'in yakalanmasının bir sonuç olmayacağı, bu işlerin hep süreceği uzun uzun izah edilse de okur olarak bizim aklımız Hares'te kalıyor.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

« Önceki :: Sonraki »